Dört kardeş dört cenaze
Gamze Devrim CÜCENOĞLU, Habertürk Gazetesi editoryal sayfasında yazdı...
Gamze Devrim CÜCENOĞLU
Gazete HABERTURK
Onlar dört kardeşti: Berarin, Raden, Rulin ve Sajen. Daha nüfus kayıtları yapılırken, nüfus memuru isimlerin Türkçe olmadığı gerekçesiyle tepki vermiş, baba ise “Siz kaydedin, eğer isimler Türkçe değilse Cumhuriyet savcısı dava açsın” demişti. Çünkü biliyordu ki öz Türkçe’ydi isimler ve hatta çok özel anlamları vardı her birinin. Hobi olarak heykeltıraşlık yapıyordu anne. Aslında resim eğitimi almıştı. Karı koca tarihe, felsefeye ve mitolojiye oldukça düşkündü. Belki de bu yüzden ilk çocuk olan Raden, adını, eski Mısır’da adalet tanrısından almıştı. Aynı zamanda avukat baba ile heykeltıraş annenin aşklarının bir karışımı gibiydi bu ad. İkinci çocuk olan Rulin ise değişim anlamına geliyordu. Belki de kocaman bir aile olmaya başladıkları için bir şeyler değişmeye başlamış ve Rulin de bu değişimin habercisi olmuştu bu adla... Sajen, adını ailenin soyadının ilk iki harfi olan “sa”dan ve “gen” anlamına gelen “jen”in birleşiminden almıştı. Sanki nesli devam ettirme görevi ona verilmişti. Çocukların en küçüğü olan Berarin ise temiz kalp anlamını taşıyordu. Doğruydu bu, çünkü hayata en geç o gelmişti. Dolayısıyla da henüz kalbi en bozulmamış olan da oydu içlerinde. “İnsanlar adlarıyla yaşar” derler ya hani, işte sırf bu nedenle Balık burcunda doğan oğulları, hayatını duygusallık ve gözyaşı ile geçirmesin, daha sağlam dursun diye adını “Demir” koyan arkadaşlarım bile var benim. Aslında Kahramanmaraş’taki bu dört kardeşin olayını okuyana kadar ben de hep buna inandım. Hatta iki adımdan biri olan “Devrim”in ruhumu şekillendirdiğini düşündüm. Oysa şimdi bakıyorum da kurduğumuz pek çok cümle, inandığımız birçok değer gibi o da yalan dolan aslında. Zaten öyle olmasa yaşları 26 ile 31 arasında değişen bu dört kardeşin cesetlerinin ne işi var bağ evinde? Yıllar önce okuduğum bir Aziz Nesin öyküsünde, öykünün başkahramanı olan kadın: “Beni öyle çok seviyordu ki, benim için canını bile vereceğini söylerdi hep. Zaten o gün de öyle yaptı ve kendini sulara bıraktı, öldü. Bilseniz ne çok üzgünüm” demişti. Ama öykünün aslı başkaydı. Adam kadın için canını vermemiş, hayatta kalabilmek için birbirleri ile kıyasıya bir mücadeleye girişmişlerdi. Kadın beden olarak daha güçsüz olmasına rağmen adamı tekneden iterek kendi yaşamına devam etmişti. Ona göre girdiği yaşam savaşını kazanmıştı, bana ise kocaman bir tokat atılmıştı sonuçta. Öyle hiç kimse bir başkası için canını falan vermiyordu bu hayatta. Ölenin ardından hayata da küsülmüyordu. Hem, “En fazla bir yıl sürer yirminci asırda ölüm acısı” demiyor muydu Nâzım Hikmet? Kardeşler de 15 Nisan’da kaybetmişler annelerini. Tam bir hafta sonra da bu acıya dayanamamış ve kendilerini asmışlar. “Biri bir karar alınca diğerleri ona uyar” diyordu komşuları. Peki ama nasıl alınmıştı bu karar? İlk kim ortaya atmıştı intihar düşüncesini. Her şeyi ateşleyen o ilk cümle kimin tarafından kurulmuştu? Biri “Ölelim” demiş, diğerlerini de topluca bu cinnetin içine mi çekmişti? Babaya göre adının anlamı “temiz kalp” olan en küçük kardeş Berarin‘in etkisi büyüktü çocuklar üzerinde. Zaten en büyük korkusu da buydu babanın. “Eğer intihar ederseniz anneniz asıl o zaman ölür” demişti çocuklarına. Çok sinirlenmişti çocuklar. Hatta üç tanesi cep telefonunu bile kırmıştı bu tür mesajları bir daha okumamak için. Terasta bir dolu izmarit vardı yerde. Bir de kırık soda şişeleri. Onları ayık kafayla bu kadar düşündüren ölüm şekilleri miydi? Peki ya birbirlerine olan bağlılıkları? Annelerine duydukları sevgiye kıyasla bu kadar az mıydı birbirlerine olan sevgileri? Yoksa bu güçlü sevgi mi onları ayrı odalarda ölüme götürmüştü? Peki ya babaları? Hiç mi önemi yoktu onların hayatlarında? Nasıl bir bağ idi bu anne ile kurulan? Gerçekten gerçekler miydi bunlar, yoksa asıl gerçekler hiç yazılmamış cümlelerde mi saklıydı? Ben, hayatımda bir tek ailemi hiçbir nedenim olmadan sevdim. Tıpkı sizler gibi, yani aslında belki de hepimiz gibi... 17 Ağustos depremi gerçekleştiğinde ben babamla İstanbul’da, annem ise kardeşimle birlikte Yalova’daydı. Ertesi gün öğlen ancak ulaşabilmiştik yanlarına. Birbirimizi yaşıyor olarak karşımızda gördüğümüzde, dördümüz de aynı anda birbirimize sarılmış ve küçük bir çember oluşturmuştuk gözyaşları arasında. Çemberi ilk bozan babamdı “Bu iyi değil, bu kadar bağlı olmak iyi değil” diyerek uzaklaşmıştı yanımızdan. O zaman anlayamamıştım ne demek istediğini ama bugün anlıyorum artık galiba. Ne uzmanların söylediklerini duymak istiyorum, ne de komşularının yorumlarını. Sevgiyi, yaşamı ve ölümü tekrar tekrar sorguluyor beynim. Kendimi o kardeşlerden birinin yerine koymaya çalışıyorum ve...
Şimdi biraz sessizlik lütfen!
Gamze Devrim CÜCENOĞLU
Gazete HABERTURK