Meğer cehennem İstanbul'muş!
Cehennem'in iyi karakterleri kötülerden beter...
GÜLENAY BÖREKÇİ - HT PAZAR
Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanlar, Kayıp Sembol gibi kitaplarıyla listelerin üst sıralarının değişmez ismi haline gelen Amerikalı yazar Dan Brown'un yeni romanı Cehennem (Inferno) aylardır bekleniyordu. Çıkar çıkmaz satış rekorları kırmasına bu yüzden kimse şaşırmadı. Brown romanının 100 sayfasını İstanbul'a ayırmıştı. Gerilimi her seferinde sanat tarihinin başyapıtları ve şifreleri üzerine kuran bir yazarın yolunun günün birinde İstanbul'la kesişmemesi de zaten imkansızdı.
Dan Brown Cehennem'de, arka planda tüm haşmetiyle büyük İtalyan şair Dante Alighieri'nin başyapıtı "İlahi Komedya"nın durduğu, Floransa'da başlayıp Venedik'te devam eden ve İstanbul'da sonlanan bir hikâye anlatıyor. Kahramanımız her zamanki gibi dinler tarihi ve simgebilim profesörü Robert Langdon. Karşısındaysa bu kez, Dante'yi takıntı haline getirmiş ve eylemlerini ondan alıntılarla şifreleyen bir deli dahi var.
Minik bir özet geçeyim... Robert Langdon bir akşam gözünü Floransa'daki hastane odasında açar. Beyin sarsıntısı geçirmiş, hafızasını yitirmiştir. Yetmiyormuş gibi ne Floransa'ya geliş sebebini, ne de kendisine saldıranı hatırlar. Tek bildiği rüyasında yeşil gözlü, gaga burunlu ve pek de insana benzemeyen birini gördüğüdür. Su yerine kan akan kızıl bir nehrin kıyısında duran adam ürkütücü sesiyle dünyaya ölümün yakışacağını söylemektedir. Kızıl nehir, tıpkı Dante'nin Cehennem'indeki gibi çırpınan sefil insanların bataklığıdır. Langdon'un rüyasında meleksi güzellikte yaşlıca bir kadın da vardır. Boynunda nazar boncuklu bir kolye taşıyan bu beyaz saçlı ve yüzü peçeli kadın, kahramanımıza "Ararsan, bulursun" diye fısıldar.
Kafası bandajlı Langdon başına ne gelmiş olabileceğini, hiç tanımadığı o iki insanı niçin rüyasında görüp durduğunu anlamaya çalışırken odasına bir suikastçi dalar. Ama Sienna Brooks adlı doktor tarafından kurtarılır. Şimdi bomboş hafızasıyla Floransa sokaklarında kalakalmıştır. Çok geçmeden peşinde sadece o punk saçlı, deri ceketli suikastçinin değil, başkalarının, mesela Amerikan hükümetinin de olduğunu öğrenecektir. Hem hafızasını yeniden kazanmak, hem de bu arada sağ kalmak zorundadır. Tek yardımcısı da güzel Sienna'dır...
BİR GÜN İÇİNDE DÜNYAYI KURTARMAK
Ha bu arada, dünyayı, hem de bir gün içinde yok olmaktan kurtarması gerektiğini söylemiş miydim? Üstelik bütün bunlar neredeyse ilk 20-30 sayfa içinde gerçekleşir. Sonra Floransa'nın tarihi mekânları arasında acayip bir koşturmaca başlar. Ardından Venedik. Ve nihayet İstanbul...
Açıkçası, Dan Brown'ın en büyük başarısı usta Hollywood senaristleri gibi hareket etmesi, yani her bölümün sonunda okura, sonraki bölümü okutacak bir tuzak kurması. Öyle tuzaklar ki bunlar, insan kitaba başlayınca bir türlü elinden bırakamıyor. En basiti kötü adamların bazıları masum çıkıyor, bazıları için de "Eh, meğer o kadar da kötü biri değilmiş" diyorsunuz. Ayrıca Cehennem'in iyileri kesinlikle kötülerden daha kafa karıştırıcı. Hele bir tanesi var ki önce iyi, sonra kötü, sonra kahraman oluyor. Kim mi? Yok, ısrar etmeyin, bunu öğrenmek için kitabı okumanız gerek.
İKONOGRAFİNİN 50 TONU: CEHENNEM
Dan Brown benim gibi biri için kayıtsız kalınabilecek bir yazar değil. İsterseniz Cehennem'deki bir sürü mantık hatasını bile sayabilirim size ama ne önemi var! Kimse bu kitabı büyük bir mantık ve edebiyat başyapıtı olarak okumayacak ki... Tek istediğimiz sanat tarihinin bazen büyüleyici bazen ürkütücü dehlizlerinde kaybolarak hayatın boğucu tekdüzeliğinden azıcık uzaklaşmak, Langdon'un peşine takılıp biraz şifre çözmek, biraz macera yaşamak sonra da derin bir uykuya dalmak...
Üstteki başlığın nereden çıktığını merak ediyor olabilirsiniz, onu da söyleyeyim. Dan Brown, kendisiyle dalga geçebilen bir adam olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Romanın bir yerinde yayıncısı Robert Langdon'a, "Senin gibi din ve sanat tarihi kitapları yazan birine özel uçak tahsis edemem" diyor. "Eğer günün birinde 'İkonografinin 50 Tonu' diye bir kitap yazacak olursan, o başka!" Eh işte, sayfalar boyunca akıp giden simgeleri ve şifreleri düşünürseniz, İkonografinin 50 Tonu diye bir kitap varsa, bence o Cehennem'den başkası olamaz.
Meğer Cehennem İstanbul'muş
571 sayfalık kitabın 476'inci sayfasında kendimizi İstanbul'da buluyoruz. İnsanın ölümsüzlük arayışındaki en büyük engelin delirtici bir hızla çoğalan nüfus artışı olduğunu düşünen çatlak dahi Bertrand Zobrist, Rönesans'ın başlamasını Ortaçağ'ın sonunda Avrupa'yı kasıp kavuran ve insanların üçte birini yok eden büyük veba salgınına bağlamaktadır. Ona göre insanlık yine benzer bir karanlık dönemden geçmektedir. Biz aslında Dante'nin Cehennem'inin tam ortasındayızdır. Nüfus artışı bu hızla devam ederse, çevre kirliliği katlanılmaz boyutlara ulaşacak, doğal kaynaklar tamamen tükenecek ve insanlar sağ kalmak için adeta birbirlerini yiyecek... (Dan Brown'ın bu kısımlarda verdiği bilgiler gerçek ve tüyler ürpertici. Üçüncü Dünya ülkelerindeki aşırı nüfus artışından Katolik Kilisesi'ni sorumlu tutması ayrıca enteresan. )
Bu durumda Dünya Sağlık Örgütü ve Robert Langdon'un cevap bulması gereken soru şudur: Zobrist acaba bu ikinci Ortaçağ'ın bitmesi ve yeni Rönesans'ın başlaması için gereken şeyin bir başka veba salgını olduğunu düşünüyor ve bunun için hareket ediyor olabilir mi? Peki planını uygulamak için İstanbul'u seçmesinin sebebi nedir?
İNSANLIĞA BULAŞACAK VİRÜS İSTANBUL'DAN!
Sanırım Zobrist'in ve şüphesiz Dan Brown'un Cehennem'in kapılarını İstanbul'da açmalarının sebebi açık: Her şeyden önce, binlerce yıllık bir geçmişi olan bu şehir, Doğu ile Batı'nın kesişim noktası. Batı sanat tarihinin temelleri burada atılmış. Yani ilhamını sanat tarihinden alan bir macera romanı için İstanbul müthiş hazineler barındırıyor. Şehri gizli bir ağ gibi birbirine bağlayan labirentsi yeraltı dehlizlerini, su kanallarını ve sarnıçları, Dan Brown'ın övgüyle söz ettiği Göksel Gülensoy'un belgeselinde de izleyebilirsiniz. Düşünün, başka hangi şehirde bir batık saray var ki? Ayrıca İstanbul dünyanın en kalabalık şehirlerinden. Avrupa ve Asya'dan her gün sayısız turist buraya gelip gidiyor. Dolayısıyla yaratıcısının kısa sürede tüm insanlığa bulaşmasını beklediği bir virüsü açığa çıkarmak için seçebileceği eşsiz bir başlangıç noktası.
Üç, beş çocuk yapma konusu ülkemizde popüler olduğundan, Zobrist'in dünyayı kurtarmak için İstanbul'da hayata geçirdiği korkunç planın bir veba salgını başlatmak değil, bir kısırlık virüsü yaymak olduğunu, finali birazcık hissettirmek pahasına söylemeliyim. Dahası Dan Brown satır aralarında sanki Zobrist'e hak veriyor...
Ölümsüzlük mümkün mü?
Dan Brown bir önceki kitabında bizi yeni bir bilim dalıyla tanıştırmıştı. Noetics biliminin kurucusu Lynne McTaggart da kitabın yan karakterlerindendi. McTaggart insanın bilincini kullanarak somut bazı eylemleri gerçekleştirebileceğini, mesela hastalıkları düşünce gücüyle tedavi edebileceğini söylüyordu. Ben de o vesileyle McTaggart'ı bulup Habertürk için bir röportaj yapmış, hatta onun dünya çapında kalabalık bir grupla gerçekleştirdiği deneye katılmıştım. Deneyin sonucu beni tatmin etmese de konunun ilgi çekici olduğu kesindi.
Brown Cehennem'de bizi, yine yeni bir bilim dalıyla, "transhümanizm"le tanıştırıyor. Ölümsüzlüğün bir hayal olmayabileceğini düşünen transhümanistler evrimin hızını fazla yavaş buluyor ve her türlü teknolojik imkânı kullanarak yapay bir evrim yaratmayı hedefliyorlar. Romandaki ölüm taşıyıcısı Bertrand Zobrist de bir transhümanist. Eylemlerinde ilham aldığı kişi, yani transhümanizmin kurucusuysa son yüzyılın enteresan şahsiyetlerinden İranlı bir fütürist. Dan Brown kitapta hem "Geleceğe karşı derin bir nostalji besliyorum" sözüyle tanınan Feridun M. İsfendiari'nin hikâyesine yer veriyor, hem de karakterlerinden bazılarını onun yarattığı sistemle adlandırıyor.
Şöyle ki... Avrupai bir öğrenim gören İsfendiari herkesin en az 100 yıl yaşayabilecek kapasitede olduğuna inanıyormuş. Ailelerimizin koyduğu isimlerin bizi körelttiğini düşündüğü için de kendisine şifreli bir isim seçmiş. Asıl isminin baş harfleri olan FM ve olası ölüm tarihi olarak hesapladığı 2030'u biraraya getirerek FM-2030 adını almış. Cehennem'de Langdon'un mücadele etmesi gereken kişilerden FS-2080'e dikkat edin, sizi epeyce şaşırtacak!
Dan Brown, transhümanizmin insanlığa ikinci bir Hitler dönemi, daha doğrusu genetik faşizm yaşatacağına dair şüphelerini açıkça belirtiyor. Çünkü transhümanist bir dünyada parası olan sağlıklı kalacak, diğerleri gözden çıkarılabilecek. Gerçi en azından Feridun İsfendiari'nin hesaplarının tutmadığını ve gizemli fütüristin 2000 yılında, yani olması gerekenden 30 yıl önce pankreas kanserinden öldüğünü biliyoruz. Fakat ölüsü emirleri doğrultusunda dondurularak muhafaza edildi. Kanserin tedavisi kesin olarak bulunursa, İsfendiari'nin yeniden hayata döndürülmesi için çalışmalar başlatılabilecek.