Bir zamanlar altın değerindeydi: Şimdi yalnız bir ilimizde hasat ediliyor
İmparator sofralarının vazgeçilmezi, dalından koparıldığı an bozulmaya başlayan o egzotik meyve, Türkiye'de yalnızca tek bir kıyı şeridinde tutunabildi.
Temmuz gelince Mersin'in kıyı şeridinde bir meyvenin hasadı başlıyor. Birkaç hafta sonra bu yaz manav tezgâhlarında onunla karşılaşmanız hiç sürpriz olmayacak. Ama hikâyesi çok eski. İki bin yıl önce bir Çin imparatoru, sırf bu meyvenin tazesini sarayına yetiştirebilmek için hızlı atlardan oluşan özel bir ulak servisi kurdurmuştu. Atlar yolda telef oluyordu. Meyvenin adı liçi. Türkiye'de onu görebileceğiniz başlıca yer ise Mersin.
İmparatorun atlı ulakları sadece bu meyve için koşardı
İşin geçmişi Han Hanedanı'na uzanıyor. Ülkenin güneyinde, bugünkü Guangdong bölgesinde yetişen taze liçi imparatorluk sarayına haraç olarak gönderilirdi. Talep yüksek olduğu kadar mesafe de uzundu. Bu meyveyi vaktinde başkente taşımak için kurulan hızlı atlı kurye hattının tek görevi buydu.
Birkaç yüzyıl sonra, Tang döneminde, bu kez bir cariye yüzünden aynı koşturmaca tekrarlandı. İmparator Xuanzong'un gözdesi Yang Guifei liçiye öyle düşkündü ki imparator onu kıramadı. Güneyden başkente taze liçi taşıtmak için atlılar yine gece gündüz yola koyuldu. Rivayete göre meyve bazen daha tazeyken sarayına ulaşsın diye atlar birbiri ardına değiştirildi, yine de çoğu yolda tükendi. Liçinin Çin'de "aşk meyvesi" diye anılması işte bu cariyeden gelir.
Çinli âlimler de meyveyi yazıya geçirmekten geri durmadı. Cai Xiang adında biri, yalnızca liçiyi konu alan 'Li chi pu' diye bir inceleme bırakmış; bir meyveye böyle koca bir kitap adanması bile başlı başına dikkat çekici. Yetiştiriciliğinin geçmişi en az bin yıl öncesine dayanıyor.
Altın kadar değerli olmasının asıl sebebi dalından kopunca başlıyor
O atlı ulak telaşının nedeni meyvenin kendisinde gizliydi. Liçi, dalından koparıldığı an olgunlaşmayı bırakır ve tazeliğini kaybetmeye başlar. Parlak kırmızı kabuk birkaç gün içinde önce matlaşır ve ardından kahverengiye döner.
Soğutarak günlerce saklamanın mümkün olmadığı bir çağda, tazesini imparatora ulaştırmanın tek yolu hızdı. Atlılarla günlerce yol gidilen bir zamanda geç kalan liçi, vardığında değersiz bir şeydi.
Mersin'in kıyısında tutunabilmesinin bir sebebi var
Liçi tropik, ama huysuz bir tropik. Dona hiç gelmiyor, kışın sıcaklık belli bir eşiğin altına inerse ağaç ölüyor. Üstüne olgunlaşma döneminde yüksek nem istiyor. Bu iki şartı aynı anda tutturan yer dünyada pek yok. Türkiye'de de zaten yalnız bir noktada tutuyor: Akdeniz şeridinde bunların başında Erdemli ve çevresi.
Akdeniz'in ılıman kışı dona izin vermiyor, deniz nemiyle yazlar uygun geçiyor. Yıllarca süren deneme üretimlerinden sonra meyve burada tutundu. Limonuyla, portakalıyla zaten bir narenciye deposu olan bölge, böylece tropik bir misafir daha edindi.
Tadı gül suyuna çalan üzüm gibi
Kabuğu soyduğunuzda altından şeffaf, beyaz, sulu bir et çıkar. Tadı tatlı bir üzümle gül suyu arasında, hafif çiçeksi bir kokusu da var. Ortada tek ama iri ve sert bir çekirdek bulunur. Küçücük meyveye gömülü bu çekirdeği fark etmeden ısırırsanız diş için pek hoş olmaz, önce çıkarıp öyle yemekte fayda var.
Küçük olmasına karşın besin değeri yüksek; bir avuç liçi günlük C vitamini ihtiyacınızın önemli bir kısmını karşılar.