Cenevre’de nükleer pazarlık, gökyüzünde F-22’ler: Diplomasi masası ve savaş senaryoları yan yana
İran ile ABD arasında Cenevre'de başlayan üçüncü tur nükleer müzakereler, yalnızca iki ülke arasındaki teknik bir diplomatik süreç değil; aynı zamanda bölgesel güç dengelerini, İsrail'in güvenlik stratejisini, Körfez'in kırılgan istikrarını ve küresel enerji piyasalarını doğrudan etkileme potansiyeli taşıyan tarihî bir eşik olarak görülüyor.
İran Dışişleri Bakanlığı, üçüncü tur görüşmelerin başlangıcını resmen duyurarak Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin, Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaydi ile Cenevre’de bir araya geldiğini açıkladı.
İran resmi ajansı IRNA’ya göre Arakçi, Tahran’ın “önerilen nükleer anlaşma taslağının maddelerini” Ummanlı mevkidaşına sundu ve ABD ile yapılacak görüşmeler öncesinde müzakerelerin son teknik çerçevesi ele alındı. Bu temas, dolaylı diplomatik kanalın Umman üzerinden işletildiğini bir kez daha teyit etti.
İran’dan “Ne savaş ne barış” mesajı
Cenevre görüşmeleri öncesinde İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın verdiği mesaj dikkat çekti. Pezeşkiyan, İran’ın “la selm ve la harb” (ne barış ne savaş) olarak tanımladığı yıpratıcı ve maliyetli süreci aşmak istediğini söyledi.
İran’ın dini liderlik makamının talimatları doğrultusunda bu aşamayı geride bırakmaya çalıştığını belirten Pezeşkiyan, ABD ile yürütülen dolaylı müzakerelerde “umut verici ufuklar” gördüklerini ifade etti.
Tahran yönetimi, nükleer faaliyetlerinin tamamen sivil enerji üretimine yönelik olduğunu savunmayı sürdürüyor. Ancak Habertürk’e konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, yaptırımların hangi kapsamda ve hangi takvimle kaldırılacağı konusunda Washington ile derin görüş ayrılıklarının bulunduğunu ifade etti.
Washington’un şartı: “Süresiz anlaşma”
ABD tarafında ise çıta oldukça yüksek. Başkan Donald Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff, özel bir toplantıda ABD yönetiminin İran ile yapılacak herhangi bir nükleer anlaşmanın “süresiz” olması gerektiğini söyledi.
Witkoff, mevcut müzakerelerde iki ana başlığın öne çıktığını belirtti:
1. İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesi,
2. Mevcut zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbeti.
Bu yaklaşım, 2015 tarihli anlaşmada yer alan ve belirli süreler sonunda bazı kısıtlamaların sona ermesini öngören “gün batımı maddelerine” açık bir itiraz anlamı taşıyor.
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance ise Fox News’e verdiği röportajda Trump’ın diplomatik çözümü tercih ettiğini ancak İran’ın nükleer silah edinmesine kesinlikle izin verilmeyeceğini vurguladı. “Başkan bunu diplomatik olarak başarmak istiyor, fakat başka araçlara da sahip” diyen Vance, askeri seçeneğin tamamen dışlanmadığını ima etti.
Trump, Kongre’deki Birliğin Durumu konuşmasında olası bir saldırının gerekçelerine kısaca değindi. Aynı zamanda İran ekonomisini daha da sıkıştırmaya yönelik yeni bir kampanya başlatıldı, bölgeye ek Amerikan askeri unsurları gönderildi ve Tahran’a açık biçimde askeri müdahale tehdidi yöneltildi.
Senato’da gizli brifing
ABD Senatosu’nda İran gerilimi nedeniyle kapalı bir istihbarat oturumu düzenlendi. Cumhuriyetçi Senatör Tom Cotton, Trump’ın “anlaşma olmazsa İran için çok kötü bir gün olur” sözlerinin ciddiye alınması gerektiğini söyledi.
Demokrat Senatör ve Senato İstihbarat Komitesi Başkan Yardımcısı Mark Warner ise Beyaz Saray’dan planlarını kamuoyuna daha şeffaf biçimde açıklamasını talep etti.
Brifing, Türkiye saatiyle dün gece 23.00’te Senato salonunda gerçekleştirildi. İran heyetine Abbas Arakçi başkanlık ederken, ABD heyetinin başında Witkoff ve Jared Kushner yer alıyor.
Pentagon planları: Rejim senaryoları masada
ABD’li siyasi kaynaklara göre ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine, İran’daki nükleer tesislere yönelik geniş kapsamlı askeri planlar geliştirdi.
Bu planların yalnızca tesisleri hedef almakla kalmayıp İran’ın üst düzey liderliğini ortadan kaldırmaya yönelik seçenekleri de içerdiği iddia edildi. Habertürk’e bilgi veren yetkililer, 9 önemli şahsiyetin hedef alınacağını bunların başına dini lideri oğlu Mişteba Ali Hamaney olduğunu ifade ettiler.
Ancak Pentagon’daki kapalı toplantılarda operasyonun büyüklüğü, karmaşıklığı ve muhtemel Amerikan kayıpları nedeniyle ciddi çekincelerin dile getirildiği bildirildi. Bu durum, Washington içinde askeri seçeneğe dair tam bir fikir birliği olmadığını gösteriyor.
İsrail’e F-22 konuşlandırması: Diplomasiye eşlik eden mesaj
Bir diğer önemli gelişmede, 12 adet F-22 Raptor savaş uçağının İsrail’deki bir askeri üsse konuşlandırılması “olağanüstü bir durum” olarak değerlendiriliyor. ABD yasaları gereği hiçbir ülkeye satılmayan bu iki motorlu hava üstünlük uçakları, 2.25 Mach hıza ulaşabiliyor ve art yakıcı kullanmadan süpersonik uçuş gerçekleştirebiliyor.
Habertürk’e bilgi veren Havacılık uzmanlarına göre F-22’nin temel rolü “gökyüzünü temizlemek”: düşman hava savunma sistemlerini, radarları ve önleme kapasitesini etkisiz hale getirmek.
Daha önce Haziran ayında İran’daki Fordo, Natanz ve İsfahan tesislerine yönelik saldırı senaryosunda F-22 ve F-35’lerin öncü rol oynadığı, ardından B-2 bombardıman uçaklarının sığınak delici bombalar kullandığı belirtilmişti. Pentagon’a göre o operasyonda İran’dan ateş açılmadı.
Bölgede halihazırda 200’den fazla ABD savaş uçağı bulunuyor. Avrupa’daki unsurlarla birlikte sayı 300’ü aşıyor. 36 F-15, en az 48 F-35, 36 F-16, 100’den fazla yakıt ikmal ve keşif uçağı; USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford uçak gemileri ile 12 destroyer bölgede konuşlu durumda.
Hizbullah’tan “kırmızı çizgi” uyarısı
Hizbullah kaynakları ise, ABD’nin İran’a yönelik “sınırlı” bir saldırısına doğrudan müdahale etmeyeceklerini, ancak İran lideri Ali Hamaney’in hedef alınmasının “kırmızı çizgi” olduğunu söyledi. Böyle bir senaryoda müdahalenin “varoluşsal bir savaşa” dönüşeceği uyarısı yapıldı.
Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci ise İsrail’in olası bir tırmanmada Lübnan altyapısını hedef alabileceğine dair uyarılar aldıklarını açıkladı. Recci, özellikle havalimanı gibi stratejik altyapının hedef alınabileceği yönünde işaretler bulunduğunu söyledi ve diplomatik girişimlerle sivil altyapının korunmaya çalışıldığını vurguladı. Başbakan Nevvaf Selam ise “Bu savaş bizi ilgilendirmiyor” diyerek Lübnan’ın çatışmaya sürüklenmemesi gerektiğini ifade etti.
Arap dünyasında bölünmüş algı
Arap kamuoyunda iki farklı yaklaşım öne çıkıyor. Bir kesim İran’ı “direniş ekseninin lideri” olarak görürken, diğer kesim Tahran’ın son 20 yıldaki politikalarının Arap toplumlarına ciddi zarar verdiğini savunuyor.
Körfez merkezli analizlerde İran’ın bölgesel nüfuzunun sınırlandırılması stratejik bir gereklilik olarak değerlendirilirken, bazı Arap entelektüel çevreleri İran’a yönelik bir Amerikan saldırısının bölgesel düzeni daha da istikrarsızlaştıracağını düşünüyor.
Stratejik açıdan mesele yalnızca kısa vadeli askeri sonuçlar değil. İran’ın çökertilmesi ya da rejimin zorla değiştirilmesi halinde ortaya çıkacak güç boşluğunun Irak işgali sonrasında yaşanan türden uzun vadeli kaos üretme riski taşıdığı belirtiliyor.
Hürmüz Boğazı’nın kapatılması tehdidi küresel enerji piyasalarını sarsabilir; ancak uzmanlara göre bu tür etkiler geçici olabilir. Asıl soru, İran’ın gelecekte bölgesel sistem içindeki konumunun nasıl şekilleneceği ve İsrail’in bu yeni dengede nasıl bir rol oynayacağı.
Son diplomatik fırsat mı?
Cenevre’deki üçüncü tur görüşmeler, birçok analiste göre son büyük diplomatik fırsat olabilir. Witkoff ve Kushner’in Trump’a sunacağı rapor, ABD’nin müzakere yoluna devam mı edeceği yoksa askeri seçeneğe mi yöneleceği konusunda belirleyici olabilir.
İran yaptırımların kaldırılması konusunda net takvim isterken, ABD süresiz ve katı denetim şartlarında ısrar ediyor. Diplomasi masada ilerliyor, ancak gökyüzündeki F-22’ler, uçak gemileri ve kapalı kapılar ardındaki askeri planlar bölgenin hâlâ barut fıçısı üzerinde durduğunu gösteriyor.
Ortadoğu bir kez daha kritik bir eşikte: ya zor ama sürdürülebilir bir uzlaşma ya da kontrolü güç bir tırmanış. Cenevre’de kalemler çalışıyor; fakat motor sesleri, mürekkebin kurumadan kararların değişebileceğini hatırlatıyor.