Beyaz perdede ressamlar nasıl yansıtılıyor?
Kerem Akça, sinemada ressam temsillerini değerlendirdi
KEREM AKÇA /HABERTURK.COM
keremakca@haberturk.com
DVD raflarına giren “Büyük Gözler”, “Altınlı Kadın” ve “Bay Turner” sinemada ressam temsili üzerine kafa yormamızı sağladı. Her üçünün de aynı yıl içinde karşımıza çıkması ilginç değil mi?
Resim sinemayla teğet geçmiştir çoğu zaman. Yedinci sanatın dirsek teması kurduğu, görsel stiller transfer ettiği bir sanat dalı olmuştur. Resim estetiği kullanmak da çok başvurulan bir şeydir. Özellikle de işin ucunda Tarkovsky, Shengelaia, Kubrick, Has, Parajanov gibi yönetmenler olduğunda… Bu konuda “Pirosmani” (1969), “Andrei Rublev” (“Andrey Rublyov”, 1966), “Barry Lyndon” (1975) gibi klasik filmler örnek teşkil etmiştir. Elbette gerçeküstücü, dışavurumcu tabloların verdikleri ‘akım’ desteğini unutmamak lazım.
EN ÇOK BAŞVURULAN FORMÜL HANGİSİ?
Peki ama sinemada bir ressam hikayesi anlatıldığında nasıl yollardan geçiliyor? Belirgin bir formül var mı? Zaman dilimleri değer arz ediyor mu? ‘Ressam biyografisi filmi’ en fazla başvurulan şablon. ‘Caravaggio’ ‘Rembrandt’, ‘Klimt’, ‘Van Gogh’, ‘Picasso’, ‘Goya’ gibi isimler bu yolla temsil buldu. Soyadınız Jarman, Greenaway, Taymor olunca çığır açma (bkz. “Caravaggio”, “Gece Bekçisi”, “Frida”), Fransız tabanına bağlı kalınca sıkıcı durma şansınız var (bkz. “Camille Claudel”, “Renoir”).
Ama bu formülü uygulamak için dahi olmaya gerek kalmaz bazen. En azından tarihi gerçekleri, sanatsal eğilimleri ele alma derdindeyseniz geleneksel bir bakışla seyirciyi tavlayabilirsiniz. Belki de artık ortadan geçen dramatik damara yoğunlaşmak esas olmalıdır. Sonrasında ise odaklanılan zaman dilimi değer arz eder. Hikayeyi ressamın bir aşkının, ölüm yıllarının, ailesiyle ilişkisinin veya herhangi bir tablonun üretim sürecinin etrafına kurup kurmadığınız önemlidir. Bu konudaki tercihlerle birlikte aslında görsel yapının kuralları da netleşir.
YENİLİK ARAMAYAN İKİ RESSAM BİYOGRAFİSİ
Sözgelimi “Bay Turner” (“Mr. Turner”, 2014) ve “Büyük Gözler” (“Big Eyes”, 2014), biri empresyonist diğeri dışavurumcu portreleri aktarma adına sinematografik tercihler yapmış filmler. Filmlerin tamamını izlemek, ‘nakış gibi işlenmiş’ lafını haklı çıkarıyor. İlkinde Dick Pope’un dış mekanları bir tabloya çevirmesi, ikincisinde Bruno Delbonnel’in insan kafalarını öne çıkarırken arka ışığın fırça darbesi vazifesi görmesini sağlaması fark edilebilir. 2.35:1’de 19. yüzyıl İngiltere’sinden romantizm portresi ile 1.85:1’de 20. yüzyıl ABD’sinden ‘büyük gözler’ arayışı elbette farklı.
Ama her iki eser de ‘resim estetiği’ konusunda detaycı olmak dışında bir şey yapmıyor. Bir yenilikten söz edemeyiz. Aksine olayı ağırlaştırarak aktarmak ana mesele haline geliyor. Örneğin “Bay Turner”da J.M.W. Turner’ın ölüm döşeğinde olması filmin fazla melodramatik takılıp 2.5 saatlik süresini yanlış kullanmasına yol açıyor. Yani görsel yapı izleyiciyi bir yerinden yakalarsa, yakalıyor.
TELİF HAKLARI MESELESİ
Alexi Kaye Campbell’ın gerçek hikayeden beslenen senaryosundan yola çıkan Simon Curtis imzalı “Altınlı Kadın” (“The Woman in Gold”, 2015) da benzer bir omurgaya sahip. 2. Dünya Savaşı’nda Nazilerin eline geçen bir sanat eserinin telif haklarını geri almaya çabalayan Yahudi bir göçmenin, Maria Altmann’ın mücadelesine odaklanıyor. Klimt imzalı Altınlı Kadın (Adele Bloch-Bauer I) tablosuna kaynaklık eden 2. Dünya Savaşı mahkumu teyzesinin uğradığı haksızlığı ele alıyor. Ressamla ilgili 2006’da Raoul Ruiz’in çektiği klasik biyografik filmle aynı formül uygulanmıyor burada.
KATMANLI SENARYO HER ŞEYİN TEMELİ
“Altınlı Kadın”, 1940’lar ile 2000’ler arasında gidip gelirken, dramatik yapıyı iki çizgili kullanıyor. ‘Mahkeme filmi’ türü/alt türünde faaliyet gösteren bir siyasi drama dönüşüyor. Ama formül olarak ‘Nazilerin sanat eserlerine el koyduğu filmler’e (bkz. “Tren”, “Hazine Avcıları”) yaklaşıyor. Resim meselesinden ise ‘bir ressamın çizdiği tablo’yu merkeze alıyor. Farklı kollar hikayeyi zenginleştiriyor.
Reynolds’ın avukat, Mirren’ın davalı tiplemeleri hak arama sürecini besliyor. Açıkçası yine Vermeer’in tablosundan ve onun oluşturulma sürecinden beslenen “İnci Küpeli Kız”la (“The Girl with a Pearl Earring”, 2002) kardeşlik ilişkisi canlanıyor. Ama ondan daha canlı ve oyalayıcı bir öykü var. Oradaki mum ışığını klasikleştirme düşüncesi, 19. yüzyıla odaklanma bayatlığı burada yok.
SİNEMA GÖRSEL BİR SANATSA…
Simon Curtis şüphesiz Burton ve Leigh’den kötü yönetmen. Ama “Altınlı Kadın”da inşa ettiği formül belli oranda tutuyor. Sinematografik zafiyetlerine, süresinin uzunluğuna rağmen incelemesi keyifli bir iş var. Telif haklarına dair söylenmek istenenler, açılan ahlaki alt metinler ve sorulan sorular ilgi uyandırıyor. Böylece tarihsel anlamda iki çizgili ilerleme gibi basit bir anlatı yöntemi tutuyor.
Elbette resimlerin izdüşümünü yakalayabilen Delbonnel, Pope gibi sinematografi ustalarını sollama şansı yok eserin. Ross Emery’nin adını bile anmıyoruz. Sanki “Bay Turner” ve “Büyük Gözler” görüntü yönetimleriyle, “Altınlı Kadın” senaryosuyla anılacak. Sinemanın görsel bir sanat olduğunu da düşününce ilk ikisi az farkla öne çıkıyor.
ALTINLI KADIN: 4.8
BAY TURNER: 5.2
BÜYÜK GÖZLER: 5.4
KEREM AKÇA’NIN TÜRKİYE’DE YENİ PİYASAYA ÇIKAN DVD’LERDEN ÖNERİLERİ
1-Sen Aydınlatırsın Geceyi
2-Prenses Kaguya Masalı
3-Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi
4-39 Adım (39 Steps)
5-Şans Ayağıma Geldi (The Cobbler)
6-Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı
7-Nebraska
8-Oz Efsanesi (Legend of Oz: Dorothy’s Return)
9-Hayatın Kendisi (Life Itself)
10-Leviathan
11-Diktatörle Görüşme (The Interview)
12-Kocan Kadar Konuş
13-Robin Hood’un Son Macerası (The Last of Robin Hood)
14-Yolcu (The Homesman)
15-Şeytanın Kapısında (At The Devil’s Door)