'De Niro'yla karşılaştırılmak büyük şeref, onu seviyorum'
Al Pacino, "The Humbling"in Amerika prömiyeri sonrası sadece Habertürk'ten Kerem Akça'ya konuştu...
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
Birçok kişiye göre sinema tarihinin en iyi oyuncularından… Ama son zamanlarda düşüşe geçtiğini iddia edenler de var. Öyle ya da böyle 74 yaşına basan Al Pacino bu yıl iki filminin Amerika prömiyeriyle 39. Toronto Film Festivali’ne konuk oldu. Usta oyuncu, bunlardan yaşlanmış ve şevkini kaybetmiş bir tiyatro oyuncusunun kendisinden 35 yaş küçük bir kadınla ilişkisini masaya yatıran “The Humbling”in Amerika galası sonrasında sadece Habertürk’e konuştu. Film 21 Kasım’da vizyona girecek. Pacino, 74 yaşına, tecrübesine ve star benliğine karşın alçakgönüllü, konuşkan, iyi niyetli ve sıcakkanlı karakteriyle karşısındakini ciddiye alan tam bir beyefendi. 20 dakikalık özel söyleşi boyunca o mu Hollywood ünlüsü, ben mi anlayamadım.
1940’ta Bronx’ta İtalyan-Amerikan bir ailede doğdu Al Pacino. 1969’da adım attığı sinema dünyasında ‘Baba Üçlemesi’, “Serpiko” (“Serpico”, 1973), “Köpeklerin Günü” (“Dog Day Afternoon”, 1975), “Sicilyalı” (“Scarface”, 1983), “Kadın Kokusu” (“Scent of a Woman”, 1992), “Büyük Hesaplaşma” (“Heat”, 1995) gibi filmlerle biliniyor. New York’ta yaşayan oyuncu, son dönemde fazla göz önünde olmayan rollere kaysa da tiyatro kariyerine geri dönmesiyle kalitesini ortaya koydu.
Sekiz kez aday olduğu Oscar Ödülü’nü 1993’te kucaklayabilen Pacino’nun, aynı zamanda bir Tony, dört Altın Küre, bir BAFTA, iki Amerikan Oyuncular Birliği (SAG) ödülü bulunuyor. Genelde metot oyunculuğuyla 70’lerin ‘anti-kahraman’ jenerasyonuna dahil edilen Pacino, aslında bu açıdan da kendine bir kimlik oluşturdu.
Actors Studio’nun ortaklarından biri olan oyuncu, iki belgesel, iki kurmaca film çekerek yönetmenliğe de el attı. Aynı yıl içinde üretilen ve yine Toronto’da Amerika prömiyeri yapılan “Manglehorn” ile birlikte son filmi “The Humbling” ise sanki kendi kariyerindeki düşüşü anlatıyor. Zamanı geçmiş 67 yaşındaki bir tiyatro oyuncusunun meslekten kopma ve yaşlanma sancılarını, hayali ve gerçek öğelerle bir bilinçaltı yolculuğuna çeviriyor. Barry Levinson ile ikinci birlikteliğinde tükenmediğini kanıtlayan oyuncu, gözlemci ve sallanan el kamerasıyla en az tiyatrodaki kadar sorumluluk alıyor.
‘BAZEN HAYALİNİ KURDUĞUNUZ ŞEY ELİNİZDEN KAÇABİLİR’
Filmin iyi çekilmiş açılış sekansı, aynı zamanda sinema dilinde de yönlendirici bir konumu sahip. Karakterin bilinçaltı ile gerçek hayat arasında iki çizgiden ilerleyeceğini belirliyor. Öte yandan aynalar, tiyatro sahnesi, röntgenci kamera ve daha fazlasıyla da bir aktörün çöküşünü, sancılarını hareketli kameranın katkısıyla çok iyi kavrıyor. Elbette Al Pacino olarak yıllarca birçok metoda başvurmuşsunuzdur. Ama sanki bu depresyondaki karakteri kıvamına ulaştırmak için iki saat koşmuş ya da bilerek birkaç arabanın altında kalmış gibisiniz. Bu gibi bir yöntem izlediniz mi?
Çok seviyorum o sekansı. Her şeyin başlangıcı. Barry de güzel bir mizah anlayışına sahip. İlginç, tuhaf ve başlangıçtan itibaren biliyorsunuz sürprizlerle karşılaşacağınızı duyuruyor. “The Humbling”in özelliği de seyirciyi bu konuda uyarması. Olağan dışı bir hikaye anlatma şekli. Bu kadar trajik bir konu, trajikomediye dönüyor. Bazen insanlar reaksiyon gösterir. Buradaki aktör, çalışma hevesini kaybediyor. Her zaman bir şevk, bir Shakespeareyen parça gerekli. Çok çabuk ortaya çıkan öğeleri yok olurken buluyor. Bu önemli. Birden alışık olduğu şeyleri yapamamaya başlıyor. Sunulan onun hayatı. Hikayeyi biliyoruz. Ama anlatılış şekli… Bilirsiniz, bir adam depresyondadır ve bu öyle ilerler. Burada ise bu kişi insanlara bakıp hayal kurmaya başlıyor. Bazı şeylerin olmasını istiyor. Zor bir zamanda hayal ile gerçek arasında seçim yapmak… Bazen hayalini kurduğunuz şeyler elinizden kaçıp gidebilir.
Kariyerinize bakınca ilginç bir özellik göze çarpıyor. İlk 20-25 senelik dilimde anti-kahraman kavramını açığa çıkaran baskın roller var. 90’lardan itibaren daha ziyade ‘usta-çırak ilişkisi’ne alan açan, gerekirse yan rollere kayan bir bilirkişi tanımı… “The Humbling”de ise sanki bambaşka bir dönem başlıyor. Artık oyunculuk kariyerinizdeki sancıları, yaşlılık arifesinde olmanın yol açtığı depresyonu karşımıza çıkaracaksınız. Her biri de dönem dönem gerçek hayatınıza paralel olarak hareket ederken, burada da bir ‘miras filmi’ durumu canlanıyor. Yönetmenlerde bu kavrama aşinayız. Ama “The Humbling” için ‘Al Pacino’nun miras filmi’ diyebiliriz miyiz?
İlginç aslında bunu sormanız. Bazen bambaşka yollara sapabilirsiniz. Beklenmedik şeylerle bağ kurabilirsiniz. 10 yıl önce şimdiki noktada olacağımı düşünemezdim. Bütün yaşamınızda yapacaklarınızı önceden planlayamazsın. Ne zaman ki ben bir şeyleri değiştirme şansına sahip oldum. Her şeyle yakın temas kurarak ifade metodumu yeniledim. Zaten bir güvenilirlik vardı. Böyle roller zihnimle konuşmama alan açıyor. Eski günlerde her şeyi yapardım, şimdi öyle değilim. Kişisel açıdan iletişim kurduğum rollere kaymaya çalışıyorum.
Bu film sizin “Doktor Ölüm”den (“You Don’t Know Jack”) sonra Barry Levinson’la ikinci çalışmanız. Öte yandan Philip Roth’un romanının öz yaşam öykünüz izlenimi bırakması tesadüf değil gibi. O kaynağın perdeye aktarılmasına nasıl karar verildi?
Evet benim fikrimdi. Barry’yi aradım ve söyledim. Senarist Buck Henry’yle de o evrene aşina olduğu için çalıştık. Yaratıcı bir dünya olmasını istiyorduk.
‘BOBBY İLE KARŞILAŞTIRILMAK BÜYÜK ŞEREF’
Her yerde aynı soru soruluyor. Al Pacino mu en iyi oyuncu, yoksa Robert De Niro mu? Elbette De Niro’nun Scorsese’ye odaklı bir kariyeri var, sizin Coppola’yla daha çok bilinen bambaşka yönetmenlerle de şekillenen bir çeşitliliğiniz olduğu muhakkak. Ama kendinizi seyirci koltuğuna koysanız ‘Pacino mu, De Niro mu?’ sorusuna ne cevap verirsiniz?
(gülüyor) Ben Bobby ile karşılaştırılmaktan çok hoşlanıyorum, onur duyuyorum. Onunla aynı cümlede anılmak büyük şeref. Kariyerini nerden nereye getirdi, adeta sıfırdan inşa etti. Harikulade bir şey! Festival bile kurdu. Yeteneği ve vizyonu müthiş. Arkadaş olarak seviyorum. Yaptıkları dahiyane! Onunla karşılaştırılınca şaşırıyorum ve utanıyorum.
Genelde Sidney Lumet, Brian De Palma, Jerry Schatzberg, Michael Mann, James Foley gibi iki kez çalıştığınız yönetmenler var. Şimdi bunlara Barry Levinson da eklendi. Bu istatistiği Francis Ford Coppola, ‘Baba’ serisiyle üçe taşıyarak bozuyor. Bunun sebebi nedir?
Aslında Francis ile daha çok çalışmak isterdim. Lumet ile de başka performanslar çıkarma arzum vardı. Şimdilerde film çekmeyi de sevmeye başladım. Sevdiğiniz yönetmenlerle çalışıyorsunuz her zaman. Damak tadı iyi olan insanlarla anlaşmaya çalışıyorum. İçinizden uyumlu kişilerle aynı sette olmak geliyor. Günde 14 saat çalışmak zor…
‘KIYAMET’İN BAŞROLÜNÜ KABUL ETMEDİM, HAKLI ÇIKTIM’
Coppola, “Kıyamet”te (“Apocalypse Now”) Martin Sheen’in oynadığı Kaptan Willard rolünün daha önce size teklif etmişti. Ama bunu nazikçe ‘Coppola’yla her şeyi yaparım ama onunla savaşa gitmem’ diyerek reddettiniz. Şimdi olsa aynısını yapar mıydınız?
Çok uzun bir yolculuk olacak gibiydi. Öyle oldu, haklı çıktım. Sinema tarihinin en iyi filmlerinden birine dönüştü. Pişman değilim.
Doğru sinema tarihinin en sancılı çekim hikayelerinden biridir o… Oscar’a sekiz kere aday oldunuz ama bunlardan sonuncusunu alabildiniz, üstelik 53 yaşındayken. Peter O’Toole yedi kere aday oldu hiç alamadı örneğin. Akademi Ödülleri’nin bir bakışı vardır, ‘hak edene değil, zamanı gelene verelim’ diye. Bu konuda yorumunuz nedir?
Bazen çok taze bir şeyle de alınabilir. Ödül aldığım o rolden memnunum. ‘Sekiz kere aday oldu artık rahat bırakalım adamı’ dediler herhalde.
Hollywood’un 70’li yıllarında sizinle birlikte Robert De Niro, Robert Redford, Dustin Hoffman gibi star isimler sinemaya damga vurmuştu. 90’larda çıkan Leonardo DiCaprio, Brad Pitt, Keanu Reeves, Russell Crowe gibilerinin ise sadece yüzleriyle ve yakışıklılıklarıyla akılda kaldığı düşünülüyor. Elbette eskiden Rudolph Valentino, Marlon Brando, Charlton Heston gibi bambaşka ekoller görmüştük. Günümüzün yıldız oyuncuları hakkında fikriniz nedir? Gerçekten de iyi oyunculuğun devri geçti mi?
Çok ilginç. Leonardo ve Russell’ı çok seviyorum. Çok iyi oyuncular, müthiş aktörler. Artık farklı bir zaman. Bambaşka bir tonla dünyaya uyduruluyor. Sosyolojik ve politik açıdan…