Elmasları seven feminist
79 yaşında ölen Elizabeth Taylor, "menekşe gözler"den çok daha fazlasıydı...
HT PAZAR / GÜLENAY BÖREKÇİ
gborekci@htgazete.com.tr
Elizabeth Taylor’ı güzelliği, menekşe gözleri, elmaslara düşkünlüğü ve 8 evliliğiyle anıyorlar. Oysa çocuk oyuncu olarak adım attığı beyazperdeye yıllar önce veda eden Taylor, bunlardan çok daha fazlasıydı.
Her şeyden önce, başta iki Oscar olmak üzere birçok sinema ödülüne layık görülmüş büyük bir oyuncuydu. Birçokları, bu kadar güzel ve cazibeli olmasaydı çok daha fazla ciddiye alınacağı görüşünde. Rol alacağı filmler konusunda yenilikçi, cüretkâr, hatta radikal seçimler yapabiliyordu. Geçen Yaz Birdenbire’de eşcinsel bir erkeğe âşık olan ama onun tarafından başka erkekleri avlamak için paravan olarak kullanıldığını fark etmeyen bir genç kızı canlandırdığında yıl 1959’du, yani tutucu McCarthy dönemi... Filmde şeffaf mayoyla boy gösterdiği yetmiyormuş gibi, seyirciyi oyunculuğuyla altüst ediyordu.
Ertesi yıl Butterfield 8 ile ilk Oscar’ını kazandı; hayatını zengin erkeklerle seks yaparak kazanan lüks fahişeyi canlandırıyordu. Filmin ilk sahnesi unutulmazdı: Taylor, sabah bilmediği bir evde uyanıp dişlerini viskiyle fırçalıyor, sonra zarfta bırakılan parayı görüyordu. Vaat edilenden azdı. Hırsla çeki yırtıyor, rujuyla aynaya “Pazarlık yok!” yazarak olay yerini terk ediyordu. Bu sahne bugün çekilseydi seyirciye doğal gelebilirdi, ama o tarihte tam anlamıyla bir devrimdi. Anlatılanlara bakılırsa, Elizabeth Taylor’ın beyazperdedeki cüreti gerçek hayattaki cüretkârlığının yanında hiç kalırdı.
Sansasyonel eleştirmen ve yazar Camille Paglia onu şöyle anlatıyor: “1950’lerin Hollywood’unda gözde oyuncular Doris Day ve Debbie Reynolds gibi ufak tefek, masum, cici, sakarinli sarışınlardı. Elizabeth Taylor ise kötü kızdı! Siyah saçları ve etnik görünümüyle ötekilere benzemiyordu. Yahudi, İtalyan, İspanyol hatta Faslı olduğu rivayet edildi. Kültürler üstü bir havası vardı. Dahası, alabildiğine püriten, tutucu bir dönemde cinselliğini açıkça yaşadı, bir erkekten ötekine uçtu. O yıllarda yapılacak iş değildi bu, Taylor ise gizlemeye bile tenezzül etmedi. Bana göre o, feminizmin etkili olduğu 1970’lerden çok önce feminist hareket için çalışmaya başlamıştı. Hem de hiç farkında olmadan...”
BİR NEVİ DEVRİMCİYDİ
Paglia’ya göre, Elizabeth Taylor gibi oyuncular kalmadı artık: “Herkes Meryl Streep’e hayran. Oysa o fazla teknik. Canlandırdığı karakteri yaşamıyor, bir kostüm gibi giyiyor. Drag Queen’lerin yaptığı şeyden farksız bu, yani sadece taklit. Bugünün öteki oyuncularında da Elizabeth Taylor’ın hayvani sahiciliği yok. Fazla mülayim, fazla sıkıcı hepsi. Ayrıca bugün Hollywood’un bize sunduğu kadın tasviri, bu dünyanın dört bir yanındaki gerçek kadınlarla hiç ilgisi olmayan, pilatesle şekillenmiş iskelet bedenli, anoreksik ve android silüetlerden ibaret.”
Elizabeth Taylor her zaman cesurdu. Arkadaşı Montgomery Clift şehir dışındaki bir partiden alkollü bir şekilde ayrılırken kaza geçirdiğinde o da yanındaydı. Otomobilin ön camı parçalanmış, aktörün boğazına cam kırıkları batmıştı. Ambulans gecikince, çıtkırıldım film yıldızı imajıyla zerrece alakası olmayan Taylor duruma el koyup karanlık otoyolun kenarında sevgili arkadaşının gırtlağına batmış camları kanlı elleriyle ayıkladı. AIDS’e savaş açan ilk ünlüydü Taylor. Rock Hudson’ın ölümünden sonra kahramanca çıkıp, toplumu bilinçlendirmek ve AIDS araştırmalarına para bulmak adına müthiş işler başardı. Onu sadece olağanüstü güzel bir kadın ve müthiş bir oyuncu olarak değil, bir nevi devrimci olarak da anacağız.
SEVDİĞİ HERKES ONDAN ÖNCE ÖLDÜ
Elizabeth Taylor’ın en müthiş özelliklerinden biri, sağ kalma içgüdüsüydü. 3’üncü eşi Mike Todd’un bir uçak kazasında ölmesi, hayatındaki yıkımların ilkiydi. Felaket üstüne felaket yaşadı. Terk edilmek, aldatılmak bunların en hafifiydi. Evlat kaybını tattı. Türlü hastalıklar geçirdi. Neredeyse sevdiği herkes ondan önce öldü. İki kez evlendiği büyük aşkı Richard Burton’dan 4’üncü eşi Eddie Fisher’a, yakın arkadaşları James Dean, Truman Capote, Marlon Brando ve Michael Jackson’a kadar...
Yaşadığı bütün bu trajedilere rağmen, asla Marilyn Monroe gibi pes etmedi. 1961’de Londra’da zatürree yüzünden az kalsın ölüyordu. Birkaç tehlikeli ameliyattan sonra iyileşti. Hemen sonra da ilk Oscar’ını almaya gitti. Törende, boğazındaki yara izini açıkta bırakan bir elbise giymişti. “Görün işte, ben ölümü yendim” demenin çok şık bir şekliydi bu aslında.
SEYİRCİYE NOT: Taylor’ın Kızgın Damdaki Kedi filmi, 9 Nisan saat 11.00’de İstanbul’da AFM Fitaş’ta.