Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        30 Mart-14 Nisan 2013 tarihleri arasında 32. kez düzenlenen İstanbul Film Festivali’nin, 200’ü aşkın filmlik programıyla gözümüzü doyurmakla kalmadığı kesin. Ben de etkinliğin ilk dört gününde öne çıkan üç kayda değer yapıtı ele aldım.

        “Sislerin İçinde”: İçerideki muhbir aranıyor

        Ukrayna’nın siyasi tarihinde Rusya’yı da kapsayan ruhsal bir yolculuk sunan “Mutluluğum” (“Schastye Moe”, 2010) kuşkusuz son yılların en olağan dışı yol filmi idi. Onun müsebbibi eskilerin belgeselcisi Sergei Loznitsa bu sefer minimalist ve anti-militarist bir savaş dramasına imza atıyor. Biraz Miklós Jancsó, biraz Andrzej Wajda kokan bu eser, sıfır hikaye dışı ses eşliğinde hareket ediyor. Büyük oranda da ormanı ‘günahlardan arınılan merkezi mekan’ olarak kullanıyor.

        “Sislerin İçinde” (“V Tumane”, 2012) açılış ve kapanış sekanslarındaki plan sekanslar yakından takip edilirse daha iyi anlaşılır ki bir bunalımın filmi. Girizgahta kameranın pan yapmasıyla ölümü, şiddeti ve katliamı görmediğimiz silah sesi (locked-down shot tekniğiyle yansıtılıyor), final bölümünde de sislerin arasında bir ‘kayboluş’la canlanıyor. Böylece Antonioni’nin geleneğine ‘siyasi’ bir yaklaşım devreye sokuluyor. Ancak bu konuda çok tavizsiz olunduğunu söyleyemeyiz.

        Loznitsa, savaşın yaşattığı yıkımdan ziyade, onun içindeki karaktersizlik, kimlik arayışı ve muhbir olmanın yarattığı vicdan azabının üzerine gidiyor. Sushenya’nın çaresizliği büyük oranda film boyunca yüz ifadesinden anlaşılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nda vatandaşı iki asker tarafından alıkonulan Sovyet tiplemenin, o anda başka zaman dilimlerine odaklanması önemli bir ‘hikayeden kopuş’ sağlıyor.

        Yönetmen de sinemaskop formatında kaydırmalı kamera hareketlerini, plan sekansa kaykılan uzun planları ve diyalogları gözümüze sokmayı seçiyor. Dingin, sükunet dolu ve mesafe yüklü atmosfer büyük oranda doğal renklerle, dönemin buhranını yansıtan natüralist bir yaklaşımla ilerliyor. Hikaye kurgusuyla oynamak, aradaki boşlukları doldurmaya yararken, karakterlerin orman havasıyla adeta yeniden doğmuş gibi hissetmeleri de önemli.

        Zira ormanda yaşanan gerçek iki Sovyet asker ile muhbir olduğu düşünülen masum Sovyet demiryolu işçisi Susheya arasında “Tarafsız Bölge”dekine (“No Man’s Land”, 2001) benzer bir psikolojik çatışma bizleri bekliyor. Bu sayede de aslında yıkım, anti-militarist bir yaklaşımla bir kayboluş felsefesine dönüşüyor. Film de çareyi en karamsar sonuca tutunmakta bulurken doğal duran ama kaotik savaş atmosferi de bu sayede açığa çıkıyor. Böylece Loznitsa’yı ikinci kurmaca eserinde Doğu Avrupa sinemasının önemli figürleri arasına yerleştiriyor. “Eve Dönüş: Sarıkamış 1915”e (2013) de selam çakmayı ihmal etmiyor.

        FİLMİN NOTU: 7

        “Henüz Bir Şey Görmediniz”: Sahne-hayat ilişkisi filmine Resnais yorumu

        Kariyerinin son yıllarını kaybolan değerleri merceğine alma arzusuyla geçiren Alain Resnais, bu konuda biraz fazla gereksiz benzin yakmış olabilir. Ancak Eurydice’i yıllardır sahneleyen oyun yazarı Antoine D’Anthac’ın ani vefatı ile birlikte o değerli sanat eserinde rol almış bütün oyuncuların toplanmasıyla oluşan olay örgüsü burada tutuyor. Sabine Azéma, Lambert Wilson, Michel Piccoli, Mathieu Amalric, Pierre Arditi, Anne Consigny, Hippolyte Girardot gibi farklı kuşaklardan oluşan deneyimli bir kadronun, tabiri caizse ‘efsane ekip’in bir araya gelmesiyle ise tiyatro-sinema ilişkisi üzerine ‘zihinsel’ bir süreç bizleri bekliyor.

        Bu oyuncuların tamamı kendilerini canlandırırken Resnais’nin burjuva malikanesi kıvamında mekanında ‘zaman-mekan’ ilişkisi adına kariyerinin özelliklerini taşıyan bir sanat eserine önayaklık ettiği görülebiliyor. 2.35:1’de projeksiyondan akanlarda genç- yeni yetme oyuncuların bu ‘pörsümüş’ oyunu canlandırmaları o kapalı mekanda bir anlamda onların yeteneklerini ortaya çıkarıyor. Zamanla arka planların yapaylığı bir tiyatro estetiği getirirken “Hiroşima Sevgilim”e (“Hiroshima, Mon Amour”, 1959) uzanan göndermeler zinciri de dramatik yapıyı takip ediyor.

        Ancak esasen “Henüz Bir Şey Görmediniz” (“Vous n’Avez Encore Rien Vu”, 2012), sahne-hayat ilişkisi filmi formülü adına adımlar atmasıyla dikkat çekici bir eser olarak anılabilir. Arka plan boşluklarının yanı sıra oyunun düz anlatısını üç oyuna serpiştirerek bitiştirmesi yönetmenin ‘birden fazla akış’la zihnimizi ve hafızamızı sorgulama şeklini akla getiriyor.

        Bunun devamında bir süre sonra ekran bölme tekniğinden karakterlerin yakın planlarını oval bir perde parçasına sıkıştırmaya, uyum kesmeden sahnenin önüne karakter yapıştırmaya kadar eski-yeni dönem teknikler bir araya gelmesi şaşırtıcı değil. Böylece “Marienbad’da Son Yıl”ın (“L’année Derniere a Marienbad”, 1961) şato algısı içeriye sıkışan bir sınıfsal rahatlık getirirken, son dönemin tiyatro aşığı Resnais’nin sahnesinde canlanıp ‘eskimiş değerleri’ ve ‘yitip giden önemli eserler’i sorgulama arzusu devreye giriyor. Ancak bu kez üç Eurydice oyununun arasında gidip gelirken, bunları zıt bağlamalarla kullanan, farklı tekniklerle de ‘kuşak farkları’ temasını yönetmene uygun şekilde bitiştiren bir mizansen duruşuyla…

        FİLMİN NOTU: 6.7

        “Yük”: Çok katmanlı bir öteki hikayesi

        Yeni Kore Sineması’nın kaotik bir stil duygusuyla sarıldığını biliriz. Joe Kyu-Hwan de beşinci filminde tam olarak bu kaynağa tutunuyor. Günümüz Güney Kore’sinin yeraltı dünyasında metaforik bir yolculuğun sözünü veriyor. Bu sayede “Yük” (“Mu-Ge”, 2012) kapitalizmin diplere ittiği çarpıklıkları ve yaraları sorgulama olanağı yakaladığımız rahatsız edici bir deneyime dönüşüyor…

        Sinemaskop formatında renkli üst dünya ile koyu yeşil üzerinden konuşlanan bir levazımatçının dar evreni arasındaki farklardan yola çıkıyor. Böylece aslında distopik bilimkurgulardaki kokuşmuş düzen portrelerinden birini izlermiş izlenimi yaratıyor. ‘Notre Dame’ın Kamburu’nun Quasimodo’su kıvamındaki ana karakterin omuzlarında bu yükü gerçekten taşıması da büyük oranda filmin metaforik omurgasını oluşturuyor. Hugo’nun eserinin kiliseye bakışını çağdaş Uzakdoğu’nun yeraltı dünyasına uyarlıyor.

        Psikoloji göndermeli Jung’un gerçek bir tekinsizlik içerirken, hastalıkla, transeksüel erkek kardeşi ve sapkın ölü çerçevesiyle ise bu ‘defo’yu taşımaması mümkün değil. Morgta yatan insanlarla ölü seviciliğin, hayalet olmanın, cinsel kimlik sorunsalının ve daha fazlasının önünden geçmesi de ister istermez ruhsal ve öznel bir dünyayı harekete geçiriyor. Kyu-Hwan bunu ele alırken zeki dolly kaydırmaları ile ‘ölü-yaşayan karakterler’ arasında gidip gelme becerisini gösteriyor.

        Kaotik etki bırakan koyu renkler de bir anlamda onun yabancılaşmasının ve yalnızlığının ana faktörüne dönüşüyor. Bu hilkat garibesi karakter, bir frankenstein kıvamında dolaşırken etrafına ‘animasyon’la alınmış ‘kuş’larla da bir ‘fantezi’ dünyası yaratıyor aslında. Enseste, ölüseviciliğe, eşcinsel kimlik analizine varan dünya, büyük oranda yeraltı portresiyle, Güney Kore sinemasını şiddet yüklü gangsterleriyle sınırlı kalmıyor. Onun üzerine Almodovar’ın kenar mahallerinde canlanan bir “Hilkat Garibeleri” (“Freaks”, 1932) temsilini yerleştiriyor sanki. “Yük”, Güney Kore’den çıkan genç ve dinamik kuşakta iz bırakan Japon Yeni Dalgası’nın auteurlerinden Yasuzô Masumura’nın ‘çarpık cinsel ilişkiler/eğilimler’le sarsıcı ve sansüre karşıt tutum belirlediği yaklaşımını ve tonlamasını da bu oluşan bütüne iliştiriyor.

        Karakterin solumasını bize hissettiren yönetmenin onun yakın planlarını bütün tedirgin ediciliğiyle verirken, pürüzsüz ve berrak renklerle de bunun altını doldurması aslında filmin katmanlarını arttırıyor. Hayal ile gerçeğin iç içe geçtiği noktada bir ‘imkansız’lık devreye giriyor. Gerçeküstücü yaklaşım dozunda bir Alejandro Jodorowsky evrenine açılmamızı sağlarken, üstadın karakter kullanımı burada birebir var. Böylece Kyu-Hwan bir toplumun çöküşünü bütün perdeleriyle ele alıyor.

        Ama sanki “Yük”, 107 dakikalık süresinin içinde son virajı alırken biraz fazla somut eğilimlere kapılıyor. Bu konuda da dünyasının gerçeküstücü ve fantastik halini ‘küçük detaylar’da yitiriyor gibi. Yönetmeni Masumura-Jodorowsky-Almodovar arasında gidip gelen anti-kapitalist evrenindeki karşıt kültür mahallesinde korku filmlerinden kopan öteki temsiline ve cinsellik-şiddet eğilimlerine yaklaşma şekliyle takdir etmeliyiz. Ancak bu püf noktası da gözden kaçırılmamalı.

        FİLMİN NOTU: 6.5

        KEREM AKÇA’NIN 32. İSTANBUL FİLM FESTİVALİ FİLMLERİ İÇİN

        YILDIZ TABLOSU:

        Aklımı Oynatacağım (Los Amantes Pasajeros / I’m So Excited): 4

        Arada Kalan (What Maisie Knew): 3.6

        Aşk Kokusu (Après Mai / Something in the Air): 5.5

        Aydaki Adam (Moon Man): 6

        Babadan Oğula (The Place Beyond the Pines): 7.9

        Beşinci Mevsim (La Cinquième Saison / The Fifth Season): 9.2

        Belalı Mahalle (Ill Manors): 6.4

        Beyaz Nöbet (White Epilepsy): 4

        Boşluğu Doldurmak (Lemale Et Ha’Halal / Fill the Void): 3

        Bir Vampir Hikayesi (Byzantium): 5.9

        Bir Yudum Bahar (Quelques Heures de Printemps / A Few Hours of Spring): 2.9

        Bukalemunun Rengi (Zincograph / Color of the Chameleon): 6

        Bwakaw: 3.8

        Disconnect: 6.5

        Fidye (A Hijacking / Kapringen): 4

        Garip Turistler (Sightseers): 6

        Gün Doğarken (Kat Svane Dan / When Day Breaks): 5.2

        Güreş ve Aşk (Mes Séances de Lutte / Love Battles): 5.4

        Hannah Arendt: 2.5

        Herkes Ölecek (No One Lives): 1.2

        Karakuş (Blackbird): 2.9

        Karşımdaki Gece (La Noche de Enfrente): 4.8

        Kuş Yemi Yiyen Oğlan (To Agori Troei To Fagito Tou Pouliou / Boy Eating the Bird’s Food): 6.5

        Kurt Çocuk (Neuk-dae-so-nyeon/ A Werewolf Boy): 8.8

        Kutsal Dörtlü (Svata Ctverice / The Holy Quaternity): 6.2

        Lanetli Kan (Stoker): 6.8

        Lizbon’a Gece Treni (Night Train to Lisbon): 4.5

        Makao’yu Son Gördüğümde (A Ultima Vez Que Vi Macau / The Last Time I Saw Macao): 1.6

        Mekong Oteli (Mekong Hotel): 1.6

        Ölü Avrupa (Dead Europe): 5.5

        Saksı Olmanın Faydaları (The Perks of Being a Wallflower): 6.8

        Seni Gördüğümde (When I Saw You): 1.8

        Son (Hayuta and Berl / Epilogue): 6.6

        Tanrı Amerika’yı Korusun (God Bless America): 6.5

        Telekız (Call Girl): 5.5

        Uyuyan Güzel (Bella Addormentata / Dormant Beauty): 6.7

        Yarım Kalan Şarkı (Song for Marion): 5.2

        Villegas: 2.7

        Ye Uyu Öl (Ata Sova Dö / Eat Sleep Die): 4.2

        Zeytin (Zaytoun): 4.2

        Not: Yıldızlar, festival süresince güncellenecektir.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ