Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Yaşam HT Cumartesi Bu hafta okunması gereken kitaplar

        HT CUMARTESİ / Gülenay BÖREKÇİ

        Japon asıllı İngiliz romancı Kazuo Ishiguro’dan 10 yıl aradan sonra benzersiz güzellikte yeni bir roman. Buket Uzuner’den gezegenimizin rahmi toprağın romanı. 35 edebiyatçıdan içimizdeki “Ermeni’ye” yazılmış metinler. Müzikle yaratılan şiirler. Sözcüklerle resimler çizmek. Kendi içindeki çocuğa yazmak...

        RÖPORTAJ

        ‘İçimdeki çocuk için yazıyorum’

        Eski gazeteci ve editör Arslan Sayman, yıllar önce ani bir kararla mesleğini bıraktı ve çocuklar için yazmaya başladı. Bugün küçük okurlar onu “Piri Reis’le Açık Denizde”, “Hezarfen’in İzinde Gökyüzünde”, “Kirazlı Köşkün Çocukları” ve sayısını hatırlamadığım başka birçok güzel çocuk kitabıyla tanıyor. Yakında Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkacak “Evliya Çelebi Gibi” kitabını okuyacağımız Sayman’la bunları konuştuk...

        ■ İlk yazdığın kitabı hatırlıyor musun?

        Çoğu kitabımda birlikte çalıştığımız çizer sevgilim Deniz (Üçbaşaran), duvarları kıpkırmızı bir evde yaşayan, bundan acayip mutsuz görünen bir kırmızı kuş çizmişti, yazmam için. Kuşu bu mutsuzluktan nasıl kurtarabileceğimi düşünürken evin duvarları maviye boyandı, böylece kuş mutlu oldu ve ben ilk kitabımı yazmış oldum. Sevincimden uçuyordum. Sonra tutamadım kendimi, çocuklara yazmayı sürdürdüm.

        ■ Çocuklar için yazmanın güzel yanı ne, ne çeşit bir yazma ve yaratma zevki veriyor?

        Yayımlanıp kitapçı vitrinlerinde yerini aldığında öyle görünüyor ama aslında çocuklar için değil, içimdeki çocuk için, çocuk kalmak isteyen Arslan için yazıyorum ben. Bir dosyayı çalışmaya başladığımda değişiyor, çok gülüp çok eğleniyorum.

        ■ Yetişkinler için de yazmak ister miydin?

        İstemem, yazmayacağım. Onlar için yazan bir sürü iyi yazar var!

        ■ Çocukları, yetişkinlerı, hayvanları ve cansız nesneleri yazıyorsun. Kurbağalıdere’de pineklerken açık denizlere açılacağı günleri düşleyen minik kayığın hikâyesi gibi... Nasıl geldi aklına cansız nesneleri konuşturmak?

        O kitap ve kahramanı doğrudan Kurbağalı Dere’den çıktı. Kalamış’ta gezerken fotoğraflar çekmiştim. Engin Mavi o fotoğraflardan bana bakıp durdu aylarca, sonra aklımı çaldı ve bana “Yazsana kardeşim beni, ne duruyorsun!” dedi. Şimdi yine bir kare var belleğimde, İzmir’in şirin sahil kasabası Karaburun’da terk edilmiş bir evin bahçesinde öylece çürümeye bırakılmış bir bisiklet. Terk edildiği için sinirli elbette, şimdilik kafamın içinde söylenip duruyor, “Niye bıraktınız beni buraya” diye... Yazacağım o bisikletin sıkıntılı yalnızlığını, bir çocuğun gelip onu o mezbelelikten kurtarmasını nasıl beklediğini... Vakti var, olgunlaşmasını bekliyorum.

        ■ Senin kitaplarındaki çocuklar sokağı ve tabiatı seviyor...

        İnatla kahramanlarımı evden dışarı çıkarıyorum. Kitaplarımı alan çocukların tabiatla buluşmalarını istiyorum. “Böyle bir hayat da var!” diye bağırıyorum. Beni işiten çocuklar olduğunu biliyorum ama asıl duyması gerekenler ebeveynler. Benim kuşağımın, hadi 26 yaşındaki kızım Ilgın’ın kuşağını da ekleyelim, hayatın bilgisini gerçeğinde arama şansları vardı. Hep bahçeli evlerde oturduk, İstanbul’da yaşarken bile öyle olması için çaba ve para harcadık. Ilgın bahçesinde tulumbası da olan bir evde, iki kavak arasında kurduğumuz hamakta büyüdü. Sarsıcı bir anımı anlatayım: İstanbul’daki bir okulda düzenlenen etkinlikte, “Bruni’nin Avlusu” kitabımı konuşuyorduk. Yaz tatilinde bilgisayar başında oturmak yerine mahalleli arkadaşlarıyla tiyatro çalışmaları yapan kahramanım çocuklara “garip” gelmişti. “Tatilinizin böyle geçmesini ister miydiniz?” diye sormuştum. Aldığım cevapları, hele “Annem bisikletle gezmemi istemez; araba çarpar” diyen çocuğun yüzündeki mutsuzluk ifadesini unutamıyorum.

        ROMAN

        2012 tarihli “Su”, Buket Uzuner’in Tabiat Dörtlemesi’nin ilk romanıydı. Sonra “Toprak” gelecekti, ardından “Hava” ve son olarak da “Ateş”... İlhamını evreni oluşturan dört elementten alan serinin ikinci kitabı “Toprak” çıktı. “Uyumsuz gazeteci” Defne Kaman bu kez bir zamanlar Hitit uygarlığının merkezi olan Çorum’a, bir soygun üzerinde çalışmaya gidiyor, bir süre sonra da sırra kadem basıyor. Olay büyüyünce, şehrin valisi ve emniyet müdürü ülkenin ilk eko-acktivisti Karaca’yla birlikte acil arama çalışmalarına başlıyor. Onlara, biricik torununu bulmak için uçarak gelen Şaman eczacı Umay Bayülgen, sahaf Semahat Hanım ve Defne’nin başına gelenlerin gün ışığına çıkmasını isteyen yüzlerce genç eşlik ediyor. Türk şaman geleneklerine, Orta Asya-Sibirya mitlerine ve Hitit efsanelerine dalan Buket Uzuner hepimizi bir mitolojik bellek arayışına davet ederken, kadim Şamanlık geleneğinin “toprak etiği ve hakkına” gösterdiği saygıyı hatırlatıyor. Bu arada Yusuf Has Hacib’in “mutluluk bilgisi” anlamına gelen ve mutluluk üzerine yazılmış ilk kişisel gelişim kitabı olan “Kutadgu Bilig”i de yeniden keşfediyoruz.

        GÜNCEL

        Yüz binlerce Ermeni yurttaşımızın ölümüne, hayatta kalabilenlerin çoğunun da göç etmesine neden olan “1915 olayları”nın üzerinden 100 yıl geçti. Buna kimileri “büyük felaket”, kimileriyse “soykırım” dedi. Verilen isme ve kaybedilenlerin sayısına dair anlaşmazlıklarsa sürdü. “İçimizdeki Ermeni”, 1915’in 100. yılında yaşananları edebiyatçıların gözüyle ele alıyor. “İnsana dair olanı dile getirmek, görünür kılmak, hissettirmek, düşündürtmek, belleğe işlemek açısından en güçlü kozlara sahip uğraşın edebiyat olduğu bilinciyle” projenin koordinatörlüğünü üstlenen Yiğit Bener başta olmak üzere 3 kuşaktan 35 edebiyatçı, Adalet Ağaoğlu, Selim İleri, Enis Batur, Sema Kaygusuz, Murat Gülsoy, Ayşe Sarısayın, Ahmet Tulgar, Vivet Kanetti, Behçet Çelik, Hakan Günday ve diğerleri, bu topraklarda ya da çok uzaklarda; belleklerimizde, düşlerimizde, “içimizde” yaşayan Ermenileri konu alan 35 metin aracılığıyla okurla buluşuyor. (Can Yayınları’ndan çıkan “İçimizdeki Ermeni”, bir olanları kavrama ve anlatma çabası olarak değerli bir kitap.

        ŞİİR

        Fırat Demir çok genç bir şair. Ama şiirimizde kendine has bir yeri var. Şimdi 160. Kilometre’den çıkan ikinci şiir kitabı “Öte Geçeler”le okur karşısında. Kitaptaki şiirleri “yolda” yazmaya başlamış. “Otostopla Doğu’yu geziyor ve bindiğim her arabaya bir önceki arabanın şoförünün adını veriyordum. Ve her arabaya kendimi başka türlü tanıtırken aslımı, gerçekte kim olduğumu unutmamak için zihnimde çok sevdiğim albümleri, müzisyenleri, şarkıları tekrarlıyordum” diyor. Anlaşılan, bu kitap müzik olmazsa yazılmayacaktı. Müzik “Öte Geçeler”i oluşturan karmaşanın, peyzajın vazgeçilmez bir parçası. Fırat Demir, bu peyzajı oluşturan bütün o dağların, taşların, ovaların, çöllerin, savaşların, gecelerin, büyülerin, buğday arabalarının, uzak diyarların, kardeşlerin, annelerin, gelinlerin, cadıların, şairlerin, atların, kertenkelelerin arasında duyguların kökenini arayarak dolaşıyor. Ve kulaklığından Suede’i, Kate Bush’u, David Bowie’yi, Nico’yu, Klaus Nomi’yi, Morrissey’i dinlerken “eline verilmiş olan kaderi” anlamak için de malzeme topluyor. Seveceksiniz.

        ÖYKÜ

        Öyküleriynde sözcüklerle resimler çizen Suzan Bilgen Özgün’ün Orhan Kemal ödüllü ilk kitabı “Gölgede Kalanlar”dan sonra ikinci kitabı “Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız” da çıktı. Öykü yazma biçimleri üzerine kafa yoran kitapta, yer yer öykülerin yazılma anlarına da şahit oluyoruz. Kitap, “Ayna Bakış”, “Renkli Bakış”, “Çocuk Bakış”, “Kuş Bakış”, “Dost Bakış” ve “Son Bakış” ana başlıkları altında kategorize edilen tam 12 öyküden oluşuyor. Sanki beş duyuyla okunacak cinsten öyküler bunlar; çoğunda yukarıdaki bölüm başlıklarından anlayabileceğiniz gibi “bakış” yani görme duyusu, kimilerindeyse koku ve ses eşlik ediyor temaya. Ve Özgün, canlı cansız farklı anlatıcılar eşliğinde yer yer deneyselliğe vararak yazdığı öykülerde, 12 Eylül, Gezi, kadın erkek ilişkisi, dostluk, kısaca hayat hakkında fotoğraflar sunuyor bize. Yeni bir yayınevi olan Dedalus Kitap’tan çok güzel bir kapakla çıktı.

        ROMAN

        10 yıldır beklenen roman Amerikalı sinema eleştirmeni Pauline Kael, Sean Connery ile Audrey Hepburn’ün oynadığı “Robin ve Marian”dan bahsederken, “zenginden çalıp fakire veren” soyguncu Robin Hood ile karısı Marian’ın yaşlılık yıllarını anlatan filmin gerçek bir kahramanlık hikâyesi olduğunu söylemişti. “Filmlerde kahramanlar hep gençtir, yaşlılarsa en iyi ihtimalle gençlere yol gösterirler. Tabii ayaklarına bağ olmadıklarında...” Kael’e göre birine “kahraman” dememiz için onun, yolda başına gelecek tehlikeleri, felaketleri kestirebilecek kadar çok şey görmüş, yaşamış olması gene de o yola çıkmayı göze alması gerekiyordu. Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro’nun 10 yıldır beklenen ve dünyayla aynı anda Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan yeni romanı “Gömülü Dev”i okurken bunu hatırladım. Ishiguro, bu kez çok eski zamanlara götürüyor bizi. Romalılar Britanya’yı çoktan terk etmiş, Britanyalılar ile Saksonlar arasındaki savaş yatışmış...

        Kahramanlarımız çok ihtiyar bir çift; Kral Arthur’un şövalyelerinden Axl ve “Prensesim” dediği sevgili karısı Beatrice... Hayatlarını tek başlarına sürdürmekte zorlandıkları ve artık korunup kollanmaya ihtiyaç duydukları için uzaktaki oğullarının yanına gitmeye karar veriyorlar. Bunun için ejderhaların, yamyam devlerin, büyünün, karanlık güçlerin diyarında uzun ve zorlu bir yolculuğu göze almaları gerekiyor. Axl ile Beatrice’nin yolda karşılaştığı olaylar ve kişilerin yanı sıra hatırladıklarını da hikâyesine dahil eden “Gömülü Dev”, savaşa, barışa, bireysel ve kolektif belleğe, unutuşa, yüzleşmeye, özgürlüğe, en çok da aşka dair bir “yol” romanı. Ishiguro etkileyici üslubuyla toplumların geçmiş acıları nasıl sağalttığını ve bireylerin hayatta onca acıya rağmen hangi içsel kuvvetle ayakta kalabildiklerini de anlatmayı ihmal etmiyor. Ve şöyle fısıldıyor: Hatırlamanın bir bedeli vardır, peki ya unutmanın?

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ