Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema Toronto’dan üç dünya prömiyerinin yorumları

        KEREM AKÇA /HABERTURK.COM

        keremakca@haberturk.com

        40. Toronto Uluslararası Festivali’nin ilk beş gününde dünya prömiyeri yapılan üç filmle ilgili görüşlerim… Sandra Bullock, George Clooney, Jeremy Irons, Tom Hiddleston, Elizabeth Moss gibi isimlerin katıldığı iddialı kırmızı halı geçişleri film kalitesine yansıdı mı?

        HIGH-RISE”: ‘OTOMATİK PORTAKAL’I TEK BİR BİNAYA SIKIŞTIRIYOR

        J.G. Ballard’ı “Çarpışma” (“Crash”, 1996) gibi bir uyarlama cambazlığı ile biliriz daha çok... Eşsiz Cronenberg başyapıtı; teknoloji-seks, demir-beden ilişkisinden keskin bir kapitalizm eleştirisi çıkartmıştır. Burada edebiyatçının onunla aynı zamanlarda yazdığı bir roman söz konusu. Jeremy Thomas’ın öncesinde Vincenzo Natali’yi düşündüğü projeye Ben Wheatley’i ataması bir dinamizm getirmiş.

        “High-Rise”, Tom Hiddleston’ın canlandırdığı komşularla ilişki kuran bir doktorun hikayesine giriyor. Ama onun etrafını da iletişimin kaybolduğu bir ‘yüksek katlı bina’ ile anlamlandırıyor. Bu oluşum, aslında distopik dünyada bulutlar arasında kalmış uzun binaları ve sınıf çatışmasını devreye sokuyor.

        İşin doğrusu grup seks sahnelerinden, seksin ve şiddetin arttığı bir fütüristik dünyaya giriyoruz. Açıkçası Ballard’ın 1975 tarihli romanı “Otomatik Portakal”ın (“A Clockwork Orange”, 1971) sinemaya getirdiği devrimci katkıyı yinelemiyor. Anthony Burgess etkisini belli ediyor. Bunun daha cinsellik odaklı versiyonuna dönüşüyor.

        60’lı 70’li yıllarda gördüğümüz hippilik, seks partileri akla geliyor. Böylece Wheatley de aslında “Büyülü Tarla”daki (“A Field in England”, 2013)) özgün saykodelik dünyanın ardından biraz daha farklı adımlar atıyor. Çok sevdiği mizahı fazla öne çıkarmadan performansların inadına boyutsuz ya da abartılı durmasıyla dikkat çekiyor. Bir sosyolojik yorum yapıyor.

        “High-Rise”, uzun bir binanın içinde aleme alışan, bilimkurgu sebebiyle bunu abartan modern insanın portresine açılıyor. “Otomatik Portakal” ile “Çarpışma” arasındaki çizgi, tutkuyu, şehveti arttırıyor. Tecavüz etme hissini kuvvetlendiriyor. Wheatley, “Ölüm Listesi” (“Kill List”, 2010) ve “Sightseers” (2011) ile yükseldiği kariyerinde ikinci en olgun filmine imza atıyor burada.

        Ambalajı iyi kurarken mesaj da vermeyi beceriyor. Kamerayı, kurguyu, oyuncuları kullanmak onun için bir gelenek olmuş. An itibarıyla “Büyülü Tarla” ile beraber Wheatley’nin en iyi filmiyle yüzleşiyoruz.

        FİLMİN NOTU: 7.2

        OUR BRAND IS CRISIS”: BOLİVYA ÜZERİNDEN SİYASİ TAŞLAMA

        Irkçı bir anlayışla üretildiğini hissettirse de, inatla liberal durmaya çalışan bir seçim filmi. Yeni Grant Heslov-George Clooney projesi “Our Brand is Crisis” (2015), Calamity Jane lakaplı kadın bir strateji uzmanının hikayesini anlatıyor. Ama mesele aday Castillo’nun Bolivya başkanlığı yarışındaki konumunu tuhaf politikalarla ve planlı organizasyonlarla düzeltmek.

        Doğrusunu söylemek gerekirse kadının ve ekibin mizahi tarafları da var. Ama filmin bakışı biraz fazla tek boyutlu ve Amerikan. Joaquim de Almeida’nın başkan tiplemesi Castillo’nun az gözükmesi projenin lehine. Aşırı makyaj sebebiyle gülünç durma potansiyeline sahip bu tipleme tam bir Oscar dönüşümünün mağduru. Karikatürize görünüm ise tehlikeli bir ayrımcılığı, emperyalist bakışı beraberinde getiriyor.

        Bullock’un sarışın hali, “Kör Nokta” (“The Blind Side”, 2009) stratejisini yinelemek için... David Gordon Green yönetmenlik işini yapıyor. Stüdyo filmlerinde “Üşütük Kafalar”dan (“Pineapple Express”, 2008) bu yana en düzgün işini çıkarıyor. Çok ileri gitmeden motaj sekanslarla iş bitiryor. Warner’ın ondan istediğini yapıyor.

        Peter Straughan’ın senaryosu temeldeki belgeselden bir kurmaca örgüsü çıkarabiliyor. Ama 108 dakikaya uzayarak eğlenceli ve öğretici filmin siyasi mesajlarının kontrolünü elinden kaçırıyor. Zamanla olayı da karakterleri de ciddiye almamaya başlıyoruz.

        Ama genel anlamda politik taşlama damarlı seçim filmi izletiyor. Amerikan insanının Güney Amerika’ya bakışına dokundurmalarıyla dikkat çekiyor. Bullock, rakibi Billy Bob Thornton ve De Almeida özellikle başarılı. Net bir Oscar projesi, gerçek hikayeden yola çıkıp 2005 tarihli belgeseli kurmacaya çevirmesiyle hedefini belli ediyor.

        FİLMİN NOTU: 5

        TRUTH”: TİYATRO KIVAMINDA GERÇEKLİK

        CBS’de senelerce yayın yapan 60 Dakika ekibinin 2006’da görevden alınmasıyla sonuçlanan bir olay... Senaryolarıyla bilinen James Vanderbilt ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturuyor. Açıkçası Redford-Blanchett ikilisini perdede buluşturma büyüsü dışında filmin sinemaya bir katkısı yok.

        Mary Mapes’in anı kitabından yapılan uyarlama plansız duruyor. Tiyatroya uygun bir iş, ağır tempoyla çekilmez hale geliyor. Üstelik 80 dakikalık malzeme, akıl almaz bir şekilde iki saate dayanıyor. Bush’un gizli bilgilerinin halka sızdırılması meselesi siyasi söylemleri incelenesi kılıyor. Ama bir süre sonra işin ucunun kaçtığı ‘newsroom drama’ bir anlamda oyuncuların şov yapmasına bel bağlıyor. Dan Rather’a can veren Redford ile Mary Mapes’i oynayan Blnachett’in yanı sıra Elizabeth Moss, Topher Grace gibileri de kadroya ekleniyor.

        Amaç ise Bush’un 2005’teki ikinci seçim döneminde kendisiyle ilgili çıkan gerçekleri gizlemesi… Tehdit ve güç, “Başkanın Adamları”nı (“Wag the Dog”, 1997) hatırlatan bir esere alan açıyor. Ama film donuk görüntü yönetimi ve işlevsiz kurgusuyla 2.35:1 sinemaskop formatını bile objektif tercihleriyle yanlış kullanıyor.

        Üst üste binen ‘döktüren oyuncu’ görüntüleri perdeyi esir alıyor. Tiyatro oyununu geçerli kılıyor. Blanchett biraz daha uğraşırken Redford kendi olmaya çalışınca da perdeye son senelerdeki bitikliğini yansıyor. Vanderbilt’in film çekmeyip adeta metni okutması, 10 sene önce yaşanmış bu çarpıcı gerçek olayın çekiciliğini yitirmesini sağlıyor.

        FİLMİN NOTU: 3.5

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ