'Şairin Romanı, sol hülyaları olan bir yazarın ütopyası'
Murathan Mungan'ın yeni romanı "Şairin Romanı", düşsel bir âlemde geçiyor ve bu dünyanın derin meselelerinden söz ediyor okura
GAZETE HABERTÜRK / GÜLENAY BÖREKÇİ
‘Şairin Romanı’ üzerine konuşmak için gittiğim Murathan Mungan’la sadece romanını değil, yazarlık macerasında geldiği yeri de konuştuk. “İnsanın yaptığının kıymetini bilmesi, tadını çıkarması gerekiyor” dedi. “Ama abartmaması, bunu sarhoşluğa dönüştürmemesi, evren karşısında haddini bilmesi de şart. Asıl düşman içindeki öteki çünkü. Kendini ona emanet edersen, onun hayatını yaşarsın. Bir edebiyatçı için rakip yoktur, gölgesi vardır. Evet, yazarlık narsisizmden beslenen bir iş. Kendini sevmeyi, kendine hayran olmayı, kendinle dolup taşmayı gerektiriyor. Fakat dengeyi sağlayamazsan kendine kendinden bir mezar inşa edersin. Eh, böyle mezarlıklar tıka basa dolu zaten, değil mi?” İşte Mungan’la konuştuklarımız...
“Şairin Romanı” dünyada bir ilk. Edebiyatın bildiğimiz en eski biçimi olan şiiri anlatmak için, en yeni biçimi olan romanı kullanmışsınız...
Şiir dilden eskidir, hatta bildiğimiz en eski ifade biçimidir. Kutsal kitapların şiirle yazıldığını düşünmek bile yeter. Dua, beddua, lanet, naat şiirle aynı kaynaktan beslenir. Dil öncesi diyebileceğimiz çok güçlü bir dildir. Öte yandan roman sanatı da büyük imkânlar, özgürlükler barındırır, “Şairin Romanı”nda hem roman sanatının çeşitli evrelerinden izler var, hem de modern türlerin izdüşümleri...
Fantastik romandan ne şekilde etkilendiniz?
Batı’nın fantastik romanlarında krallar, kraliçeler, cengâverler olur. Günün birinde yeniden imparatorluklara, krallıklara döneceğimiz ima edilir sanki. O romanlar gizli gizli hep bu hülyaları besler okurun zihninde. Benim kitabımsa, sol hülyaları ve sol değerleri olan bir yazarın ütopyası. Krallık, imparatorluk gibi kurum ve kavramları önemseyen, kutsayan bir toplum tasarlamadım. Tam aksi, tüm bunları silgiyle sildim adeta. “Şairin Romanı”nı, fantastik roman, ütopya gibi adlandırmak da güç. Bu coğrafyanın toprağını içmiş bir kalemle yazıyorum, Firdevsi’nin “Şehname”sini, Sadi’nin “Bostan”ını, Mevlânâ’yı, Konfüçyüs’ü okumuş birinin kitabı o.
Yol önemli bir metafor bu romanda...
Romanım yolculuk üzerine kurulu ama aynı zamanda benim de yolculuğum o.
“Yolun çözmediği hiçbir şey yoktur” deniyor. Yazarken başka seyahat rotaları çizdiniz mi kendinize?
İki kavşağım vardı, Doğu ve Batı. Japonya, Hindistan, İran şiiri, antik Yunan metinleri, tragedyası, günümüzün fantastik romanı; önümde bütün bunlardan oluşan dev bir hamur teknesi duruyordu, hepsinden yararlandım. Bir yandan da onları yeniden biçimlendirmeyi amaçladım. Sinema, psikoloji, müzik, hepsinden ilham aldım. Fakat sadece kurallar ve modellendirmelerle, akıl ve kurguyla yazmadım, sadece başıboş coşkuyla da yazmadım... Tüm yazarlık birikimimi, hayat maceramla birleştirdim, içgörümü, sezgilerimi kattım. Şaman yanımla teknisyen yanımı birleştirdim.
Bir kahramanınıza şöyle söyletiyorsunuz: “Çöken uygarlıklardan her zaman iki şey kalır geriye: Şiir ve çömlek.” Fakat bana öyle geliyor ki gitgide gözden düşmekte olan şiir bu kez uygarlığımızdan daha önce yok olup gidecek...
Hayatınızdan şiiri söküp attıysanız, ondan vaçgeçtiyseniz, arızalı zamanlarınızda yardım almak için başvurduğunuz bir yalancı ilaç haline gelir şiir. Acınızı kışkırtmak yahut yatıştırmak için şiire başvurursunuz, kalan zamanlarda unutmak üzere... Gündelik hayatta şiire duyduğunuz ihtiyacı da görmezden gelmiş olursunuz. Şairin romanı, sadece edebi bir türü değil, yaşamın şiirini de hatırlatmak istiyor okura. O kadar çok şeyi hıza kaptırdık ki... Bu hız, bu amaçsız yarış bizim hakikatle olan temasımızı ortadan kaldırdı. Bu kitabın, kâinatın nabzından kopmuş, tabiatla ilişkisini kesmiş, beton, çelik ve camdan örülü bir uygarlık içinde kendi fanusunu örmüş insanlara nefes alma sahası açtığını fark ediyorum. Bu benim büyük edebiyat ödüllerimden.
Bir roman, okurunun değişmesini sağlayabilir mi?
Sanat değişimi biriktirir, zamana yayar. İyi bir kitap yalnızca okuma hazzınızı beslemez, aynı zamanda sizde uyandırdığı duyguyu başkalarına aktarma arzusu verir size. Yaşamın döngüsü, mirası devretmek üzerine kuruludur.
Yazara ne olur bu arada?
Yazar mirası iyi devretmek istiyorsa, temiz kalmalıdır. Algınızın, ruhunuzun, içinizin, kelimelerinizin temiz kalması önemlidir. Başka yerlerde kirlettiğiniz kelimelerle edebiyat yapamazsınız. Sahici olmaz. Başkalarını kandırmak da, insanın kendini kandırma stratejisidir aslında.
'BU KADAR TÜRKÇE OLAN KOLAY İNGİLİZCE OLMUYOR'
Tuhaf bir denge dikkat çekiyor sizde. Hem artistik bir baskınlığınız, hem de derin bir terbiyeniz var. Örneğin yurtdışında tanınmayı plan, proje haline getirmediniz. Edebiyat söz konusu olduğunda terbiyeniz nerede başlar?
Bir Avrupa yayınevinin temsilcileri, beni lanse etmek için romanlarımı tercih edeceklerini, beğenseler bile yazdığım diğer türlerle ilgilenmediklerini söylediler. “Kendi ülkenizden bir yazara bunu söyleyebilir misiniz?” diye sordum. Periferide kalan ülkelerin yazarlarına biçilen rol ne yazık ki bu. Ama tabii sizin bu role aday olup olmamanız da önemli. Kitaplarım Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da yayınlansın derdiyle yazmıyorum. Edebiyatı niçin seçmişsem hâlâ aynı yolda ilerliyorum. Daha gençken, insanın hayalleri, arzuları, göz koyduğu şeylerin harareti onu daha telaşlı kılabiliyor. Eh, yüklerini indirmeyi de öğreniyorsun. Başından beri ben sadece edebiyatın sunduklarıyla ilgiliyim. Bunun için de ne övgü bekliyorum, ne de takdir... Görülmüş, anlaşılmış olmak hoşuma gidiyor, hepsi bu. Bir de tabii hep derim, bu kadar Türkçe olan kolay İngilizce olmuyor...