Çağan Irmak'a övgü
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
Yeşilçam melodramı çekme arzusundaki dizi yönetmenlerimizin bir tanesi daha sinema arşivimize ekleniyor. Raşit Çelikezer, ikinci filmi “Can” ile Çağan Irmak’ın başlattığı ekolün yepyeni temsilcisi olarak karşımıza çıkıyor. Bu doğrultuda sinemaskop oranında bir prodüksiyon kalitesi sunup, zaman zaman Amerikan bağımsız sinemasının uzun plan odaklı karakter dramalarının görsel dünyasını akla getirse de bunları tamamına erdirememiş. Bu da filmin Yeşilçam güzellemesinde sadece Serdar Orçin ve Selen Uçer’in başarılı performanslarıyla yön değiştirme hamlesi yapmasına yol açıyor.
İlk uzun metrajı “Gökten 3 Elma Düştü”den (2008) ziyade dizileriyle tanınan bir ismin imzasını taşıyor “Can” (2011). Bu durum karşılığında da Çağan Irmak ekolünden, ‘prodüksiyon kalitesi’ ile yükselen yeni nesil Yeşilçam melodramı konseptinin 2011 ayağına dönüşmekte zorlanmıyor. Köyden şehre gelen bir çiftin ‘çocuğumuz olacak mı olmayacak mı?’ sorusunun ışığında yükselen kalkınma ve birbirine tutunma mücadelesine, sömürücü detaylar ve karton yan karakterlerle kavrama çabasına düşüyor.
Yeşilçam melodramlarında değişim için yola çıkmış
Görüntü yönetmeninden gelen 2.35:1 sinemaskop format gücü ile müzik ezgilerindeki ağlatıcı-yapay ton filmin en büyük kozu. Bu sayede de ‘dengeli melodram’ gücüyle bir sinematografik etki yarattığı anlara açılabildiği görülebiliyor. Hatta zaman zaman Raşit Çelikezer’in oyuncu yönetimi odaklı bakış açısından beslenerek Amerikan bağımsız sinemasında deneyimlediğimiz “Parktaki Kız” (“The Girl in the Park”, 2007), “Kesişen Yollar” (“Reservation Road”, 2007) gibi melodram aşılı modern karakter dramalarını akla getiriyor. Ancak bunlar nihayetine ulaşmaya çalıştığında ‘Yeşilçam’ düşüncesi perdeyi etkisi altına alıyor.
Elbette film Yeşilçam güzellemesinin hala gerçek olduğunu düşünen kitle için son derece doyurucu. Zira burada Selen Uçer ile Serdar Orçin dopdolu performanslar çizse de yönetmenin arzusuyla ‘çocuğumuz olmuyor. Evlat edinelim. Onu da Kadıköy’de bir yere bırakalım’ gibi duygu sömürüsüne yatkın cümlelere bel bağlayan dramatik yapı adeta yalnızları oynamış. Ali Özel’in sinematografisi de bu bütüne sadece ‘prodüksiyon kalitesi’ ve ‘renk çözünürlüğü oranı’ katkısı vermiş.
Koro kıvamında diyaloglar ve hikaye omurgasını umursamayan yan karakterler
Zira film, bir yerden sonra bir bebek, bir erkek çocuk ve bir kız çocuktan oluşan etki yaratma skalası yan karakterlerin seti istila edercesine içeri girmesine ve zaman kurgusunun sanki yokmuşçasına abandone edilmesiyle fazlasıyla yara alıyor. Bir anda ayrılan çiftler, içki şişelerini yere vuran kadınlar, peruğunu yapıştıramayan yan karakterler ve daha nicesine ‘koro’ kıvamında diyaloglar da eşlik ediyor.
Çelikezer belli ki Irmak gibi Yeşilçam hayranı bir yönetmen ve 2000’lerde bu duruma yaklaşımı bir sınıfsal analiz ivmesiyle perdeye aktarmak istemiş. Bu doğrultuda da oyunculara, müziğe, prodüksiyon kalitesine ve tek boyutlu karakterlerin saniyelik etkisine bırakmış kendini. Bu da “Can”ı birbiriyle ‘şiir’ kıtalarıyla konuşan karakterlere ve buna tutunamayan dramatik yapıya hapsediyor.
Aynı zamanda Çelikezer’in el kamerası kullanma beceriksizliği ve kurgunun buna engel olamaması da filmin hanesine eksi puan olarak yazılmış. İlk başta çıktığı yolu tamamlarken büyük yara almasını sağlamış. Karakterlerin yoldan geçerken karşılarına senaryo yazılmadan çıkan başka karakterlerle yürüyen olay örgüsünün, bir yerden sonra nasıl bu kadar plansız olduğuna ise inanabilmek mümkün değil. Zira artık senaryo düşüncesi değişti ve Yeşilçam’ın bu nostaljik yapısı bir hayli eskidi.
“Çınar Ağacı”nın üzerinde olması yeterli değil
“Can” da daha ‘çocuk’lu isminden başlayarak bu duyguyu harekete geçirme peşinde. Böylelikle çocuklar-anneler, çocuklar-babalar, evlilik arifesinde kızlar-babalar gibi çatışmalar üzerinden senaryosuz ve karaktersiz bir yapıyı inşa ediyor. Eserin tek gücü olan prodüksiyon kalitesi ise, son yıllarda sektörel genişlemeyle “Avanak Kuzenler” (2008) ve “Adını Sen Koy” (2009) gibi yapıtlarda da karşımıza çıktığından çok fazla ‘değer’ arz eder hale gelemiyor.
Çelikezer sinemadan ziyade küçük ekranda derdini anlatması gereken belki de 2000’lerde ortaya çıkan 20. yerli yönetmen olabilir. Ancak ona bu yolun gösterilmesi için de seyircinin Yeşilçam algısından vazgeçmesi lazım. Sözü geçen eserin geçen yıl izlediğimiz “Çınar Ağacı”nın (2011) üzerinde bir kalitede olması ise maalesef yeterli değil.
FİLMİN NOTU: 4
Künye:
Can
Yönetmen: Raşit Çelikezer
Oyuncular: Selen Uçer, Serdar Orçin, Yusuf Berkan Demirbağ, Erkan Avcı, Zeynep Yalçın, Cengiz Bozkurt
Süre: 106 dk.
Yapım yılı: 2011
KİTLESİNİ DOYURABİLİR AMA...
Guy Ritchie filmleriyle çıkış yapsa da soluğu ‘dövüş’ merkezli filmlerde alan Jason Statham’ın ismine yüklenen eserlerden olan “Koruyucu”, bu özelliğiyle kitlesini doyuracaktır. Ancak yüksek tempo algısının, aksiyon düşüncesinin, kurgunun ve yan oyuncuların birazcık ‘B sınıf’ kokması, Statham kimliğini kaldıramayacak bir duygusallıkla da sarılınca, yapay ve inandırıcılık yoksunu bir tür ürünü ile yüzleşiyoruz. Zira stüdyolardan kısa sürede uzaklaşan Boaz Yakin, belli ki burada farklı ülkelerden gelen ‘toplama ekip’i bir araya getirmekte başarılı olamamış.
Formül basit, eski model bir ajan, bir karateci veya bir dövüşçü günümüzde akıl almaz bir entrikanın içine girer. Kalbiyle veya kuvvetiyle bir grup kötü adamı alt etmeye çalışır. Bunun sonucunda fazlaca ‘ölüm’ ve ‘cinayet’ etrafı sarar. Biz ise hızlı tempo ve koreografi tutarlılığından ziyade karton oyuncu kimliğinin peşine takılan bir dövüş filmi izleriz.
Statham’ın kabullenilen imajını farklı bir yola sokmak istiyor
Jason Statham da işte 80’lerde ve 90’ların ikinci yarısında parlayan Chuck Norris, Jean-Claude Van Damme, Steven Seagal gibi böylesi amaçlı oyuncuların yolunu izleyen bir isim. Onun şimdilerde Mark Dacascos, Cyril Raffaelli, Tony Jaa gibileriyle yan yana anılması şaşırtıcı olmaz. Kendisinin niye, nasıl ve hangi sebeplerle buraya geldiği ise ayrı bir tartışma konusu. Ancak burada bizim esas meselemiz Boaz Yakin imzalı “Koruyucu”nun (“Safe”, 2012) bu çerçeveden nasıl gözüktüğünü ele almak...
Oyuncunun eski ajan karakterinin yaşadıkları ile Çinli bir kızın belleğine yerleştirilen bilgileri iki ayrı hikaye olarak kurgulayan yönetmen, bu hattan bir dövüş filmi iskeleti inşa etmiş. Bolca adam tokatlama veya pataklamaya araba takip sahneleri ve yüksek tempo katkı yapmış. Özellikle ilk bölümde açılış sekansı sonrası flashback ile ikilinin bir sene öncesinin anlatıldığı kısım, filmin ‘sinema’ kıstaslarının içinde en azından bir yol izlediğini gösteriyor.
Kurgucunun ve yönetmenin kapasitesi yetmemiş
Ancak gelin görün ki “Koruyucu”, bu paralel kurguyu kaldırabilecek profesyonel bir ekibe sahip değil. Bu da ABD piyasasında B filmine dönüşen popüler Fransız filmlerinden kopma kurgucu Frédéric Thoraval’ın kapasitesini herhangi bir seviyeye taşıyamamış. Yakin’in yakın ölçekli objektifler üzerine kurulu “Unutulmaz Titanlar” (“Remember the Titans”, 2000) ve “Sevimli Dadı” (“Uptown Girls, 2003) gibi Amerikan futbolu ve şehir kızlığıyla ilgili filmlerinden bildiğimiz ‘tam olmamış’ duruşu burada da baş göstermiş.
Zira yönetmeni ya fazla dramı ya fazla dışa dönük oyunculuğu ya da fazla görselliği işin içine dahil edip bir türlü hikayesine uygun tonlamayı yakalayamamasıyla biliriz. Yakin’in Hollywood’da bir yere gelemeyip şimdilerde Avrupa ortaklığı ağırlıklı bir projede çalışması bunun bir sonucu. Burada da niye sinemaskop oranında çekildiğini anlamadığımız, belki saf dövüşle veya ‘Tetikçi’ (‘Crank’) serisindeki gibi ‘sırfen aksiyon’ ile daha cüretkar olabilecek bir formül ihtiyacı olan bütünü bulamamış. Böylece Tim Burton ile de çalışmış Alman görüntü yönetmeni Stefan Cazpsky’nin renklerin üç boyutlu ihtişamına odaklanan 2.35:1 formatlı çabası boşa gitmiş.
Bunalımlı adam yaratmak için başka oyuncu gerekmez mi?
Statham’ın ‘sözde’ efsanevi Luke Wright karakterinin, ‘kurtaracağı’ çocuk ile içine girdiği duygusal bağ ise hiç ama hiç gerçekçi hale getirememiş. Aksine böylesi sahne kimliklerinde olduğu gibi yapaylık ve göstermelik kitle simsarlığı devreye girmiş. Özellikle Statham’a harcanan parayla yan karakterlerin boşverilmesi de bu inandırıcılık sıkıntısına destek olmuş adeta. Hatta bu durumu Yakin’in senaristliğine kadar götürebiliriz.
Böylece her sene bir filme malzeme edilen ve video raflarını dolduran oyuncu, “Ölümcül Takip”ten (“Blitz”, 2011) sonra bir tane daha ‘bunalımlı anti-kahramanın iyileşme sorunları’ temsili sunmuş. Ama burada esas tartışılması gereken, bu çabanın o kimliğe ne kadar uyumlu olup olmadığı meselesi... Zira 1.85:1’de dövüş koreografileriyle B sınıf kurguyu arka plana iten bir yapıt da durabilirdi karşımızda. Ancak ‘bir şeyler yapmak, çıtayı yükseltmek isterken ekibin potansiyelini zorlamak’ dedikleri “Koruyucu”nun ana omurgasına tesir etmiş maalesef.
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
Koruyucu (Safe)
Yönetmen: Boaz Yakin
Oyuncular: Jason Statham, Catherine Chan, Robert John Burke, Chris Sarandon
Süre: 94 dk.
Yapım yılı: 2012
‘KADIN KOKUSU’ GELİYOR MU?
Sinemada dostluk hikayelerinin ‘zıt kutuplar’ arasında kurulmasıyla oluşan elektrik, eğer doğru düzenlenirse ‘kalp çarpıntısı’ yaratabilecek bir yetkinliğe kavuşturulabilir. “Can Dostum” da tarihteki çoğu örnek gibi bu durumun üzerine çekinmeden gidip biri felçli, diğeri suçlu iki karakterin zaaflarından yararlanırken, arkasına Roma İmparatorluğu döneminden kalma bir siyah-beyaz ayrımını ekliyor. “Scarecrow”, “Mary ve Max”, “Yağmur Adam” gibi kalıcı dostluk hikayelerinin yaratıcılarının utanacağı bayat bir melodram karşımızdaki.
Belki de John Steinbeck’in Büyük Bunalım dönemini merkezine alan ‘Fareler ve İnsanlar’ (‘Of Mice and Men’) kaynağından büyüyen bir formül. Birbirine zıt iki karakteri bir araya getiren dostluk hikayeleri, acısıyla tatlısıyla fazlaca karşımıza çıkmıştır. Ancak bunların neredeyse tamamı da anlık ‘kalp çarpıntısı’ bırakıp devamında kalıcı olmamıştır.
Bayat bir dostluk melodramı
“Kadın Kokusu” (“Scent of a Woman”, 1992), “Can Dostum” (“Good Will Hunting”, 1997) gibi etiketleşse de altı doldurulmayan insanlık mesajları, tek boyutlu karakterler ve kalp atışlarını arttırma hedefli olay örgüsüyle bir anda unutulup giden eserler vardır. Chris O’Donnell’ı veya Ben Affleck-Matt Damon senarist ikilisini bir daha sinema sahnesinde gören var mıdır? Orası meçhul.
“Can Dostum” (“Intouchables”, 2011) daha önce Gérard Depardieu’lü bu formül türevi bir filmle karşımıza çıkan Olivier Nakache-Eric Toledano ikilisinin imzasını taşıyor. ‘Başı sonu var’ dışında bir sinemasal tespitte bulunulamayacak eser için bayat bir ‘dostluk melodramı’ yorumu yapılabilir. Bu da François Cluzet-Omar Sy çiftinden yükselen sınıfsal ayrım meselesini hiç de doğru bir politik zemine veya ideolojik görüşe yerleştiremiyor.
Çiğ ırkçılık, milattan öncesinde yaşayabilecek karakterler ve bildik numaralar
Irkçılığı çiğ kelimelerle yapan, sürekli aşağılamayla da neredeyse David W. Griffith’in “Bir Ulusun Doğuşu”ndaki (“Birth of a Nation”, 1915) kadar eski model cümlelerle simgeleyen bir eser duruyor karşımızda. Elbette sözlü esprilerin bir iki gülümseme dışında etki bırakmadığı, dramatik yapının ise ‘ayrılık’ ve ‘birbirine bağlanma’ gibi iki kilit numarayı kalıbına uygun bir ‘nokta atışı’na dönüştürdüğü yapıt, kısa sürede unutulacak gibi.
Zira fazlasıyla Hollywood’daki örneklerinin kopyası kokan, montaj sekans gibi kurgu hızlandırma tekniklerini dahi lehine çeviremeyen bir duruşa sahip. Driss adlı siyahi karakter deseniz, eskimeyen aynı elbiseyle dolaşmasının yanında son derece yapay bir geçmişe de sahip. Cluzet’nin Philippe’i de ondan farklı değil. Yakalandığı hastalığın ‘konformizm’ depolayan sınıfsal yalnızlığını aktarmanın peşinde bile koşmayan bir karakter tanımının mağduru olmuş kendisi. Her ikisi için milattan öncesinde yaşamış gibi duran siyah ve beyaz tipler demek daha doğru olacaktır. Tabii Philippe’in felçli olmasıyla beraber yüklendiği ‘ötekilik’ süzgeciyle Driss ile birlikte oluşturdukları temsillerin, her iki tanım için de iç açıcı olmadığı söylenebilir.
Kısa sürede unutulup gidecektir
Yaşanmış bir hikayeye uzansa da bunun tarihine dair herhangi bir kanıt sunmayan filmin asla “Scarecrow” (1973), “Kadın Kokusu” (“Profumo di donna”, 1974), “Yağmur Adam” (“Rain Man”, 1988), “Leon” (1994), “Mary ve Max” (“Mary and Max”, 2009) gibi mesafeli dostluk hikayelerine tutunma çabası da olmamış. Onların ‘farklı türün içine girerek sömürüye kayan risk’ten arınma kurnazlığını ise hiç ama hiç göremiyoruz.
Aksine karton bir klasik müzik numarasıyla etki altına alıp ‘temel’lerini sağlam atan ve akla gelince de ‘mucize gerçekleşti’, ‘vay be nasıl bağlandılar!’ gibi günlük tepkiler uyandırma peşinde koşan bir yapıt karşımızdaki. Yönetmenlik deseniz ne popüler Amerikan sinemasının yetkinliğini, ne Fransız sanat sinemasının durağanlığını yakalayabiliyor. İki arada bir derede kalış da her şeyin sonunu hazırlıyor. Yarı teatral bir yapının tanımını yapıyor.
“Can Dostum”, Fransa’da 100 milyon avroyu bulan gişe başarısının yanında Al Pacino’lu 1974 tarihli Dino Risi filminin yeniden çevrimi “Kadın Kokusu” gibi kalıcı olmayan bir yapım olarak anılacak. O zamanlar abartılan filmin yönetmeni Martin Brest’i şimdilerde hatırlayan var mı? Biz en son “Gigli” ile Altın Ahududu alırken görmüştük.
FİLMİN NOTU: 3
Künye:
Can Dostum (Intouchables / The Intouchables)
Yönetmen: Olivier Nakache, Eric Toledano
Oyuncular: François Cluzet, Omar Sy, Audrey Fleurot, Anne Le Ny, Clotilde Mollet
Süre: 112 dk.
Yapım yılı: 2011
‘ERKEK’ ELİ DEĞMİŞ KADINLIK MESELELERİ
Bir suç işine giren Stephanie Plum’ın erkekleri elinde oynatması ve kendi ayakları üzerinde durmasına odaklanan, sektörde üretimine alıştığımız kadın filmlerinin bir yenisi. Ancak “Aşk ve Para” ilginçtir Katherine Heigl’ın sempatisi ve birkaç frikiği ile idare den, erkek oyuncuları amatör ve yakışıklı olmayan kişilerden seçmiş bir eser. Buna senaryonun olay örgüsü kurma zayıflığı da eklenince, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu deyiminin anlamını karşılayan bir filmle yüzleşiyoruz.
Formül olarak bakınca romantik-kara-komedi olarak anılabilecek eser, bir kadının ‘suçlu’luk ile ayakları üzerinde durma serüvenine odaklanıyor. Ancak ilginçtir her şeyi erkek yardımıyla yapabilen bir feminen figürle yüzleşiyoruz burada. Janet Evanovich’in kitabının kahramanı Stephanie Plum, öyle bir kadın. Bunun izinde de yapay bir Heigl portresinin arkasına sığınıyor.
Acemi bir yönetmen
Son 10 senede çıkış yapan ve ‘ayakları üzerinde durma’ yetisiyle diğer ‘kadın’ ikonlardan farklı bir noktaya konuşlanan oyuncu burada ‘Sex and the City’ciliğe soyunmuş. Bu durum ‘kadın filmi’ (chick-flick) sevenleri tatmin edecek bir duruşla onun arayışını perdeye taşıyor. Ancak “Son Şarkı” (“The Last Song”, 2010) ile daha önce TV dizilerinde bile sıkıntı yaşayacağını söylediğim yönetmen Julie Anne Robinson, burada da fazlaca tökezlemiş.
Ne tempo yapmak, ne mizah yaratmak, ne hikaye anlatmak dediğimiz şeyleri becerebilmesi, parayla tutulan yetenekli kurgucu ve görüntü yönetmeninin de işini bozmuş. Sadece birkaç sahnede uyumsuzluğa yol açan uyum kesmelerinin onun tutarlı acemiliğini yıktığını da rahatlıkla iddia edebiliriz. Ancak daha ziyade adeta tuvalete gidip gelince salondaki masanın üzerinde yazılmış bulunan senaryonun içinde dolaşmak lazım deriz.
Kadın filmine çekici erkek oyuncular gerekmez mi?
Zira filmin Jason O’Mara ve Daniel Sunjata gibi kadın kitleyi doyurması gereken erkek oyuncu tercihleri de amatör, çirkin ve yeteneksiz isimlerden seçilmiş. Heigl, birkaç banyo sahnesinde garip ve şapşal espriyle teşhir malzemesine de dönüşmüş. Kadın yönetmen, kadın hikayesi ve kadın romancıdan böylesi mi çıkmalıydı? Her şeyin o kadar yapay ve baştan sağma olduğu bir evrende başkası beklenemez elbette.
Sadece Heigl’ın biraz samimiyetiyle idare edebilen “Aşk ve Para” (“One for the Money”, 2011) da bu mantık boşluklarına bel bağlayan dramatik yapının malzemesine dönüşmediği yerlerde kendini gösterebiliyor. Gerisi ise allaha emanet!
FİLMİN NOTU: 2.8
Künye:
Aşk ve Para (One for the Money)
Yönetmen: Julie Anne Robinson
Oyuncular: Katherine Heigl, Jason O’Mara, Daniel Sunjata, John Leguizamo, Sherri Shepherd, Debbie Reynolds
Süre: 91 dk.
Yapım yılı: 2011
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Açlık Oyunları (The Hunger Games): 4
Amerikan Pastası: Buluşma (American Reunion): 6
Aşk Yemini (The Vow): 5.8
Aşkın Renkleri (La Délicatesse): 5
Ateşin Düştüğü Yer: 4.4
Battleship: 3.5
Bir Ses Böler Geceyi: 3.5
Çapraz Ateş (Haywire): 6
Çifte Soygun (Flypaper): 2.9
Dehşet Kapanı (The Cabin in the Woods): 4.8
Doğaüstü (Chronicle): 4.3
Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir: 6.8
El Yazısı: 3.4
Elveda İlk Aşk (Un Amour de Jeunesse / Goodbye First Love): 6.9
Fetih 1453: 6
Film: 3.9
Gizemli Adaya Yolculuk (Journey 2: The Mysterious Island): 2.9
Gri Kurt (The Grey): 4.3
J. Edgar: 6
John Carter: İki Dünya Arasında (John Carter): 6.5
Kaos: Örümcek Ağı: 1.1
Karanlıklar Ülkesi: Uyanış (Underworld: Awakening): 5.4
Korsanlar! (Pirates! Band of Misfits): 6
Kuzgun (The Raven): 6
Mar: 6
Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili (The Best Exotic Marigold Hotel): 4
Mevsim Çiçek Açtı: 1.4
Öbür Dünyadan (The Awakening): 3.2
Ölüm Yolculuğu (Apollo 18): 5.5
Ölümün Sesi (Babycall): 2.7
Paris’te Çılgın Canavar (Un Monstre a Paris): 6.7
Patlak Sokaklar: Gerzomat: 6.5
Pazarları Hiç Sevmem: 4
Sen Kimsin?: 4.6
Senden Bana Kalan (The Descendants): 5
Seninki Kaç Para: 1.7
Sığınak (Take Shelter): 6.4
Siyahlı Kadın (The Woman in Black): 3.5
Son Vurgun (Contraband): 3.1
SüperTürk: 4
Şahane Misafir (Magnifica Presenza): 6.1
Şansa Bak (50/50): 5.7
Titanların Öfkesi (Wrath of the Titans): 5
Yenilmezler (The Avengers): 5.8
Yeraltı: 4.9
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.
keremakca@haberturk.com