“Bitlis’te beş minare…” Ezginin Günlüğü söylüyor; ‘beri gel oğlan beri gel…’ Sessizliğe yatıp, uykuya dalmış Nemrut Dağı ve memleketim coğrafyasının en büyük üçüncü yücesi olan Süphan Dağı yamacından akıyorum, yeni hikâyelerin peşine! (İç ses: Ağıtları ve ezgileri, yerinde tecrübelemedikçe, algılamıyor şu haybin kent kafası.)
O vakit, ‘yine neyin kafasındasın ve peşindesin!?’ diyenlere gelsin: Stoacı olup, Diyojen gibi fıçıda yaşabilmek hayalimden nasiple, bugün biraz uzaklardayım, uzak dediysem-paralel evrenlerimin birindeyim diyelim. Hani şu ezgilere konu, mevzulara fon olan ama bir ihtimal gidilip de kadraja düşülmemiş, beş minaresinin de yerinde yeller estiği ve belki de beş minaresinin de bir anneye (sadece bir) ağıt olduğu Osmanlıca Bidlis veya Bedlis, Ermenice Baghaghesh veya Baghesh, kısaca; Türkiye’nin doğusunda, güneyden Siirt, batıdan Muş, kuzeyden Ağrı ve doğudan Van Gölü’nün çevrelediği, şahsına münhasır Bitlis’teyim efendim. Mevzuları karıştırmadan, amacımızı da taşırmadan iki lafın belini kırıp, ömür sayacına renk eklemeye devam diyerek, hazırsanız başlıyoruz!

 

 

 

 

TÜTÜN, BAL, KEBAP, CEVİZ…
Bitlis deyince aklınıza neler üşüşüyor bilmiyorum ama Rus işgalinden nasibini almış nice kentlerimizden biri olan Bitlis’le benim hemhalliğim buraları dikize yatmadan önce sadece tütünü, balı, büryan kebabı, Adilcevaz Cevizi ve Bitlis’te beş minare türküsünden ibaretti. Tarihin biraz esrarengiz, biraz da kasvetli gri tonu, burada kıvamında bir fotoğrafa dönüşmüş gibi. Kabul; yapılaşma ve dönüşümü tam yapılamamış fakir bir görüntü çiziyor Bitlis kenti ama sokakların içlerinden evlerine daldığınızda, bu yokluğun tıpkı diğer birçok ilde olduğu gibi siyasi politikalardan / jargondan kaynaklandığını anlayabiliriz. Biz değil miyiz, tatillerde başka ülkelere ya da Ege / Akdeniz kıyılarına hayran olup, ezberi bozmadan her kaçışta oralara rota çizen; ‘doğu’dadır, uzaktır, aman dikkat’ diye cümlelere es veren!

Biraz beylik olacak ama yakışır; Bitlis ve daha öncesinde izini sürdüğüm Doğu Anadolu’nun ve Güneydoğu Anadolu’nun tüm sokakları/yaşayanları; biz, tükettikçe daha da modernleştiğini sanan ceninlerden, daha bir candan ve her şeye rağmen daha bir buyurgan… Bu sokakların bilmediğim ev kapılarından içeri daldırınca cemali, kırk yıllık dostun, hasretlik kelamına nail oluyorum. Tabii büyük sandığınız ama aslında kıyı olan okyanusunuzdan biraz olsun sıyrılmayı göze alabiliyorsanız! Nasıl tariflenir ki şimdi bulunduğum küçük köy İstanbul’umdan bu cümleye düşen algı hallerim. Neyse, kaldığımız yerden devam!

 

BERİ GEL OĞLAN BERİ GEL…
Bitlis’in meşhur sokaklarına dalmadan önce, şu beş minare mevzusunu çözelim istiyorum; bu minvalde de sözü Bitlis Eren Üniversitesi Öğretim Görevlisi, araştırmacı - yazar Mehmet Törehan Serdar’a bırakıyorum: “Bitlis'te beş minare ile ilgili anlatılan hikaye tamamen hayal ürünü ve uydurmadır. Bitlis işgal edilip, kurtulduğunda Bitlis'te beş minare bulunmuyordu. Minare sayısı 4 taneydi. Cami çok, ancak minareli cami 4 taneymiş. Türküye konu olan beşinci minare, 1924’te, Bitlis Valisi General Kazım Dirik tarafından yapılmıştır. Bitlis'te beş minare türküsü, 1970’te, TRT İstanbul Radyosu’nda çalışan Bitlisli Fatih Gündoğdu tarafından bestelenmiş, ‘Beri gel oğlan beri gel’ nakarat kısmı da bizzat bu şahıs tarafından eklenmiştir. Bu türkü manilerden derlenmiştir. Herhangi bir olaya dayanmamaktadır. Ve türküye konu olan minareler de şöyledir: 1150 tarihinde, Selçuklular tarafından yapılan Ulu Camii ve minaresi; 1529’da Bitlis Şerefhan Beyliği tarafından yapılan Şerefiye Camii ve minaresi; Bilinmeyen bir tarihte Abbasiler’den Evhadullah Sultan'ın kızı Huma Hatun tarafından yaptırılan Hatuniye Camii Minaresi; 1520-30 yılları arasında, Şerefhanlar tarafından yaptırılan Meydan Camii ve minaresi; son olara da tarihi bilinmeyen ama Osmanlı döneminde yapılmış Gök Meydan Camii. Bu camiye 1924’te, Bitlis Valisi olan, İstiklâl Harbi Komutanları’ndan Kazım Dirik tarafından bir minare eklenmiştir…”


TATVAN, AHLAT, HİZAN, KOTUM
Bitlis’te beş minare mevzusunu biraz olsun hatmettiğimize göre gelelim, bu dar, iç içe geçmiş sokaklara ve kaldırımlara tabure döşeyip, havanın sıcaklığının tavan yaptığı Bitlis’in tarihten günümüze düşen selametine. Diyarbakır rotasından Bitlis’e yol aldığımızda, virajlı ama yeşillikli yollar karşılıyor bizi… Gece karanlığında maceraya düşen virajlı yol, yeşilliklerin kokusuyla kendini tatlı bir aleme bırakıyor. Bitlis’in ilçesi olmasına rağmen, daha büyük bir alana yayılan ve aynı zamanda daha fazla beton binayla çevrelenmiş Tatvan’dan yola düşerseniz de dümdüz, açık bir istikamettir sizi kucaklayan. Kimler yok ki Bitlis’i Bitlis yapan efsunda; Kürtler, Türkmenler, Ermeniler… Bitlis tarihini değişik zaman dönemlerinden başlatan tarihçilerin aksine, benim için vakti zamanında, mimetik arzu olan Bitlis, tam da bugün, şimdi başlıyor nefeslendirmeye. Tarihi, Neolotik Çağ dediğimiz Yenitaş dönemine uzanan Bitlis ve yöresinin yazılı tarih öncesi oldukça karanlık. Bunun en önemli sebeplerinden biri de yüzeydeki buluntularının az olması ve bugüne kadar gerçekçi bir arkeolojik çalışma yapılamaması. Bitlis ili sınırları içerisinde yer alan Süphan ve Nemrut Dağları’ndaki obsidyen / doğal cam yatakları, doğrudan olmasa bile dolaylı olarak bu yöre tarihinin Neolotik dönemine kadar çıktığını göstermekteymiş. Yapılan araştırmalar sonucunda; obsidyen yataklarından elde edilen doğal camın yontucu, kesici, kazıyıcı olarak çevredeki yerleşim yerlerinde kullanıldığı anlaşılmaktaymış. Bitlis, 16. yüzyılda çevresindeki Tatvan, Ahlat, Muş, Bulanık ve Hınıs nahiyeleri kendisine bağlı olan bir Osmanlı vilayetiyken, daha sonraları Muş Sancağı’na bağlı bir kaza olarak 19. yüzyılın ortalarına kadar gelmiş. Birçok tarihi süreçten sonra Bitlis, 1936 tarihinde yürürlüğe giren kanunla, Mutki, Ahlat, Hizan ve Kotum ilçelerinden müteşekkil Bitlis Vilayeti kurulmuş. Bu kanundan kısa bir süre sonra ilçe merkezi Kotum’dan Tatvan’a nakledilmiş. Ahlat’a bağlı bir bucak merkezi olan Adilcevaz ilçe haline getirilmiş ve 1953’te son idari şeklini almış iken, 1987’de Güroymak Bucağı’nın da ilçe haline gelmesiyle il, bugünkü idari yapısını almış.


BÜYÜK İSKENDER’İN BİDLİS’İNDEN BUGÜNÜN BİTLİS’İNE
Bitlis’in adı ise Büyük İskender’e dayanıyor… Bu bölgeleri zapt eden İskender, Bitlis Kalesi’nin doğusundaki kaynaklardan içince, hemen orada sakin bir uykuya dalar. Bu kaynağın suyundan yedi gün boyunca içer ve hiçbir hastalığının kalmadığını görünce hizmetçisi Bidlis’i yanına çağırır. Buraya yıkılamaz, güçlü bir kale yapmasını ister. Öyle ki İskender, ‘bu kaleyi, ben bile kuşatsam, almakta zorluk çekeyim’ der. Bidlis, tüm ünlü yapı ustalarını ve fizikçileri, kalenin yapım işleriyle görevlendirir ve kalenin yapım işi bittikten sonra kaleye taşınır. Seferden dönen İskender, kaleyi kuşatır. Fakat bir türlü kaleyi alamaz, kısaca Bidlis’in karşısında çaresiz düşer. Savaş, 40 gün sürer. 41. gün kalenin kayalıklarındaki bir mağaradan eşek arıları, bir bulut gibi dışarı çıkarlar. Her bir arı, neredeyse bir serçe kadardır. Askerler ve hayvanlar, arılardan kaçmaya başlarlar. İskender ve tayfası, Muş ovasına doğru geri çekilir. Bidlis de hemen kaleden ayrılarak, içinde mücevher olan bir kutu, kalenin anahtarı ve diğer armağanlarla İskender’e gider ve tüm bunları kendisine sunar. İskender; ‘Neden bunca askerimi öldürdün?’ der. Bidlis; ‘Efendim, alınması güç bir kale inşa etmemi siz buyurdunuz. Ben de emriniz üzere yaptırdım’ der. İskender, Bidlis’i kalenin valiliğine atar. Bu nedenle kale, Bidlis adını alır. Aynı zamanda, İskender’in emri ile yaptığı için Fransızlar’ın tarih kitaplarında, burası İskender’in payı tahtı olarak adlandırılıyor.

 

 

KENTİN KADRAJLIK MEŞHURLARI
Bitlis’in meşhurları arasından mor kaplı defterime düşenlerse şöyle: Şehir merkezinde, sert bir kaya bloğu üzerinde oturtulmuş, zamanın etkilerine yenik düşerek toprak içine gömülü kalmış bir yapı olsa da, M.Ö. 330 yılına kadar uzanan bir tarihte, içersinde saray, han, evler, cami, çarşı ve bedesten gibi yapılara ev sahipliği yapan Bitlis Kalesi; Urartu, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait arkeolojik ve etnografik tarihi eserlerin sergilendiği Ahlat Müzesi; Selçuklular döneminde, 1216’da yaptırılmış İhlasiye Medresesi; Anadolu’nun en büyük kervansaraylarından biri olan, 1571-72 yıllarında, Van Beylerbeyi Hüsrev Paşa tarafından yaptırılmış, ‘hac ve ipek yolları’ kesişme noktasında yer alan El Aman Kervansarayı; tüm İslam dünyasının en büyük mezarlığı olan El Ahlat Selçuklu Mezarlığı; dünyaca ünlü Virginia tütününe denk kalite olan Bitlis tütünü; Türkiye’de en çok bal üreten iller arasında olması sebebiyle Bitlis balı; Anadolu’nun bazı yerlerinde yapılan tandır kebabından çok farklı bir şekilde yapılan (büryan için ‘hevur’ denilen erkek keçi eti tercih ediliyormuş, bulunmadığı takdirde de erkek koyun eti kullanılıyormuş, kebap ağzı kapalı tandır içinde ateş değmeden kendi buharında pişiriliyor. Büryanın yanında eşlikçisi ise yaş üzüm ikram ediliyor) Büryan Kebabı; genellikle yüksek bir duvarın sokaktan ayırdığı, dışa kapalı fakat o ölçüde içe doğru özgün bir mimari anlayışı yansıtan, taç döşemeli avluları ve binbir çeşit ağaçların süslediği bahçeleriyle ferah bir dünyanın kapılarını aralayan Bitlis evleri; tanelerinin büyüklüğüyle dikkat çeken ve her yıl hasat mevsiminde şenlikler düzenlenen Adilcevaz cevizi; klasik Selçuklu anıt mezarlarından olan Ahlat Kümbetleri; Osmanlı mimarisinin tipik örneklerinden olan Mimar Sinan’ın yaptığı Ahlat İskender Paşa Camii; Neolitik Çağ’dan itibaren kullanıldığı tahmin edilen, en az 500 adet mağara bulunan, şu an arkeolojik sit alanı olsalar da, yöre halkının saklama koşullarının uygunluğu nedeniyle erzak deposu olarak kullanmaya devam ettiği Ahlat Mağara Evleri (Harabeşehir); 19. yüzyıla kadar Hristiyan köyü olarak da önemli bir inanç merkezi olmuş, vadi içerisinde hâlâ kiliselerin yer aldığı, dik yamaçlarındaki mağaraların önleri kesme taşlarla örülerek konut durumuna getirilmiş Madavans Köyü Mağaraları; Göllü Ovası’nda kurulu olan ve Tatvan-Van karayolunun üzerinde bulunan, içinde yer alan kilisenin 900’lü yıllardan kaldığı sanılan S. George Manastırı; dünyanın en büyük kraterlerinden birine sahip, üzerindeki krater gölü, dünyanın en büyük ikinci kaldera gölü olan, son hareketliliğini 1440 yılında yaşamış, ikisi devamlı, üçü mevsimlik olmak üzere beş göl bulunan, Nemrut Dağı ve Kalderası Tabiat Anıtı; Van Gölü’ne bakan güney yamaca inşa edilen, efsanevi, volkanik dağ Nemrut’un sırtında gezinti keyfi yaşatan Nemrut Kayak Tesisi ve Tatvanlılar’ın burası göl değildir bir denizdir dedikleri, yolcu ve yük gemileri kıyıları birbirine bağlayan, hatta demiryolu bağlantısını da buradan sağlayan, kıyılarda pek çok plajın yanı sıra konaklama, yeme-içme tesisinin bulunduğu, suyu acı, tuzlu ve sodalı olan Türkiye’nin en büyük gölü Van Gölü…


ŞAHANELİKLERİ VE MİSS’LERİ
Bitlis’te, bir üniversite yer alıyor. Dolayısıyla gençlerin etkisini sokaklarında görmeniz olası! Üniversitesi olan diğer illerin atmosferini, Bitlis’te de yaşayacaksınız, orası kesin! Yamaç paraşütünden su sporlarına, kayaktan arıcılık festivaline ve kuş gözlemine değin farklı ve alternatif birçok etkinlik siz/misafirlerini bekliyor. Festival demişken; Bitlis gezi rotanızı, Nemrut ve Kar Festivali’ne denk düşürürseniz de değmeyin keyfinize, evet kışı çetin geçiyor ama beyaz ve mavinin rengin, bir de bu kadrajda dikize yatın, hayatın başkalığındaki kendinizi aralayacaksınız, benden söylemesi! Gidiş ya da dönüşünüzü, Van Havalimanı üzerinden yaparsanız da, meşhur Van Kahvaltısı sonrasında, Van ‘denizi’ eşliğinde, Akdamar Adası’nı ziyaret etmeyi es geçmeyin! Ne yenir diyenlere; Sabah kahvaltısında dahi eti eksik olmuyor Bitlis’in… Mutfakları et yemekleri ve çeşitleriyle dolu. Büryan kebabından yapılan Avşor çorbası, ciğer taplemesi, katıklı dolma, has dolması, domates şilesi, murtuya, glorik, gari aşı, mumbar, gebol, corti taplemesi, heliz turşusu, parpar yemeği, torluk kavurması, harse, kaysefe tatlısı gibi lezzetlerden sadece bazıları... Ne alabilirsiniz? Bitlis hediyelik eşyalar bakımından da ziyaretçilerine oldukça zengin seçenekler sunuyor. İlçelerde halen yapılmakta olan kök boyalı rengarenk kilimler, el emeği göz nuru halılar, toprak çanak-çömlekler, Ahlat ilçesinde yapılan, her biri sanat eseri olan bastonlar, Mutki kara kovan balı, tereyağı, küp peyniri, Adilcevaz cevizi, keçi kılı, yün ve kendirden yapılan yöresel ayakkabısı olan harik ve Hizan fındığı…


DOĞADAN ÇALDIĞIN YETER…
İçimden geldi notu: Beni, Bitlis’in şahane fotoğrafları ve efsaneleriyle tanıştıran Bitlis Belediyesi Basın ve Halkla İlişkiler’den Kasım Işıkgör ve araştırmacı yazar, öğretim görevlisi Mehmet Törehan Serdar’a, buradan bir kez teşekkür ediyorum. Bitlis’in Altun Kalbur Efsanesi ve Avcı Kasım Masalı gibi birçok efsanesi var. Olur da bi vakit yolunuzu Bitlis’e düşürür de, güzergahınızın ortasına, merak edip de efsaneleri iliştirirseniz, bizzat Bitlis’in kendi dilinden dinlersiniz niyetine! Şimdilik benden bu kadar, veda busemi çakarken yavaştan, fonumu da ‘Bitlis’te beş minare’ türküsünün 2013 versiyonuyla şereflendiriyorum: “Doğadan çaldığın yeter, doğa için çal” diyerek yola çıkan, doğa sorunlarına dikkat çekmek için bir araya gelen müzisyenler söylüyor; Bitlis’in ağıtlaşan türküsünü…