Patron eğlence, yazar aşk istiyor
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
Kerem AKÇA / keremakca@haberturk.com
3 OCAK FİLMLERİ
Mutlu sonlu senaryo yazmak için Kapadokya’ya gelen bir senaristin aşkı bulup çıkarmasının öyküsü, Tolga Çevik’in mizah geleneğiyle yoğruluyor. “Patron Mutlu Son İstiyor”, bir ‘romantik macera komedisi’ örneği olarak yan karakterleri ve diyaloglarıyla yer yer ‘kalite’yi yukarı çekse de görsel açıdan bu beceriyi taşıyamıyor.
BKM’nin Böcek Yapım ile el ele verip ürettiği “Patron Mutlu Son İstiyor” (2014), kağıt üstünde çok yönlü ve felsefi katmanları da olan bir komedi evrenine açılıyor. Bağ bozumu düğününden balon macerasına, romantik-komedi mizanseninden yazarlık mesleğine uzanan bir dünyadan seslenmeye çabalıyor. “Sen Kimsin?” (2011) ile sinemada ilk gerçek başrolüne zıplayan Tolga Çevik’in yeteneğinden de besleniyor. Onun o filmle ‘Türk işi Budala Dedektif’ meselesi için canlandırdığı Hollywood omurgası biraz törpüleniyor.
“AMAZON’DA FIRTINA”YLA BAĞ KURUYOR
İstanbul’da yaşayan bir senaristin Kapadokya’ya gelmesiyle birlikte ‘egzotik aşk’, ‘turistik manzara’ ve ‘kültür farkları komedisi’ yüklenen hikaye, oradan da yaratıcılık dönemine evriliyor. Nanni Moretti’nin “Altın Düşler”inden (“Sogni d’Oro”, 1981) ziyade “Amazon’da Fırtına” (“Romancing the Stone”, 1982) veya “Macera Adası” (“Nim’s Island”, 2008) misali bir Hollywood damarı yükleniyor. Mekanın güzelliklerini ‘macera’ mizanseniyle dolduruyor.
Senarist ile patronu arasındaki ilişki, Tolga Çevik ile Ferruh Yenidoğan’ın söz düellosu müthiş. Bu iri ve yüz hatları belirgin adam, sanki Mike Myers’ın ‘Austin Powers’daki karakterlerinden ‘Fat Bastard’ın bir türevi kıvamında. Fazlaca da Çevik’in makyajla bu kalıba sokulduğunu, iki kişiyi canlandırdığını düşündürtüyor. Bu bağlamda sözü geçen ‘patron-yazar’ ilişkisinin ‘yaratıcılık dönemi krizi komedisi’nde bir yön belirlediği net. Bu taban Ersin Korkut, Ezgi Mola, Erkan Can, Murat Başoğlu gibi ‘yan tip’lere de doğrudan yansıyor.
YILMAZ ERDOĞAN’IN KALEMİ FİLMİ BESLİYOR
Yılmaz Erdoğan, ‘Vizontele’ serisinde olduğu gibi karakterleri iyi yazmış. Bu bölgede yaşayan tiplemelerden, aksanı fazla abartılı olmayan, orta halli bir Anadolulu kimliği çıkartmayı biliyor. Nicolas Cage’in adını yanlış telaffuz etmekten şöhret dünyasının konumuna verilen tepkiye kadar birçok şeyle de dalgasını geçiyor. Tiplemelere sıra geldiğinde belki Ezgi Mola hariç herhangi bir es vermiyor film. Özellikle de Yenidoğan ve Korkut sahne aldığında seyirciyi kahkahaya boğma ihtimali de bulunduruyor.
Böylece romantik macera komedisi tabanını uygulayan, melez bir işle yüzleşiyoruz. Bunun yanında Jules Verne’in ’80 Günde Devrialem’in balonlarının eklemlenmesi veya Julia Roberts’ın “Kaçak Gelin”ine (“Runaway Bride”, 1999) gönderme yapılması şaşırtıcı değil. Çevik, senaryosu kendisine ait olsun veya olmasın esasen popüler kültürle derdi olan bir isim. Aynen Cem Yılmaz gibi.
KARAKTERLER FİLMİN DÜNYASINA GİRMEKTE ZORLANIYOR
Burada da Jingle House’ın müziklerinden gelen destek bu duruma alamet… “Patron Mutlu Son İstiyor”, nasıl Bing Crosby-Bob Hope ikilisi Fas, Bud Abbott-Elvis Costello ikilisi Cezayir’e gidip bir ‘kültür şoku’ yaşadıysa aynı şeyi daha melez bir omurga ile hedefliyor. Bir bakıma herhangi bir sektörde aynı alanda üretim artınca değişen mekanlara ve eğilimlere dikkat çekiyor. Film bu sözünü ettiğimiz ‘senarist komedisi’nden bir Charlie Kaufman becerisi çıkarmak için çabalayıp gülünç duruma düşmüyor. Aksine aşkın, komedinin, halkımızın ve geleneksel hikayelerin klişelerini tiye alıyor. Maceranın eskimişliğine de bir ‘sarı don’ emanet ediyor.
Yılmaz Erdoğan-Tolga Çevik ikilisi ve diğer oyuncular ne kadar içeriye başını sokup sempati aşılıyorsa, görüntü yönetmeni Jean Paul Serresin de bir o kadar eğlenceli tabandan habersiz duruyor. Çekildiği yörenin ‘krem’ rengini abartarak ‘tek boyutlu’ hale gelen renk paleti konusunda sinemaskopta ‘egzotizmi arttırma’ dışında hamle yapmayan isim, Türkiye’ye bu proje için gelmenin sıkıntısını çekiyor. Adeta “Uzun Yol”un (2013) İngiliz kurgucusunun yaşadığı ‘şaşkınlık’ı perdeye yansıtıyor. Yemek sahnesinde içki içerken, bir ‘ara plan’ girilmesi, bir ‘montaj sekans’ kurgulanması ya da sıçramalı kurgunun devreye sokulmasının unutulması, ‘zaman atlama’ olması gereken yerde hikaye akışının devam etmesini sağlıyor. Tolga Çevik’in garip bir devamlılık sorunuyla karşı karşıya kalması görüntü yönetmeni ile yönetmenin uyumsuzluğundan, çekim aşamasında bu sahnede alınacak planlara karar verememesinden ya da fazlaca hatalı plan almasından kaynaklanıyor. Kıvanç Baruönü ilk filminde tökezliyor. Yaşayan karakterleri ‘film dünyası’nın içine bir türlü dahil edemiyor.
Çevik’in içine düştüğü tuhaf durumlar, filmin ‘genel-yakın plan’ geçişlerindeki, devamlılık kurgusunu ‘rastgele’ uyguladığı anlardaki ‘belirgin’likle alarm veriyor. Adeta Çağrı Türkkan’ın kareleri bağlarken, başta yemek sahnesi olmak üzere ‘plan azlığı’ndan çektiği görülüyor. Üstelik ‘hayal’ ile ‘gerçekler’in bir arada kol gezdiği evren, zorluğuyla böylesi bir riski de taşıyor. Flashback sahnelerinde dinamik ama boyutlu bağlama yetisi ise onda yok ne yazık ki. Belki de sinematografinin renk paletinin katmanlı olmamasından kaynaklanıyor bu durum.
Böylece mekanın çıkarımları, güzelliği zarar görüyor. ‘Hükümet Kadın’ın sinemasal zaaflarına benzer bir süreçten geçiyoruz. Sadece sanat yönetimi ve kostümle uğraşmak, oyuncu yönetimini öne çıkarmak bir düşünce yapısı. Ancak işin bu kadarı ticari damarda da olmamalı.
TOLGA ÇEVİK STAND-UP’TAN FIRLAMIŞ GİBİ
En azından “Sen Kimsin?”de Ozan Açıktan birkaç sahneyi ‘video klip’ geleneğine yaslanarak çok iyi çekip antolojik anlar yaratmıştı. Burada görüntü bindirmeyi ve hızlandırılmış flashback parçalarını içeren sahneler, sinemaskop oranının ‘yapay’lığı sebebiyle o kadar dizi ekranına uygun duruyor ki asla perdede bunlara adapte olamıyoruz. Ezgi Mola’nın ‘mutluluk’ veren hali inandırıcı olamayınca da tüm bu söylediklerimize eşlik ediyor. Görsel başıboşluğu doyuruyor.
Çevik’in ‘Komedi Dükkanı’ misali bireysel skeçlerine yaslanma arzusu ilk kareden son kareye kadar filmde var. Ama işin kötü yanı, film yan karakterlerle yürürken, bireysel mizahta ise ‘slapstick komedi’ ilkelliğine yaslanan bir ‘görsel/fiziksel tercih’ içeriyor. ‘Stand-up’ şovundan parçalar, ‘başa takılmış yapay bir peruk’tan öte bir sahne kimliği getirmiyor Çevik’e. Bu da filmin ‘her şey senaristin bakış açısından anlatılıyor, böyle şeyler normal’ bahanesine tutunmasını sadece belli bölümlerde inandırıcı kılıyor.
Her şeye rağmen “Patron Bir Mutlu Son İstiyor”, ‘film içinde film’ meselesine bel bağlayan “Bir Hikayem Var” (2013), “Koğuş Akademisi” (2013) gibi iki eserin üzerinde. Bunlar hayal/yaratım ile gerçek arasındaki çizgide karakterleri veya arka planlarıyla dikkat çekse de ‘tam bir film’ olamamışlardı. Yarıda kesilmişlerdi. Burada ise senaryo ve oyuncular çoğu zaman işliyor. Sinematografi ile rejinin uyuşmasında sıkıntı var. Eğlence ise 109 dakikaya takılıp her saniye enerjisini kaybediyor.
FİLMİN NOTU: 3.8
Künye:
Patron Mutlu Son İstiyor
Yönetmen: Kıvanç Baruönü
Oyuncular: Tolga Çevik, Ezgi Mola, Ersin Korkut, Murat Başoğlu, Erkan Can, Ferruh Yenidoğan
Süre: 109 dk.
Yapım yılı: 2013
İÇİNE KAPANIK BİR HAYALPEREST
Yönetmenlik koltuğundaki çılgınlığını “Tropik Fırtına” ve “Zırtapoz”la görüp takdir ettiğimiz Ben Stiller, bu sefer kendini dizginlediği bir projeye kayıp varoluşçu bir fantastik komedi denemesine imza atıyor. Charlie Kaufman’ın geleneğini anımsatan bu sinemanın gördüğü ikinci “Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı” uyarlaması ise tür içinde demode kalan bir kısa hikayeden yola çıkması sebebiyle, görkemli gözükse de hiçbir şekilde karakterlerini ve dünyasını ayağa kaldıramayan bir yapıtı tatmamızı sağlıyor.
James Thurber’ın 1930’larda yazdığı kısa hikayesi ‘The Secret Life of Walter Mitty’, ilk olarak 1947’de sinemaya uyarlanmıştı. Şimdi ise ‘fantastik’in ciddiye alındığı günümüzde ayağa kalkmaya çalışıyor. “Fırtınalı Hayatlar” (“The Weather Man”, 2005) ile “Umudunu Kaybetme”nin (“The Pursuit of Happyness”, 2006) senaristi Steve Conrad’ın becerisiyle nefes alma derdinde. Ben Stiller, Kristen Wiig ve Sean Penn’den medet umuyor. Bu tabandan bir kalite aşılayıp, metin-oyuncu birlikteliğini modern bir reji ile harmanlamaya çalışıyor.
1947 TARİHLİ UYARLAMA DÖNEME UYGUNDU
Görüntü yönetmenliğini “Piano” (“The Piano”, 1993) ile ünlenen İngiliz Stuart Dryburgh’un, kurguculuğunu iki ‘Zor Baba’ filminin yanı sıra “Zırtapoz” (“Zoolander”, 2001) ve “Tropik Fırtına”da (“Tropic Thunder”, 2008) da çalışan Greg Hayden’ın üstlendiği eser bir gelenek peşinde. Kapitalizm hastalığından, yalnızlıktan mustarip bir adamın, sözlüklerde kendi fantastik rüyalarında yaşayan sıradan ve zararsız adam olarak geçen Walter Mitty’nin mücadelesini ele alıyor. 2000’de kapatılıp internette veya gazete eki olarak ayakta durmaya çalışan Life dergisinin ‘gayri resmi’ kapanış hikayesi, günümüze referanslar da barındırıyor. Bir devrin sona ermesinin yaşattığı hüzün, yeni medyanın basılı yayınları silip süpürmesinin hazin yansımaları Stiller’ın gözünden canlandırılıyor.
Önemsiz bir adamın haleti ruhiyesini anlatan 1947 tarihli “Rüyalar Peşinde” (“The Secret Life of Walter Mitty”, 1947), Danny Kaye’in becerisiyle ‘bir rüya, bir gerçek’ anlayışı ile ilerlerken ‘kapitalizm’ ile uğraşmamıştı. Savaşın sakladığı sırları odağına almıştı. Zaten geçmişte fantastikte bunun dışına taşmak, felsefe yapmak mümkün değildi. Son 15 yılda ise Amerikan sinemasında Charlie Kaufman’ın da yarattığı etkiyle, 30-40 yaşlarındaki karakterler hayallerin de gerçekleştiği yetişkinlere hitap eden bir komedi filminin içine sokulabiliyor. “John Malkovich Olmak” (“Being John Malkovich”, 1999), “Lütfen Beni Öldürme” (“Stranger than Fiction”, 2006) gibi eserler ve Tim Burton, Terry Gilliam isimleri azımsanmamalı.
‘BILLY LIAR’ İLE AKRABA
Burada büyük oranda Kaufman’ın varoluşçu dünyasına ve “Lütfen Beni Öldürme”ye bel bağlayan bir eser filizleniyor. Tek fark ise John Schlesinger’in sosyal gerçekçi sinema damarında, İngiliz Yeni Dalgası zamanında çektiği “Billy Liar”ın (1963) yapısının harekete geçmesi. Orada Tom Courtenay’nin canlandırdığı, ailesinin yanında yaşayan hayalci tezgahtar Billy’nin, yalancılığı da büyük oranda ‘düşler’inden kaynaklanıyordu.
Karşısındakilere bir şey söyleyemeyen bu utangaç ve sessiz adam, bastırılmış şiddet uygulama arzusunu, hayattaki hedeflerini ve başarıyı bu anlarda yaşıyordu. İşçi sınıfının sıkıcı yaşam düzeninden kurtulup fantastik bir dünyaya gidip gelerek mutlu oluyordu. Ama bu anların hiçbirinin gerçekleşmemesi, onu basmakalıp hayatına mahkum ediyordu. Keith Waterhouse’un 1959 tarihli romanından uyarlanan Schlesinger’in başyapıtı akım açısından da değerli, kilit bir denemeydi. “Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı” (“The Secret Life of Walter Mitty”, 2013) ise bu kaynağa referanslar barındırırken, dergicilik, kapitalizm, yalnızlık, kaybolan değerler, aşk, rol modellik gibi yörüngelerden geçiyor.
İzlanda’daki zoraki maceraya da Dagur Kári’nin ‘sosyal komedi’ geleneğine kapılmak, ona tutunmak için atılıyor gibi. Bu açıdan biraz fazla özgüvenle dolmak sanki yaramıyor. Zira Stiller, “Zırtapoz” ve “Tropik Fırtına” gibi ‘makyaj’ patlaması yapan karakterlerden beslenen çılgın komedilerden sonra çektiği bu eserde taban tabana zıt bir anlayışa geçiş yapıyor. Öncelikle olabildiğince geniş açıya açılan genel planlardan ve ona uygun mercek tercihlerinden ‘küçücük bir obje’ye dönüştüğünü hissettirmeye çalışıyor. Yabancılaşmanın, yalnızlığın anlamına bir ‘prodüksiyon’ ya da ‘post-prodüksiyon’ yüklemesi yapıyor. Bu sayede sürekli uzakta kalma arzusundan beyazın hakimiyetine ve ayrımcılığa kadar giden rüyalardaki plastikliğe kadar her şey de fazlasıyla fotokopi gibi duruyor. Kelimenin tam anlamıyla sanat yapma arzusu biraz ‘ruhsuz’laşıyor.
KISA FİLM HİKAYESİNDEN ZARAR GÖRMÜŞ
“Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi” (“The Curious Case of Benjamin Button”, 2009) ve “Grease” (1978) göndermelerinin görsel karşılıkları da sanki bu duruma ayak uydurup ‘kitsch’ (bayağılık estetiği) bir bilinçle dolduruluyor. “Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı”nın harekete geçirdiği, modern fantastik sinemanın varoluş sancılarıyla ilgilenen ‘bağımsız’ ayağında yapılanları bir başka ‘fabrikasyon’ ile canlandırma hedefi gibi duruyor. Wiig de Penn de Stiller da inandırıcı durmuyor. Süresi en fazla 25-30 dakika olabilecek kısa film hikayesi, 114 dakikaya çekiştirilerek uzatılmış izlenimi yaratıyor. Böylece ‘bir gerçek, bir rüya’ ile oluşturulan taban da çekiciliğini en fazla 70 dakika taşıyabiliyor.
Sinemaskop oranında kapitalizmin bireyleri yok etme sürecine odaklanmak bize yansıyor. Ama her şey konuşmalarından yoğun efektlerine kadar bir fotokopi makinesinden ya da post-prodüksiyon cihazından çıkmış gibi gözüküyor. Sanki ‘ticari komedi’ kurgusu ile sanat filmi sinematografisini bir araya getiremeyen bir Stiller zihni canlanıyor. Kendisine ciddiyetin iyi gelmediği de açığa çıkıyor. Zira onun yaklaşımında büyük oranda ‘fiziksel komedi’ ya da ‘komedi ekipleri’ var iken, sadece dürüst ve utangaç sahne kimliğine uyuyor diye bir anda böyle bir şeye geçmek Kemal Sunal’ın ilk yönetmenlik denemesinde “Uzak”ı (2002) çekmeye kalkışması gibi bir şey.
FİLMİN NOTU: 4.5
Künye:
Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı (The Secret Life of Walter Mitty)
Yönetmen: Ben Stiller
Oyuncular: Ben Stiller, Kristen Wiig, Sean Penn, Jon Daly, Adam Scott, Shirley MacLaine
Süre: 114 dk.
Yapım yılı: 2013
SPIKE LEE USULÜ ‘İHTİYAR DELİKANLI’
#resim#22897#
Yükselen Güney Kore sinemasının en önemli filmlerinden biri şüphesiz 2003 tarihli “İhtiyar Delikanlı”ydı. Günümüzde şiddete yaklaşımı güncelleyen, stilize ve dramatik bir süreçle anlamlandıran ‘manga’ estetikli intikam filmi, burada Spike Lee’nin dokunuşu ile bir Amerikan uyarlamasına kavuşuyor. “Oldboy”, çok bilinçsiz bir yeniden çevrim olmadığını her sahnesinde hissettirse de Josh Brolin’in varlığı gibi başıboş hamlelerinin ve kalıcı orijinal filmin üzerinden zaman geçmesinin mağduru gibi.
Park Chan-Wook’un İntikam Üçlemesi, Güney Kore Yeni Dalgası’nın en ‘kalıcı’ olmasa bile en ‘öldürücü’ parçalarındandır. Büyük oranda da günümüz sinemasının suç geleneğinde karelerinden anlamına kadar iz bırakmıştır. En az ‘Kill Bill’ kadar – ben onu daha çok sevsem de- etkili olmuştur. Yönetmen, kan ve stille ilişkisini ‘manga’ etkisiyle zekice konumlandırırken, şiddet eğiliminin, adalet arayışının gittiği noktalara da tedirgin edici bir zaman akışı getirmiştir.
HOLLYWOOD GÜNEY KORE’DEN BESLENİYOR
Hollywood ise Chan-Wook, Kim Jee-Woon ve Bong Joon-Ho’yu değerlendirmek için çok geç kalmadı. Zira bu akım Fransız Yeni Dalgası’nın, İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin aksine popüler sinema yatkınlığına sahip ve türsel geleneği kutsayan bir oluşumdu. Kim Ki-Duk dışında da bir ‘minimalist auteur’ çıkardığı söylenemez bence. Bu sene düşler ülkesinde ilk filmlerine imza atan bu isimler gayet başarılı oldu.
Ülkede aranan ‘yönetmen gözü’nü tür sinemasının klişe, kabak tadı vermeye başlayan ve tek tipleştirilen damarına uyguladı. Aksiyon, gerilim ve bilimkurguda çığır açma sözü verdi. Ama bu atılımın satır aralarından Amerikan uyarlamaları da her geçen gün artacak gibi. Spike Lee’nin “İhtiyar Delikanlı”ya (“Oldeuboi”, 2003) uygun bulduğu Batı hikayesi büyük oranda üzerine düşünülmüş bir yeniden çevrim. “Karanlık Sırlar”ın (“Janghwa, Hongryeon”, 2003) “Davetsiz” (“The Uninvited”, 2009) tezahürü ile birlikte en taze Güney Kore filmi yeniden çevrimi olarak dikkat çekiyor.
BİR SPIKE LEE FİLMİ Mİ?
Ülke sinemasının bu akımla yükselişe geçmesinin öncesine denk gelen kimi ‘romantik dram’lar (bkz. “Göl Evi”) ‘anlamsız’ geri dönüşler aldı belki. Ama “Oldboy” (2013) Spike Lee’nin katkısıyla bir ‘bu dünyaya uyarlanma’ zihniyeti getiriyor. Josh Brolin’in kült Choi Min-Sik’in karakterine kilo alıp yüzünü zedeleterek ‘yapay bir katkı’ yapması da gözlerden kaçmıyor. Özellikle bu tipleme için Will Smith’in adı geçerken bir anda beyaz bir tiplemeye kayılması yönetmenin sevdiği ‘Afro-Amerikan suç dünyası’ adına sadece baştan aşağı kalem izi görmüş Samuel L. Jackson’ın alaycı tiplemesini veriyor elimize. ‘A Spike Lee Joint’ ibaresi tam zamanlı değil gibi.
Hood film (Afro-Amerikan suç filmi) bünyesi adına sadece renk filtresi kullanımı çekici. Yeraltı dünyasının yeşilden kırmızıya uzanan bir filtre şenliğine dönüştürülüp yönetmenin özellikle 90’lardaki biçimci ruhunu aşıladığı, “Torbacı”nın (“Clockers”, 1994), “Summer of Sam”in (1999) atmosferini akla getirdiği kesin. Ancak Güney Kore sinemasında bir de şiddet aşısı özellikle ‘gore’ (kan pıhtısı) oranı yüksek bir şekilde vardır. Burada orijinal filmin o yöneliminin sadece üzerinden geçilmiş. Lee’nin, Neill Blomkamp’in parlattığı Güney Afrikalı Sharlto Copley’i de ‘esas düşman’ olarak konumlandırırken L. Jackson’dan aşağı kalmayan bir karakter yaratması gözlerden kaçmıyor.
HER SAHNEYİ FARKLI ÇEKMEK İÇİN UĞRAŞMIŞ
Ama Brolin’in hipnotize edilen ve hafızasında neyin ne olduğunu bilmeyen 15 senelik mahkum tiplemesi biraz zorlanmış. Yönetmenin onun tek bir odada kaldığı bölümleri de yeterinde etkileyici ve ileriye dönük planlayarak tasarlamadığı kesin. Özellikle de Chan-Wook’un bu mekanı bir ‘ara dünya’ya çevirmesi burada yok. Ama ilk filmin dikkat çeken sahneleri üzerine ‘ben farklı çekmeliyim’ gibi düşünmesi en azından Lee’nin projeyle ilgili kafa yorduğunu hissettiriyor.
Örneğin koridorda ‘Oldboy’un üzerine saldıran sayısız kişiyle düellosunu manga estetiğine kaydıran Chan-Wook’un bu algısı gerçekçilikle sarsılmış. Plan sekansa yakın bir otopark sekansına çevrilmiş. Ama bu sekansın sonu iyi ayarlanamamış. Hipnoza yol açan, MacGuffin ibaresiyle kucaklanan ahtapot, arka plan objesine çevrilirken son sekansın her şeyi aydınlatma arzusunda Copley’nin işlevi inandırıcı. Elizabeth Olsen’in cesaretiyle ve role uyumuyla yönetmenin ‘doğru obje’lerinden birine dönüştüğü net.
ANLAMLI BİR YENİDEN ÇEVRİM Mİ?
Kabul etmeliyiz ki film, Lee için bir ileriye adım değil. “Davetsiz” kadar zeki bir kavrama gücü de taşımıyor. Ama en azından “Bangkok Dangerous” (2000), “Kirli İşler” (“Mu Gaan Dou”, 2004) gibi başarılı Uzakdoğu suç filmlerinin tuhaf veya anlamsız uyarlamalarından birine dönüşmüyor karşımızdaki.
Bir dokunuşu var, bir düşünce yapısı var. Kimi korku yeniden çevrimlerinde her şeyi kaybedip kendini eserin önüne çıkarmak veya hiçbir şeyi umursamadan kan ve basit numara patlaması yapmak (bkz. “Halka”, “Teksas Katliamı”) canlanmıyor. Bu da Spike Lee’nin filmografisinin aşağılarındaki yerini garantilese de ‘en zayıf halkası’ olarak belirecek bir işe dönüştürmüyor “Oldboy”u. En azından işçilik açısından yönetmenin, klasik hikaye anlatma sineması bazlı ‘biçimci’ ruhunun, Chan-Wook’un ‘manga’ etkili ‘stilize’ duruşunun yerini aldığı tartışmasız. Filmin yıldızları ise Sharlto Copley, Samuel L. Jackson ve görüntü yönetmeni Sean Bobbitt.
FİLMİN NOTU: 5.4
Künye:
Oldboy
Yönetmen: Spike Lee
Oyuncular: Josh Brolin, Elizabeth Olsen, Samuel L. Jackson, Sharlto Copley
Süre: 104 dk.
Yapım Yılı: 2013
‘SAN LORENZO GECESİ’ İHTİMALİ VAR
Didaktizm, bas bas bağıran bir müzik, sömürüye konumlanmış hayat parçaları ve plastik bir renk paleti ile yol alırken çocuk gelin, akraba evliliği gibi riskli meselelere parmak basmak zor. Erhan Kozan da “Halam Geldi”de kör kör parmağım gözüne metotlarla kafa şişiren bir melodrama imza atarken kendi “San Lorenzo Gecesi”ni çekme amacını sadece belli bölümlerde hissettirebiliyor.
1988’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşanan ve içinde ‘çocuk gelin’, ‘aile içi şiddet’ ve ‘akraba evliliği’ gibi meseleleri barındıran bir olayın melodram hali… “Halam Geldi” (2013), isminin yarattığı saldırgan, savurgan ve didaktik tutumu tam da beklendiği gibi yerine getiriyor. Kör kör parmağım gözüne ders veren bir müzik skalası kullanarak da ajitasyonda zirve yapıyor. Rap ve pop ağırlıklı şarkılarda Işın Karaca ve Sezen Aksu’nun kimliklerini de sömürüyor.
KOZAN, PREŞEVA VE GÖLEBEYİ DİRENMEYE ÇALIŞIYOR
Mustafa Preşeva, Türksoy Gölebeyi ve Erhan Kozan’ın bu ‘baş ağrıtan işitsel yapı’dan kurtulma arzusu ise bir noktaya kadar geçerli olabiliyor. Dibine kadar ‘kırılgan’laştırılan karakterlerin hastalığa, aşırı ilgiye, ultra sevgiye, istismara açık temalara odaklanarak ‘aradaki bağ’ı açtığı söylenebilir. Bu sayede de aslında süresinin tamamında ‘ağlatma hedefli parçalar’la yol alan, nereye yetiştiği belli olmayan, hangi karakterin peşine takıldığını anlamadığımız ve kafa şişiren bir eserle yüzleşiriz.
Aslında Kozan, “Çakal” (2010) ile stilize bir gangster filmi yaratarak bu alanda belki de son yılların en kaliteli işini vermişti. Ülke sinemasının “Arka Sokaklar”a (“Mean Street”, 1973) cevabı olarak anılabilecek eserde snorricam’den nice biçimci numaraya kadar her şey karizma ve yozlaşma için kullanılmıştı.
“SAN LORENZO GECESİ” YARI YOLDA KALMIŞ
Yönetmen, burada ‘stil’ arzusunu ‘kenar mahalleler’den çıkıp ‘keskin melodram’a açılan bir tabana aşılamaya çabalıyor. Ancak baba-oğul ilişkisi, çocuk gelin-zoraki koca ilişkisi gibi meseleleri tekrarlarla anlatma, aralara inadına laytmotif sokma gayreti filmi uçurumdan aşağı sürüklüyor. “Halam Geldi”, sanki meselesi hiç etkileyici değilmiş gibi, hikayenin yan öğelerini de üzerimize defalarca kez atarak koltuğumuzun altına sığınmamızı istiyor. O noktada ise özellikle volümü yükselen Tamer Çıray’ın eski model ezgileri ‘baş ağrısı’ işlevini dolduruyor.
Kozan, burada Taviani Kardeşler’in 2. Dünya Savaşı’nda sıkışmış bir köye, bir çocuğun gözünden odaklandığı “San Lorenzo Gecesi”ne (“La Notti di San Lorenzo”, 1982) selam çakıyor. Özellikle de son 20 dakikada başroldeki kızın kaçış hikayesinin mavi renk filtresiyle örülü gerçeküstücü ve çocuksu bir haleti ruhiyeye sokulduğu kesin. Orada savaşın kasaba hayatını kaosa sürüklemesinin etkileyiciliği, burada sosyolojik sorunlarla, cehaletle karşılık buluyor. Ama bu durum sadece son bölüme sızıyor.
DEMODE VE GARİP BİR AJİTASYON
Sınırdaki Akıncılar köyü, ötesindeki Kıbrıs Rum Kesimi askerleri derken Diyarbakırlı Kürtlerin Rumlarla buluştuğu nokta günümüzde incelenmeye açık bir ‘etki-tepki’ tabanını harekete geçiriyor. Ancak Kozan’ın filmin tamamını bu plastikliği anlamlı kılan ‘bakış açısı’ üzerine yerleştirmesi daha ‘net adımlar’ı harekete geçirebilirmiş. Çocuksu hayalciliğin bir hedefi ve tanımı olabilirmiş.
Zira “Halam Geldi”, bu haliyle ülkemizin kanayan yaralarından ‘çocuk gelin’ ve ‘akraba evliliği’ne bakışı, zeki gözlemlerle veya sinemasal bir yorumla değil, demode ve garip bir ajitasyonla anılır hale getiriyor. Hangi konuya eğileceğini bilemeden karakterler arasında ‘ses yükselterek’ dolaşması da hiçbir şekilde doyurucu olamıyor. Meselesini ise ‘Rum askerler, bütün Türklerden iyidir.’ gibi sığ bir noktaya sıkıştırıyor. Böylece yönetmen Kozan, sinema kariyerinde yara alıyor. Açıkçası Reis Çelik’in çocuk gelin konusuna korkak yorumuyla öne çıkan “Lal Gece”sinin (2012) çok da üzerinde değil önümüzdeki yapıt.
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
Halam Geldi
Yönetmen: Erhan Kozan
Oyuncular: Burçin Terzioğlu, Tugay Mercan, Onuryay Evrentan, Necip Memili, Dilek Çelebi
Süre: 100 dk.
Yapım yılı: 2013
HAFTANIN EN İYİSİ ‘KUSURSUZLAR’I DÜN YAZMIŞTIM
‘Geçmişte saklanan sırların bireye etkisi nasıl incelenir?’ sorusunun derslik bir karşılığı olarak anılabilecek “Kusursuzlar”, iki kız kardeşin sırat köprüsünden geçtikleri kaotik öyküsüne gerginlik ve huzursuzluk yüklü psikolojik bir atmosferi uygun buluyor. Ingmar Bergman’ın siyah-beyaz orta döneminden beslenip işitsel ve görsel anlamda yetkin bir işe dönüşürken Esra Bezen Bilgin ve İpek Türktan Kaynak’ın performanslarından da bolca besleniyor.
50. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden Büyük Ödül ile ayrılan, haftanın en iyisi “Kusursuzlar”ı dün kaleme almıştım.
FİLMİN NOTU: 6
Künye:
Kusursuzlar
Yönetmen: Ramin Matin
Oyuncular: Esra Bezen Bilgin, İpek Türktan Kaynak, İbrahim Selim, Mehmet Ali Nuroğlu
Süre: 98 dk.
Yapım yılı: 2013
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
47 Ronin: 3.3
Arada Kalan (What Maisie Knew): 3.4
Arınma Gecesi (The Purge): 7.5
Arkadaşlar Arasında: 2.3
Aşk Ağlatır: 2.1
Aziz Ayşe: 4
Başka Söze Gerek Yok (Enough Said): 5.7
Behzat Ç. Ankara Yanıyor: 2.9
Benim Dünyam: 3
Bir Hurdacının Hayatı (Epizoda u Zivotu Bereca Zeljeza / An Episode in the Life of an Iron Picker): 3.8
Bir Vampir Hikayesi (Byzantium): 6
Bu İşte Bir Yalnızlık Var: 4.4
Buraya Kadar (This is the End): 4
Carrie: Günah Tohumu (Carrie): 3
Çılgın Hırsız 2 (Despicable Me 2): 6
Danışman (The Counselor): 5.3
Dinozorlarla Yürümek (Walking with Dinosaurs): 0.7
Direniş Günlerinde Aşk (Apres Mai / Something in the Air): 5.4
Düğün Dernek: 3.9
Erkek Tarafı: Testosteron: 1.8
Erkekler: 3.5
Frances Ha: 4
Genç ve Güzel (Jeune et Jolie / Young & Beautiful): 3
Gözümün Nûru: 6.8
Günce: 2.8
Hayatboyu: 7
Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları (The Hobbit: The Desolation of Smaug): 5.9
Hükümet Kadın 2: 2.5
İki Kafadar: Chinese Connection: 1.9
Kahraman İkili (Free Birds): 3.2
Kalbim Sende (Don Jon): 4
Kaptan Phillips (Captain Phillips): 4
Kedi Özledi: 4.7
Kesişen Hayatlar (Krugovi / Circles): 4
Kim Ki-Duk’tan (Moebius): 6.5
Küf: 6.5
Last Vegas: 5
Mavi En Sıcak Renktir (La Vie d’Adele: Chapitres 1 & 2): 8
MC Dandik: 3.5
Onur Savaşı (Jagten / The Hunt): 5.5
Ölümsüz Aşk (Ain’t Them Bodies Saints): 5.9
Özür Dilerim: 2
Popüler (Populaire): 6.1
Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2 (Insidious: Chapter 2): 5.8
Saroyan Ülkesi: 5
Sen Aydınlatırsın Geceyi: 8.7
Senin Hikayen: 5.3
Sev Beni: 4.5
Son Durak (Fruitvale Station): 6
Sona Doğru (All is Lost): 2
Su ve Ateş: 2.9
Sürgün: 2.9
Şevkat Yerimdar: 4.5
Tamam Mıyız?: 4
Thor: Karanlık Dünya (Thor: The Dark World): 3.8
Ustura Dönüyor (Machete Kills): 4
Uzay Oyunları (Ender’s Game): 3.9
Üç Yol: 4.3
Yarım Kalan Mucize: 2.5
Yarım Kalan Şarkı (Unfinished Song): 5.2
Yerçekimi (Gravity): 3.8
Yılın Savaşı (Battle of the Year): 1.6
Yozgat Blues: 6.5
Zafere Hücum (Rush): 7.5
Zamanda Aşk (About Time): 6.7
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.