Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Yaşam HT Pazar Richadr Giragosian HT Pazar için yazdı

        Richadr GİRAGOSİAN/HT PAZAR

        Bölgesel Araştırmalar Merkezi Başkanı

        Ben bir diaspora Ermeni’siyim. ABD’de doğup büyüdüm. Hem Amerikalı hem de Ermeni olmaktan gurur duyuyorum. Fakat her ikisinin de beni utandırdığı zamanlar oldu. Bir Amerikalı olarak, özellikle Bush yönetimi yıllarında ABD’nin sergilediği kibirli tutumdan; bir Ermeni olarak ise Ermenilerin Türk komşularına nefret duyma kolaylığı ve korku kültüründen dehşete düştüğümde utandım.

        Ben bir Ermeni milliyetçisiydim. Ermeni siyasetindeki en milliyetçi grup olan ve Türkiye ile yakınlaşmaya hep mesafeli duran Taşnak Partisi’nin bir mensubu olarak, ben de korku ve nefret ortamında Türklere karşı saldırgan biri haline gelmiştim. Fakat yaşadıklarım, Türkiye’ye karşı militan bir eylemciden normalleşmeyi destekleyen ılımlı bir insana dönüştürdü beni. ABD’de rahat bir hayat süren bir Ermeni-Amerikalıyken, zor şartların hüküm sürdüğü Ermenistan’da yaşayan vatansever bir Ermeni olmayı seçtim.

        Aslında benimkisi, başlangıç noktasına dönüştü. Hikâyem çok uzun zaman önce Doğu Anadolu’da başladı. Başkahramanıysa, bugünkü Elazığ, o zamanki Harput şehrinde 1907’de doğmuş, 1915’te anne ve babası dahil ailesinin büyük kısmını kaybetmiş büyükbabam. Hayatta kalan en büyük çocuk olarak, Amerikalıların işlettiği bir yetimhanede bir süre küçük erkek ve kız kardeşlerine bakmış. Sonra Suriye’ye göçe zorlanan ve yollarda telef olan diğer Ermenilerden farklı olarak, büyükbabam, yaşadığı bölgedeki bir Türk aile tarafından kurtarılmış...

        Benim hikâyemin başkahramanı o, çünkü annemi 9 yaşındayken kaybettim ve beni büyüten ta kendisiydi. Anadolu geleneğinde en büyük erkek torun olmamdan ötürü onun için hep ayrıcalıklıydım.

        ‘BÜYÜKBABAM 15 YAŞINDA SURİYE’YE YÜRÜMÜŞ’

        Büyükbabam, hayatının büyük bölümünde 1915 olayları hakkında hemen hiç konuşmadı. Ta ki ölümünün yaklaştığını sezene dek... Bir gün anlatmaya başladı. Ve son dileği anlattıklarını unutmamamdı. Fakat bu trajik öyküyü saplantıya dönüştürmemem gerektiği konusunda da beni uyardı. Aslında hikâyesi, o zaman diliminde ve o bölgede yaşayan çoğu Ermeni’den farklı değil. Hayatta kalmak için inanılmaz bir mücadele vermişlerdi. 1915 sonrasından, hatta onu yanına alan Türk aileden bahsederken acı ve öfkeyle konuşuyordu. Ben o Türk aileye karşı bir tür minnettarlık hissederken büyükbabam, “Onlar beni önemsediklerinden değil, köle yapmak istediklerinden kurtardı” diyordu. “Hayvanlarıyla birlikte yatmaya zorlandığını” hatırlıyordu.

        Büyükbabamın yeni kıtaya ulaşmasıysa başlı başına bir serüvendi. Henüz 15 yaşındayken yanında kaldığı Türk aileden birkaç koyun çalıp onları birkaç altına sattıktan sonra, yürüyerek Suriye’ye doğru yola koyulmuştu. Yolda geçen günlerin ardından Suriye’nin kuzeyinde, çoğu yetim çocuklardan oluşan, çok sayıda Ermeni’nin toplandığı Halep’e varmış. Orada önce bir Ermeni kilisesindeki papazlardan yardım almış. Ardından Amerikan Konsolosluğu’na başvurmuş. Yetkilileri kendisine seyahat belgeleri vermeleri için ikna etmiş. Gemiyle önce Beyrut, sonra Marsilya’ya gitmiş. Amerika’ya vardığında ne parası ne de İngilizce’si varmış. Bir iş bulmuş. Eğitimi olmadığından, tüm diğer göçmenler gibi el işçiliğinde bir “kariyer” seçip mücevherat işinde çıraklığa başlamış ve bu işi hayat boyu icra etmiş. Fakat dil sorunu ve güvenlik duygusuyla, her zaman ve sadece Ermenilerle birlikte olmuş. Ve tabii ki Ermeni bir kadınla evlenmiş.

        ‘TÜRKÇE KÜFREDERDİ’

        Büyükbabam şüphesiz şanslıydı fakat hiçbir zaman kendisini “şanslı” hissetmedi. İçinde, bu trajik olaylardan sağ kurtulanların çoğunda olduğu gibi “kurtulmuş” olmanın verdiği bir tür suçluluk duygusu vardı. O dönem İttihatçıların liderliğinde hareket eden silahlı kimseler veya yerel Kürt aşiretleri için Ermeniler kolay kurbanlardı, hedef alındılar, sürüldüler. Büyükbabam ailesinin büyük bir kısmının ölümünü hatırlamıyor ya da hatırlamamayı tercih ediyordu. Ama Türkleri tanıdıkça daha da iyi anladım ki büyükbabam bir Anadolu insanıydı. Mesela, asla domuz eti yemedi. Bunu bir tür “yabancı âdeti” olarak gördü ve “Bir insanın yiyebilmesi için fazla kirli bir hayvan” derdi. Tipik bir Anadolu köylüsü gibi bir anda sinirlenir, hep Ermenice konuşur ama Türkçe küfrederdi. Ama hiçbir zaman Türkiye’yi bağışlayamadı ve açıkça sağlıksız ama belki de anlaşılabilir nefretini bir şekilde sürdürdü. Büyürken bu beni de etkiledi, katı bir Ermeni milliyetçisi oldum.

        ‘ERMENİLER GİREMEZ’

        Fakat hiç görmediğim Ermenistan bir efsane, Ermenice ise sihirli bir dildi. Aylar boyu masadan kalkmadan, bir dilbilgisi kitabından kendi başıma Ermenice öğrendim. Telaffuzumu büyükbabamla konuşarak test ediyordum. Çünkü babam Ermenice bile konuşmuyor, bunu önemsemiyordu. O Ermeni olmaktan ziyade Amerikalı olmayı isteyen göçmen tipiydi. ABD’ye ilk göç eden Ermeniler adapte olmakta çok güçlük çekmiş ve önyargıyla karşılanmıştı. 1920’lerde California’da yerleşme, iş bulma, kamu vasıtalarını kullanma gibi konularda Ermenilere belli yasaklar getirilmişti. Öyle ki birçok işyerinin kapısına “Zenciler ve Ermeniler giremez” levhaları bile konulmuştu. Bense bu hikâyelerle daha da milliyetçi oluyordum. Bu, babamdan ve onun mensubu olduğu Ermeni- Amerikan çevreden uzaklaşmanın, asi ve farklı olmanın bir yoluydu.

        Üniversite yıllarında daha da radikalleştim, sosyalizme eğildim. Kısa bir süre sonra da Türkiye’ye karşı sert tutumuyla tanınan Taşnak Partisi’ne katıldım. Ve her 24 Nisan’da Washington’daki Türk Büyükelçiliği önünde nefretle sloganların atıldığı o gösterileri düzenlemeye başladım.

        ‘NİHAYET ERİVAN’DAYDIM...’

        Fakat zamanla kafamda şüpheler peydahlandı. Taşnak Partisi’nin daha şahin kanadıyla anlaşmazlıklar yaşamaya başladım. Türklere karşı, nefret ve korku gibi sınırlı, negatif düşüncelerin ötesine geçen bir şeyler de hissediyordum. Ama olgunlaşmaya da başlamıştım. Bu arada bir dönem ABD Kongresi’nde çalıştım, kendimi bir analist olarak geliştirdim. Düşünmeye ve Ermeni milliyetçiliğinin doktrinlerini sorgulamaya koyuldum. Onların katı fikirlerinden, sivri siyasetlerinden rahatsız olmaya hatta endişe etmeye başlamıştım. Ve nihayet bir gün; binlerce kilometre uzaktaki Ermenistan’ı ziyaret ettim. 2000’de, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın daveti üzerine, Ermenistan Meclisi’ndeki bir gruba bir dizi eğitim vermek üzere başkent Erivan’daydım. Hayalimdeki efsanevi uzak ülkenin yerini gerçek Ermenistan almıştı. Eski Richard, yerini artık kesin olarak yeni Richard’a bıraktı.

        ‘ERMENİLER ERMENİSTAN’I DA TERK ETTİ’

        Hayal ettiğim ya da bana anlatılan şanlı Ermenistan, gördüğüm ülke değildi. Gördüklerim Taşnak Partisi’nden, onun mit ve ritüellerinden hepten uzaklaştırmıştı beni. Yaklaşık 3 milyon nüfusu olan, halkın yüzde 50’sinin yoksulluk sınırında veya altında yaşadığı, kişi başı milli gelirin 1500 dolar kadar olduğu Ermenistan’da gerçekler farklıydı. Artık hedefim, insan ve ulus olmaktan gurur duyan daha pozitif bir vatanseverlikti. Sonra tesadüfen ABD hükümeti adına çalışmayı bırakıp danışman olarak yeniden Ermenistan’a gittim. Erivan’da bir kıza âşık oldum. Bu aşk, ABD’deki rahat hayatımı terk edip Ermenistan’a yerleşme kararımın kıvılcımı oldu. Türkiye’yi de sorgusuz sualsiz bir düşman olarak değil bir komşu olarak görmeye başlamıştım. Dahası Ermenistan’ın geleceğinin Türkiye’ye bağlı olduğunu algılıyordum. Türkiye ve Ermenistan müşterek noktalara ve ortak bir geçmişe sahip. Komşu olmayı kendileri seçmedi. Coğrafya onların kaderini belirledi.

        İlk günlerde; 5 kıta ve onlarca ülkeye yayılmış, sayıları 8 milyona yaklaşan Ermeni diasporasının bir mensubu değil de, artık Ermenistan’da yaşayan bir diaspora Ermeni’si olarak neredeyse bütünüyle yalnızdım. Ermenistan 1991’deki kuruluşundan sonra nüfusunun 4’te 1’ini yitirmişti. Yani uçaklar dolusu Ermeni, bu toprakları da terk etmişti. Ülkede kalan Ermenilerin çoğu, mali gücü ayrılmaya yetmediğinden göç edemeyenlerdi.

        ‘ARTIK BİR BABAYIM’

        Sonuçta, şimdi hikâyemin başladığı noktada, Ermenistan ve Türkiye arasındaki ilişkilerin normalleşmesine güçlü bir destekçi olarak yeni bir yola yelken açtım. Ama ben, Hrant Dink değilim. Ne Dink kadar gözü kara ne de onun kadar cesur biriyim. Yine de mesajım aynı. O mesaj, her iki taraf için de geleceğe odaklanmak. Amaç, geçmişi unutmak ya da inkâr etmek değil, sözcüklerin yarattığı engelleri aşmak. Türkiye de halihazırda tarihiyle yüzleşmek için girişimlerde bulunuyor. Normalleşme daha uzun zaman alacak. Ama bir sözcük, artık ne Ermeniler için yegâne kriter ne de Türkler için en büyük hakaret olmalı.

        Ben de artık bir babayım. Küçük kızım Lilly’nin kendisi kadar güzel bir dünyada büyümesini arzuluyorum. 1915’te yaşananların bir soykırım olup olmadığına dair bir tanımlama yapmaksızın, Türkiye’de onu küçük “yarı Amerikalı yarı Ermeni” yeğenleri olarak kabul edecek teyzeleri, amcaları olsun istiyorum. Kızım ve akranları adına bazı basit gerçekleri hatırlamamız gerekiyor. Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkileri iyileştirme çabasının kolay ve hızlı gelişeceği asla düşünülmedi. Fakat bunun gerçeğe dönüşmesi için de çaba sarf eden birçok kişi var. Benim yolculuğum hiçbir şey ifade etmiyorsa bile, bir umut var; özellikle de eskiden militan düşüncelere sahip benim gibi biri barış için çabalayan ılımlı bir sese dönüştüyse...

        YENİ BİR FIRSAT DOĞABİLİR

        Başbakan Davutoğlu’nun, “Bütün Ermenileri ve Türk-Ermeni dostluğuna inanan herkesi yeni bir başlangıca katkı yapmaya” çağıran mesajı ve Hrant Dink’in öldürülmesinin 8. yıldönümündeki açıklaması, anma ve trajedi ruhuna sahipti: “Dink’in dostluk yoluna tuttuğu meşalenin ışığında zihinlerde ve gönüllerde kapılar açmak istiyoruz.” Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Nisan 2014’teki mesajı da birçok kişiyi şaşırtmıştı: “20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz...” Artık her Türkiye Başbakanı’ndan her 24 Nisan’da benzer bir açıklama beklenecek. Siyasi ortam normal ölçülere geri döndüğünde, iki taraf açısından da yeniden ilişki kurma ve diplomatik angajmana girme noktasında yeni bir fırsat doğabilir. Her şeyden sonra, her iki taraf da artık geriye dönmek için çok ilerideler.