Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Yaşam

        Gülenay BÖREKÇİ

        Fırat Demir, “Anne Ben Barbar Mıyım?” konulu 13. İstanbul Bienali’nden kalanları farklı kuşaklardan ve disiplinlerden 17 edebiyatçıyla biraraya gelerek araştırdı ve halihazırda yaşadığımız derin iletişimsizliğin sebeplerini bulmaya çalıştı. Bu kez sorulan soru şuydu: Hâlâ Barbar mıyız?

        Geçen yıl İstanbul’un kültür hayatına damgasını vuran önemli olaylardan biri de, 13. İstanbul Bienali oldu. Bienalin ana teması şair Lâle Müldür’ün “Anne, Ben Barbar Mıyım?” kitabının başlığından alınmıştı. Başlık epeyce tartışıldı ve Fulya Erdemci küratörlüğünde gerçekleşen 13. İstanbul Bienali sonuçta rekor izleyici sayısına ulaştı. Şimdi genç şair Fırat Demir bienalden kalanları, daha doğrusu “Anne Ben Barbar Mıyım?” sorusunun açılımlarını edebiyatçılara sorarak hazırladığı yepyeni bir kitapla okur karşısında. Bu kez sorulan soru şu: “Hâlâ Barbar mıyız?” Şiir, öykü, deneme, antropolojik metin, sosyolojik önerme ve tiyatro oyunu gibi farklı disiplinlerin biraraya geldiği kitap hem üslup zenginliği, hem de yeniyle eskinin buluşması açısından bir nevi “edebiyat müzesi” sayılabilir. Özel olarak bu iş için yazılmış metinlerin arasına eskiden yazılmış ama içeriği tamamlayan başka metinler katılmış. Böylece Cemal Bali Akal, Ozan Çınar, Ayşegül Devecioğlu, Orhan Duru, Sezer Duru, Ferit Edgü, Haydar Ergülen, Ayhan Geçgin, Ahmet Güngören, Hüseyin Kıran, Ferhat Özkan, Elif Sofya, Mine Söğüt, Latife Tekin, Yalçın Tosun, Ayfer Tunç ve Murat Yalçın’ın yazılarıyla zenginleşen bir kitap çıkmış. Bütün bu isimleri buluşturan şair Fırat Demir’le “Hâlâ Barbar mıyız?” adlı kitabı konuştuk...

        ‘ORMANIN İÇİNDE KAYBOLMAK ZORUNDAYIZ’

        Senin kitabın Bienal’in başaramadığı neyi başarmayı deniyor?

        Frank O’Hara’nın “Neden Ressam Değilim?” adlı şiiri gibi biraz. Sardalyanın soyut, içinde sardalyanın görünmediği bir resmini çizebilirsin ama bunu istemiyorsan, O’Hara gibi sardalyanın turuncusu üzerine bir şiir de yazabilirsin. Sonuçta “Sardalyalar” adlı tabloda sardalyaya benzer bir şey yoktur, “Turuncular” adlı şiirde de sardalya kelimesi geçmez. Sanat ile şiirin flörtü, iki soyut kuşun gökteki flörtüne benzer; birinin ötekinden daha çok söz söyleme gibi bir amacı yoktur.

        ‘BİZİ KORUYACAK GÜZELİM ZIRHI İNCELTTİK’

        Peki o halde kitap için kimler ne yaptı, özetler misin? Sanıyorum yeni yazılmış metinleri eskilerle buluşturmayı denemişsin...

        Yaptığım iş, küratörlük. Mesela Latife Tekin’in “Gece Dersleri” romanındaki kadın-birey-ideoloji çelişkisini her zaman çok ağır bir yük gibi, bir çeşit “barbarlık” günahı gibi görüyordum. Daha sonra bu kitap için “Gece Dersleri”nden böyle bir kolaj hazırladığımda, romanın söylemek istediğini yeni bir manzaraya taşımak beni çok heyecanlandırdı. Bir de, bu geçmiş-şimdi ilişkisi, yazıların birbirine destek çıkmasına önayak oldu. Örneğin Ayhan Geçgin’in çizdiği gelecek portresi, biraz da Orhan Duru’nun anlattığı, bürokrasi altında kendi öz ışığını kaybetmiş insan tipinin devamı gibi okunabilir pekala. Sonuçta, barbarlık gibi bir kelimeyi herhangi bir yerde aramak olmaz. Ormanın içine girmek ve kaybolmak zorundayız. Yolumuzu bize eski zamanın işaretleri de söyler, şimdiki zamanın göğü de...

        “Barbarlık” ne anlama geliyor, onu da sorayım. Yazdığın önsözde “Lanetli bir kelime” diyorsun barbarlık için ve onun bir tarifini yapıyor, onun yaşadığımız derin iletişimsizlik problemine yol açan bir şey olduğunu söylüyorsun. Anlatır mısın ne anlama geldiğini?

        İnsanlar yaşamak için verdikleri mücadelede birçok kez taraf değiştirdi. Şimdiki zamanın en üzücü yanı ise, taraf değiştirmenin eskisinden daha kolay ve arkada hiç iz bırakmaksızın yapılabilmesi. Ya da bırakılan izlerin, yani geçmişin pek bir şey ifade etmemesi. Bu kargaşa çağında herkes bir şeylere dönüşmek istiyor ve eskisinden sıkıldığında üzerine hemen bir yeni kıyafeti geçiriveriyor. Barbarlığı ilginç kılansa, biraz deli gömleği gibi olması. Suçlayıcı bir kimlik, yakaladığının üzerine geçir, sonra karşısına geç, “Bak şu barbarın yaptığına” diyerek seyret. Kimin gerçekten suçlu olduğunu bize gösterebilecek tüm değerler ne yazık ki çok kişisel. Biz istediğimiz kadar barbarlığı yüceltelim ya da barbar diye ötelenen her kimse onun yanına geçelim, fark etmez; “Ben barbarım” deyip sevinenini gördük mü? Bizi koruyacak güzelim zırhı hep bir elden incelttik.

        Yaşadığıımız dünyayı ve şehri bir savaş meydanına benzetiyorsun. Hangimizin hangi tarafı tuttuğunun bir önemi yok sana göre. Hepimiz kaybeden tarafız, çünkü bir türlü kendimizi anlatmak için doğru kelimeleri bulamıyoruz...

        Aslında kayıptan bahsetmiyorum. Aksine, bilinmezlikten türeyen bir barbarlık, bir kazançtır çünkü yeni bir şeye, tehdit edici bir şeye işaret eder. Fakat bir de artık kelimenin aşınmış tarafı var, elden ele gezdirilen bir yorgunluğu var. Biraz eski Türk filmlerindeki gibi; kocası inşaatçı zengin kadın, kocasının yıkıp sömüreceği mahallelerden birine düşer kazara ve “Ay, nedir bu geri kalmışlık” der. Ertesi hafta dozerler, o çocukları evsiz bırakmıştır. Kadına göre, barbarlık işte tam da eteğine yapışan çocuktur. Evinden olanların lanetlerinde geçen “canavar” ya da benzeri kelimelerin “barbar”dan ne farkı var peki? Önemli olan barbarlık meselesine nasıl baktığın değil, insanlık meselesine nasıl baktığın.

        ‘Yazıların birbiriyle çatışabilmesi bir dürüstlük nişanı’

        Kitaptaki bütün yazılar aynı ruhu taşımıyor, aynı yerde durmuyor. Mesela Sezen Duru, ufuk açıcı yazısında bienale isim olarak Lale Müldür’ün kitabının adının verilmesini yadırgadığını yazıyor... Çünkü eski Yunan kökenli bu sözcüğün eskiden, binlerce yıl önce olumlu anlamları varmış. Homeros’un İlyada’sında bile henüz olumsuz bir anlam taşımıyor, yöneltilen kişiye karşı belirgin bir merhamet içeriyormuş. Barbar kelimesinin tamamen olumsuz ve aşağılayıcı anlamlar içermesi çok daha sonra Batı emperyalizmiyle başlamış...

        Sezer Duru 13. İstanbul Bienali’ne verilen ismin barbarlık göndermesi taşımasını eleştiriyor, bu konuda ne düşünüyorsun?

        Baltalar elimizde! Düşünce anlamında insancıl, pratik anlamda kavgacı bir kitap bu. Yazıların birbirileriyle çatışabilmesi bir dürüstlük nişanı. Sezer Duru, olanca açıksözlülüğüyle insanın yanında duruyor ve “barbar” diye suçlananlara edebiyatın nefesini üflemek, güç vermek istiyor. Bana gelince; bazen barbar olmak beni eğlendiriyor. Emperyalizm tüketmek ve yaftalamak konusunda seri üretim yapan bir makine. Bazen alnımdaki damgayla dalga geçmek eğlenceli oluyor.

        Antropolog Ahmet Güngören de hep Ortaçağ’a atfettiğimiz ama aslında daha çok hümanizma ve aydınlanmayla özdeşleştirdiğimiz Yeniçağ’ın bir marifeti olan cadı avlarından söz ediyor...

        Ahmet Güngören’in yaklaştığı yeri açıkçası çok doğru buluyorum. Biz her şeye gereğinden çok kavram odaklı bakıyoruz. Mesela uzun uzun kentsel dönüşümden bahsediyoruz ama İstanbul’da yaşayıp kendine ait tek kamusal alanı evinin balkonu olan ve yaşadığı şehri hiç keşfetmemiş kadınların duygusunu kaçırabiliyoruz. Düşününce, yargılamak da bir çeşit cadı avı değil mi?

        KİTAPTAKİ YAZILAR VE YAZARLARI

        Uygarların geçtiği nehir, Murat Yalçın

        Barbarlar artık yok, Ayhan Geçgin

        “Hâlâ Barbar mıyız” sorusu üzerine düşünceler, Sezen Duru

        Barbarlar, cadılar, yabanıllar, yamyamlar, Mayalar, Ahmet Güngören

        Aile ölüyor, Mine Söğüt

        Anne, Ozan Çınar

        5 gece dersi, Latife Teki

        Annem ve ben, Ferit Edgü

        Aç çağrısı, çağ ağrısı, Yalçın Tosun

        Et meydanı, Ayfer Tunç

        Metin-şehir-bellek, Ayşegül Devecioğlu

        Yeni sömürgecileri beklerken, Cemal Baki Akay

        Barbahar, Haydar Ergülen

        İnsan oluş, Hüseyin Kıran

        Barbar içre barbar, Ferhat Özkan

        İdare doyum evi, Orhan Duru

        Uygarlaşma, Elif Sofya

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ