Habertürk yazarlarının yorumları...
Gazete Habertürk yazarları 2015 genel seçim sonuçlarını yorumladı. Ak Parti zoru başarabilecek mi? Bahçeli koalisyonu bitirdi mi?
YAVUZ SEMERCİ
BAHÇELİ KOALİSYONU BİTİRDİ Mİ?
Bu soruya yanıtım açık: MHP Lideri Devlet Bahçeli, AK Parti’ye kırmızı çizgilerini gösterdi. Dedi ki:
1) Cumhurbaşkanı kendi çizgisine çekilecek. Sizi yönetmekten vazgeçecek.
2) Yolsuzluk dosyaları raftan inecek. Yargı süreci başlayacak.
3) Çözüm süreci yeni baştan benim perspektifime uygun hale getirilecek.
PKK ile doğrudan görüşme ve pazarlık dönemi kapanacak...
Bu şartlarda varım ...
Siz ne düşünüyorsunuz bilmem ama ben böyle okudum...
AK PARTİ...
Bence ne seçmenleri ne de yöneticileri üzülsün. Yenilen kendileri değil, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan. Türkiye’nin gündemine başkanlık sistemini sokarak, hem de “Kendim dizayn edeceğim” iradesini ortaya koyarak partinin iktidarı kaybetmesine yol açtı... Erdoğan, seçimleri başkanlık sistemini onaylamaya dönüştürdü. 1 yıl önce Cumhurbaşkanlığı seçiminde, katılım yüzde 74 olmasına rağmen 20.7 milyon oy almıştı Erdoğan... Bugün katılım yüzde 86’yı geçti. AK Parti’nin oyu 18.7 milyon kişide kaldı. Bu eser Erdoğan’a ait... Hâlâ birinci partisiniz ve bu ülkenin kaderinde varsınız.
CHP
CHP’li seçmenin parti yöneticilerine kızmasına gerek yok. Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin pozitif bir seçim kampanyasına imza attı. HDP’nin kendi tabanından oy çalacağını bilmesine rağmen HDP’yi hedef almadı ve barajın altında kalmasına yönelik bir söylemi benimsemedi. Oy oranı belki istediği seviyede değil ama yine de oyunu az da olsa yükseltti. Kadrolarını yeniledi. İktidara hazır olduğu mesajını verdi. Koalisyonun bir parçası olsa da muhalefette kalsa da etkin bir parti konumunu sürdürdü...
MHP
Çözüm sürecine ikircikli bakan, tereddüt eden, bölünme korkusu yaşayan seçmenlerin adresi oldu. Oyunu neredeyse 2 milyon artırdı. Kürt siyasal hareketinin uçlara kayması halinde çözümün kendisinde olduğunu gösterdi. Başka bir şey yapmasına gerek kalmadan oyunu aldı.
HDP
Seçimin galibi... Galibiyette aldığı emanet oyun farkında. Selahattin Demirtaş’ın zafer gecesinde Abdullah Öcalan’a teşekkür etmesi, ona oy verenlerde ne kadar bir rahatsızlık yaratmıştır bilmem. Bildiğim millet, ona barajı geçirterek, Kürt sorununda barışçıl bir dönemin kapısını sonuna kadar açtı. PKK’nın silahlı mücadeleyi sürdürmesi halinde kendisine verilen desteği çekeceğini gösterdi.
UMUTLUYUM...
Pek çok insan karamsar, endişeli. “Hükümet kurulamayacak, ekonomik istikrar bozulacak” endişesi yaşayanlar var. Ben ise hep aksini düşünüyorum. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan şans tanır, sürece müdahale etmezse AK Parti’nin koalisyon hükümeti kuracağını, olmazsa diğer partilerin Türkiye’yi seçime götürecek teknokrat veya pek çok bakanlığı bağımsızlardan oluşan bir CHP azınlık hükümeti kurabileceğini düşünüyorum. Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: MHP ve CHP’nin ekonomi kurmayları, en az AK Parti’nin Meclis’e giren ekonomi kurmayları kadar tecrübeli kişiler. Üstelik bu ülkenin Merkez Bankası’nı yabana atmayın. Siyasi baskı kalktığı için atılacak adımları atmaktan imtina etmeyecek donanıma ve araçlara sahip.
BAŞKANLIK SISTEMİ…
“Başkanlık sistemi, artık geri dönmemek için devreden çıktı” diyenlere bir önerim var. Tam tersi, şimdi bunu hem de muhalefet olarak üstlenin. Türkiye’nin koalisyon tehlikesine karşı en iyi ilacın gerçekten iyi dizayn edilmiş, seçimle gelenlerin ülkeyi kesintisiz 4-5 yıl yöneteceği, yargının bağımsız olacağı, yasamanın üzerindeki yürütme baskısının kalkacağı bir sistem olduğunu söylemeleri gerekiyor. Hem temsilde adalet, hem siyasi istikrarı sağlayacağımız bir sistemi Saray’ın baskısı olmadan konuşacakları gün geldi. Açın şu tartışmayı. Zamanıdır...
VE KADIN MİLLETVEKİLLERi...
Harika bir sayı. Yeterli mi, hayır. Ama müthiş bir ilerleme. 90 kadın milletvekilimiz var. AK Parti 39, HDP 26, CHP 21 ve MHP 4 kadın milletvekiliyle TBMM’de... Nezaket, kibarlık, hoşgörü iklimi sağlayabilmek için yeterli bir sayı. Umarım ve dilerim ki partiler grup başkanvekillerini kadın milletvekillerden seçerler. Tadından yenmez bir manzara olur...
ŞİMDİ NE OLDU?
Şimdi AK Partili kalemlerin de yazdığı gibi: Kibirli tavırlar... Tepeden bakma, benden iyisi yok demeler... Ben ne dersem o olur anlayışı. Ben yoksam, ülke batar korkutmaları... Otoriterlik kokan yaklaşımlar. Devlet imkânlarını kullanmalar. Ne oldu şimdi?
Koalisyon kurduğunuzda aslında Türkiye batacak filan demeyeceksiniz değil mi? Peki vatandaşı bu kadar korkutmaya değdi mi? HDP’yi baraj altında bırakıp Anayasa’yı değiştirme, tek adam yönetimi tesis etme planı yapanların şimdi “Halk bize koalisyon görevi verdi” demelerine bayıldım, söylemesi ayıptır...
UMUR TALU
HERKESİN SINIRINI BİLDİĞİ, KİMSENİN KİMSEYE HADDİNİ BİL DİYEMEDİĞİ BİR ÜLKE!
Bu seçimin “ibret dolu” tarafı şu:
En tepedekilerden başlayarak hepimize sınırlarımızı hatırlatmak!
Hayatın ve ölümün, inancın veya çeşitli felsefelerin, ideolojilerin; dünyadaki, doğadaki rengârenkliğin, türlü çeşitli insanları kucaklamış tarihin, insanoğlundaki çeşitliliğin kaz kafalarımıza bir türlü tam anlatamadığını bir kez daha izah etmek.
***
Şudur:
Sen varsın ama öteki de var!
Öteki varken senin sınırsız bir güce sahip olman ancak “bir süre için” mümkündür; daha fazla ve daha fazlası değil.
AKP’nin 2002’de iktidara gelişi de tamamen böyleydi.
Başkalarının varlığını önemsemeyen, onları yok sayan iş dünyası, medya, TSK, üniversite, yargı, siyaset ağalarına karşı bir “isyan” ve “ders!”
Şimdi AKP’nin tökezleyişi de aynı sebeple; bu kez iş dünyasında, medyada, TSK ve Emniyet’te, üniversite, yargı ve siyasette kendisi “ağa”olduğu için.
Ölümlü insan olduğunu, belli bir oyla seçilmiş siyasetçi, geçici devlet adamı olduğunu unutup “ebedi efendilik” taslamaya aşırı heves edildiği için.
***
Şimdi anlamışızdır umarım:
AKP’nin, AKP’lilerin, iktidarın sınırı “ötekiler”dir!
“Ötekiler”in sınırı da hem öteki ötekiler, hem bizzat AKP, AKP’liler!
***
Sınırını bilmek yerine durmadan sinirini bilemek demek ki çare değil.
Nasıl ölümün çaresi yoksa, bunu unutmak hataysa…
Başkalarının varlığının, var olacağının, onların da hayalleri, umutları, hayatları, şahsiyetleri, kimlikleri olduğunu unutmak, yok saymak da nafile çaba.
AKP’yi doğuran ve iktidar yapan, “çeşitlilik, umut, ötekileştirilmiş olmak, hor görülmek, demokrasi hayali” gibi ne sebep varsa, hepsi bugün AKP’yi de vuran şeyler.
***
“Sınırsız” devlet gücü ve imkânı; “sınırsız” yargı, emniyet ve ordu itaati; “sınırsız” üniversite, piyasa biati; “sınırsız” otorite ve kulluk, buyruk ve kuyruk düzeninin bir sınırı var işte.
Ne hayattan ne ölümden ders alarak, güçlerini güçlünün kendini sınırsız sanan kibrinde bulan, ona yamanıp yapışan bürokrasi, iş dünyası, askeriye, emniyet, yargı, üniversite vesaire reisleri de güm diye bu sınırı fark etmiş olmalı şimdi.
Hiç hesap vermeyeceğini sanmak ne inanç sisteminde mümkün; ne de toplumların tarihinde.
Hakikaten öyle; “milletimizin takdiri, her şeyin üzerinde”dir!
“Çoğunluk” nasıl “çoğulluk” değilse, sonsuz da değil.
Bak yasama, yani kanun gücü muhalefete geçiverdi.
RTÜK gibilerinden başlayarak kurumlarda da.
Çoğunluk ilelebet olsaydı, AKP de bir vakitler var olamazdı; sonra faniliği unuttuğu için gerçekle tanıştı!
Cumhurbaşkanı bunu o kadar aklından çıkarmış olmalıydı ki; sadece “ötekiler”le değil, kendine tam tabi olana kadar, Anayasa Mahkemesi’nden Merkez Bankası’na, bir zamanlar kader ortağı olan Gül’den zaten çoğunu kontrol ettiği yargıya, medyaya…
Küçücük çocuklardan annelerine, herkese herkese öfkelendi, kızdı, bağırdı, hor gördü, haddini bil, sen kimsin ya dedi.
Demek ki öyle olmuyor.
Sizi var eden sizi yok edebiliyor ya…
Sizi güçlü kılan sizi güçsüz de kılabiliyor!
Başkalarını “günahkâr” sayma tekelini elinizde tuttuğunu sanıyor, her şeyi “mubah” görebiliyorsunuz belki…
Ama az tamah çok zarar vermekle kalmıyor; bunca tamah bir de aşırı günah yazıyor!
***
“Sınırsız” olmadığımızı, olamayacağımızı, başkalarının da kendi renkleriyle var olduğunu bilme ihtimali zaman zaman doğuyor. O zaman ülkenin önüne hep ciddi şanslar getiriyor. Yine heba edilmezse.
Bu da esasen öyle bir an.
“Kaypak, fırsatçı, korkak, saldırgan, arsız, tamahkâr piyasalar ve para”nın ne yaptığına değil, bir toplumun önündeki imkânlara bakın bir an.
Herkesin sınırını bildiği ama kimsenin kimseye haddini bil diyemediği bir ülke; barışı, demokrasiyi, kardeşliği, haysiyeti, yoksulların da umut duyabileceği bir ufku belki daha mümkün kılabilir.
Nefret-hiddet-şiddet cenderesinden çıkmak belki artık daha fazla mümkün olur.
***
Şunu asla unutmayacağız ama:
Kimse kimsenin efendisi değil!
Olmak istese de, olamaz.
Siz de değilsiniz.
MUHARREM SARIKAYA
KİM KİMİNLE KURMAK İSTER?
PARLAMENTOYU bilen bir gazeteci olarak söyleyeyim.
Yeni seçilip gelmiş bir milletvekilinden, daha bir tek yasa dahi çıkarmadan; sosyal güvencesini kazanmadan seçime gitmek için el kaldıracağını kimse beklemesin.
Çünkü oraya ne kadar meşakkatli yollardan geldiğini biliyor; siyasetin yakan sıcaklığını da hâlâ kaslarında hissediyor.
Böyle bir süreçte, “Haydi yeni bir seçime gidiyoruz” derseniz, bırakın elini, yerinden dahi kaldıramazsınız.
Ayrıca böyle bir süreçte özellikle AK Parti ve HDP için yeni bir seçime gitmenin nasıl bir sürprizle sonuçlanacağını kimse kestiremez.
Çünkü biri tek başına iktidarını kaybetti; seçmen davranışı bundan sonra ona göre şekillenecek...
Diğeri, HDP’nin de ödünç oyların bir daha ne kadarını alacağı belli değil.
‘FELAKETİMİZ OLUR...’
Dolayısıyla AK Parti’nin akil ismi, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un dün vurguladığı gibi “AK Parti için erken seçim en son ihtimal”...
Nitekim dün güney illerden birinin, adının yazılmasını istemeyen AK Parti İl Başkanı’nın şu sözü de toplumsal tabanının görüşünü yansıtması için yeterli:
“Erken seçim felaketimiz olur, zaten zor toparladık, şimdi iktidardan gittiğimizi gören yanımıza yaklaşmaz. Sorunu erken seçim yerine, siyaset üreterek aşmalıyız...”
Sözlerine, “AK Parti’nin seçim dolayısıyla ağustosa ertelediği olağan büyük kongresinde nelerin yaşanacağını öngöremediğini” de ekledi.
NASIL KURULUR?
Sandık sonucu azınlık veya koalisyona işaret ederken, bu tablodan birçok hükümet alternatifi çıkması olası...
MHP ve HDP, baştan AK Parti ile koalisyona kapıları kapatmış gözükse de her iki partide hükümette olmaları gerektiğini düşünen sayısı az değil.
Bu kesimde bulunanlar, “Hükümette 10 bakanla yer alabildiğimizi göstermemiz çok önemli” görüşünde.
Hepsi de “Öcalan’a umudunu bağlamış” bekliyor.
MHP’deki bazı isimler de “Eğer yakın gelecekte bir seçim olacaksa iktidardayken seçime gitmenin avantajını kullanmalıyız” inancında.
Ancak MHP’deki ağırlıklı görüş, “AKP ile koalisyon, felaketimiz olur” yönünde.
Bir başka arayış ise CHP ve HDP’nin seçim hükümeti kurması; ki bu ancak Cumhurbaşkanı’nın görev, MHP’nin de destek vermesiyle mümkün.
Diğeri de CHP ve MHP koalisyonuna HDP desteği, ki bu CHP’de en çok konuşulan formül.
Dışarıdan baskı gelse bile AK Parti-CHP büyük koalisyonunu ise CHP’de kimse konuşmak istemiyor.
Ankara’da her köşede bir koalisyon toto oynanıyor.
‘EROL BEY...’
AKŞAM saatleriydi, santraldaki arkadaş heyecanla, “Erol Bey...” deyip hattı bağladı.
İstanbul şivesiyle “Erol (Simavi) ben...” diye kendini tanıttı, “Zahmet olmaz ise bir özel ricada bulunabilir miyim?” diye devam etti.
Bir sanatçıyla röportaj istiyor, ancak bunu talep etmiş olmaktan da sıkılıyordu.
Ertesi gün röportaj yayınlandığında santral yine “Erol Bey...” dedi...
“Şimdi okudum” diye söze girdi, mesleki teşvik cümleleriyle noktaladı.
Sonrasında beğendiği yazılarımda o beni; bayram, seyranda ben onu aradım.
Bazen, “Şekerim, ekranda program yapan bizim Nizam’ın (Payzın) kızı mı?” diye sordu.
Kimi zaman da öfkelendiği siyasiye “Şekerim söyle ona...” diye tepki koydu.
Bana patrondan çok öğretmenlik yaptı.
Önceki gün ise son yolculuğuna çıktı; Hak yolun açık olsun Erol Bey...
SERDAR TURGUT
GEZİ RUHUNUN ZAFERİ
GEZİ protestosu başladığında, üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi duran bilinçlerimiz ilk kez canlılık hissetti.Atatürk’ün yarattığı istisnai özelliklere sahip olan Cumhuriyet’imiz, kendisini sıradanlaştırıp Ortadoğu’daki ülkelere benzetebilecek bir iklimin içindeydi. Vasat bir grilik ortalığı sarmış; bireyleşme, özgürleşme bunlardan korkanlarca neredeyse ayıp sayılır hale getirilmişti. Biat kültürüyle yetişen çoğunluklar toplumda teslim olmuş, bir kara deliğin içinde gidiyordu. Bizleri bekleyen tehlikeyi görenler de çaresiz biçimde beklemekten başka bir şey yapamıyorlardı.
Toplumun her kesiminden gelerek Gezi Parkı’na çıkan o cesur genç insanlar; biricik özellikleri, istisnai durumları öldürülerek teslim alınmak istenen bu ülkeye “Yeter artık” denilebileceğini gösterdiler. Bunu ağır bedeller ödeyerek yaptılar.
Biat edenler, Gezi’deki gençleri “yenildi” ilan ettiler, ama bunun doğru olmadığı, aslında orada büyük bir zafer yaşandığı önceki gün yapılan seçimle de belli oldu.
Nasıl ki Gezi, gençlerin “Yeter artık” çığlığıysa, seçim sonuçları da Türkiye’nin aslında Gezi ruhunu içselleştirdiğini gösteren “Yeter artık” çığlığıydı.
Bu sonuçla Türkiye Cumhuriyeti bizlere, Atatürk tarafından bırakılan biricik karakterimizi, istisnai durumumuzu teslim etmeyeceğini, Ortadoğu’nun diğer ülkelerine benzeyip kaybetmeyeceğini gösterdi.
Bugün Amerika’da Obama’nın başlattığı bir “American exceptionalism” tartışması var. Burada, “Amerika’yı bir demokrasi, bir dünya gücü olarak istisnai, biricik yapan özelliklerin ne olduğu ve iyi Amerikalı olmanın bunlara sahip çıkarak nasıl olacağı” tartışılıyor.
Atatürk o kadar büyük bir liderdi ki, o zor koşullar altında bile neredeyse imkânsız olanı başardı ve bize biricik, sadece bölgesinde değil dünyada bile istisnai özelliklere sahip bir ülke verdi.
Türkiye Cumhuriyeti’ni biricik ve istisnai yapan özellikler, modern, çağdaş, seküler, Müslüman bir demokrasi olmasıydı. Türkiye modern anlamda demokrasiye, insan haklarına sahip çıkarak var olunabileceğini gösteren ilk ve tek Müslüman ülkeydi ve bu yolda da gidiyor.
Ama Müslüman olmayı diğer tüm özelliklerin üzerine çıkarıp diğer özellikleri onun altında bırakanlar, biricik özelliklerine rağmen Türkiye’yi sıradanlaştırabilirdi. Gezi ruhu aslında buna bir başkaldırıydı. Atatürk’ün bize verdiği modern, seküler, çağdaş bir Müslüman demokrasi olma özelliklerinin tümü Gezi’de vardı o günlerde. Üzerlerine devletin tüm baskı araçları salınarak ezilmeye çalışıldılar.
Ama olmadı işte, o ruh hâlâ yaşıyor. Komünist manifestosunun açılışında nasıl ki komünizm ruhunun Avrupa’nın üstünde dolaştığı söyleniyorsa, bugün de Türkiye gökyüzünde Gezi ruhu dolaşıyor.
Bizlerin de Amerikalılar gibi bizleri istisnai yapan, biricik kılan özelliklerin ne olduğunu ve bu bağlamda onlara sahip çıkarak nasıl iyi bir vatandaş olunacağını tartışmaya başlamamız gerekiyor.
FEHMİ KORU
DUR BAKALIM NE OLACAK?..
“NEDEN böyle oldu?” sorusunun cevabını merak edenler, geçen ağustos ayından beri bu sütunda çıkan yazılara göz gezdirebilirler. Deneyimli başka siyaset gözlemcilerinin seçime gidilen ortamda yazıp söyledikleri de bu anlamda işe yarayabilir.
AK Parti sandıktan birinci çıksa bile milletvekili sayısı yetmediği için hükümeti kuramayacak duruma göz göre göre geldi.
Eğer bu durumdan çıkmayı ve yeniden ülke kaderinde belirleyici olmayı diliyorsa AK Partililer, “Ne yapmalı?”sorusunu gündemlerine taşımalı.
Ülkenin son 12 yılında silinmez izler bırakmış partidir AK Parti.
Kendisini iktidara taşıyan ve her seçimde sayısı artan seçmen kitlesinin en önemli bölümü son seçimde de ona oyunu verdi. Verdi ve onu açık ara “1. parti” yaptı. Yeni Meclis’te en kalabalık milletvekili AK Parti sıralarında oturuyor olacak.
Eğer koalisyonda yer almayı düşünüyorsa, en kolay formül hâlâ AK Parti’nin içinde yer alacağı formüllerden biridir. Muhalefete geçmeyi daha uygun buluyorsa, yeni hükümetin korkulu rüyasına dönüşebilir AK Parti grubu.
İçerisinden çıkardığı ve Cumhurbaşkanı seçilmesini sağladığı lideri, varlığıyla, AK Parti’nin bundan böyle izleyeceği yolu kolaylaştırabilir.
Her şeyden önce “Ne yapmalı?” sorusuna sağlam cevaplar verdikten sonra...
Bazıları “Fabrika ayarlarına dönmek” tavsiyesinde bulunuyorlar ya, eğer öyle bir düğmesi varsa partinin, hemen o düğmeye basılmalı. 2002 öncesinin özelliklerine kavuşmak, yeniden kadro hareketine ve “ortak akıl” ile hareket etme kararlılığına dönüşmek, istediğini sadece kendisi gibi olanlar için değil ülkenin bütünü için istemek ve bunu sağlayacak biçimde ittifaklar kurmak, ittifaklarını yenilemek...
“Fabrika ayarları” buydu AK Parti’nin...
“Avrupa Birliği perspektifinde kalmak” derken ve bu yolda kararlı adımlar atarken, “İslam dünyasıyla bağlarını pekiştirmek ile birlikte Batı ile de eşit düzeyde ilişkiler kurmak” üzerine oturan dış politikasını izlerken de...
İlk ele aldığı konu olarak “özgürlükler alanını genişletme”yi seçer ve “basın özgürlüğü” için en kapsamlı liberal bir yasayı hazırlarken de...
“Tek akıl” nedense “1 Mart tezkeresi geçsin” sonucuna varmışken, “ortak akıl” sayesinde Irak batağına saplanmaktan kurtulurken de...
Bürokraside kıyım uygulamak yerine insan kazanma yöntemiyle hareket ederken de...
Merkez Bankası’na liyakatli ve dirayetli bir yönetim kazandırıp ekonomiyi ehil ellere bırakırken de...
Yolsuzluk ve yoksulluk ile samimi mücadele ederken de...
Hep “kendisi gibi”, “olmak istediği gibi” bir iktidar idi AK Parti ve o sayede halkın yarısı arkasına takılabilmişti.
Diğer yarısına kendisini “dışlanmış” ve “ötekileşmiş” hissettirmeden hem de...
Ona oy vermeyenler veya verdiği oyu başkalarından saklama ihtiyacı duyanlar bile, AK Parti iktidarında kendilerini“güvende” hissedegeldiler...
Tekrar öyle bir parti haline gelmek için fabrika ayarlarına dönmek gerekiyorsa...
Zordur, ama yapılabilir.
Şimdiye kadar oyları büyük çapta geriye gitmiş, tek başına iktidarı elde tutma özelliğini kaybetmiş partiler (CHP, AP, DYP, ANAP) bir daha bellerini doğrultamadılar.
Başlarına geleni sağlıklı değerlendirmek bir yana, “Bu durumdan nasıl çıkarız?” sorusuna doğru cevap veremedikleri için... Aksine, doğru söyleyenleri yanlarından kovmayı, etraflarını hoşlarına gideni söyleyenlerle donatmayı marifet bildikleri için...
AK Parti zoru başarabilecek mi bakalım?