BİR KAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ!
haber,kaynak, etkinlik, konu, yazı vb.
LİSTELE
PAYLAŞ
Haber/makale'yi paylaşmak için aşağıdaki sosyal hesaplardan birini kullabilirsiniz!

Dünyanın birçok yerinde festivallerde Türk müziğini temsil eden, gerek Taksim Trio ile gerek kendi çalışmalarıyla müzikal yolculuğunda 25 yılı geride bırakan İsmail Tunçbilek, ilk solo albümü Menkıbe’yi çıkardı. Bu albüm, onun uzun zamandır ertelediği ve dinleyicisinin de sabırla beklediği ilk gözbebeği. Dünyanın en iyi bağlama virtüözlerinden biri olarak gösterilen ve ünü kilometrelerce öteyi aşan Tunçbilek, Ortadoğu’da da ilgiyle takip edilen bir müzisyen. Hayatı da oldukça ilginç. Müziğe başladığı yıllarda babasının kafasında kaç saz kırdığını anlatırken gülümsüyor ve şükrediyor, Mısırlı Ahmet ile Sina Çölü’nde inzivaya çekildiği yıllar ise cesaret isteyen bir kararlılıkla müzikte kendi yolunu aradığı dönemi temsil ediyor. Tunçbilek ile albümü vesilesiyle buluşup hayatını konuştuk. HT Cumartesi'den Ekin Türkantos'un haberi...

Albümünüz yeni çıktı ama müzisyen olarak tanınan ve çok sevilen birisiniz. Albüm için neden bu kadar beklediniz?
Serde terzilik de var ya... İnsan mutfakta olunca kendine vakit ayıramıyor. Araya birçok proje girdi. Albümün içime sinmesi için bu kadar bekledim. İnsanlar beni benden istediler. O da bir baskı oluşturdu.

Bunca yıl çok farklı isimlerle çalışmak kuşkusuz size inanılmaz bir müzikal zenginlik kattı...
Muhakkak. Çünkü doymuşluk var. Açlık olsa “Benim albüm yapmam lazım” derdim. Albüm yapmadan sevilmek, dinlenmek benim için büyük avantaj.
Geçenlerde Hüsnü de “Albümü olmadan dünyaca tanınan bir müzisyen olmak gerçekten zor” dedi. Yaşadığımız hayatın karşılığı bu müziklerde. Bundan
daha güzel katkı olabilir mi?

Bir yanda arabesk, diğer yanda flamenko...
Topraklarımız böyle, biz buyuz. Kuru-fasulye pilav, yeri gelirse portakallı ördek yani... Müzikte de öyle

Size neden “Dede” diyorlar?
Müzik camiasında kişisel menkıbesini yaşamış, başarıya ulaşmış insanlara hepimiz “Dede” deriz. Bana da öyle diyorlar ama ben öğrenciyim hâlâ.

‘KAFAMDA 3 TANE SAZ KIRILDI’

Eğitim hayatında hayal kırıklığı yaşadınız. Sonrasında babanızın da desteğiyle, başarınızı kanıtladınız. O günlere bakınca bir hayal kırıklığı var mı?
Hayır kesinlikle. Bu bir kader. Elimde olan bir şey değil. Ben bu kaderi mutlak-ı, kader-i muallak yaptım. Müziği alaylı olarak babamın desteği ve kendi azmimle öğrendim. Gönül isterdi ki bu işin okulunu okuyabilseydim. Ama öyle gelişti, belki de daha iyi oldu.

Okuldan kaydınızın silindiğini öğrendiğinizde TRT’nin Türk halk müziği repertuvarının yüzde 90’ını ezberliyorsunuz... Müthiş bir azim...
Çünkü babam başımda, “Her gün 4 tane türküyü ezbere çalışacaksın, akşam geldiğimde bakacağım” diyor. Çalmazsam dayağı yiyeceğim. Kafamda 3 tane saz kırıldı.

Severek olsa da biraz da zorla yani...
Babam bunu yapmak zorundaydı, “İyi ki yapmışsın” diyorum. Çünkü camiamız, mahallelerimiz dünya standartlarında olmadığı için beni kontrol etmek zorundaydı.

Paco de Lucia ile de çalıştınız. Dünya starlarıyla çalışmak öte yandan da kendi toprağınızın ezgilerini repertuvara koymak müthiş zenginlik. Bunun yapmak istediğiniz müziğe etkisi ne oldu?
Çocukluktan beri çok fazla müzik tarzı dinlemenin finalinde birçok tarzın duygusuna erebilmek yatıyor. Bana “Paco de Lucia’nın kaç tane şarkısını biliyorsun?” dersen, bilmiyorum. Ama çok dinlemişliğim var, o duyguya ermişlik var... Bunu kendi bildiğim müzikle harmanladığımda bu benim müziğim oluyor. Sen kendini çalıyorsun. Ruh ikizleri vardır yeryüzünde. Hintli Sri Navas, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi mandolincilerinden biriydi. O benim ruh ikizim mesela. Gözlerinizi kapatın, “Bunu İsmail çalıyor” dersiniz. Aynı benim hissettiklerimi hissediyor adam, inanamadım. Şimdi kim kimden esinlendi; ben adamı tanımıyorum, o da beni tanımıyor. Müziğin kendisi bu zaten, evrensel olan tarafı bu.

‘BAĞLAMANIN SESİNİ İLK KEZ SİNA ÇÖLÜ’NDE DUYDUM’

Mısırlı Ahmet ile 2 yıl Sina Çölü’nde yaşamanız fantastik bir şey gibi geliyor kulağa...
Bir deli cesaretiyle gittim. Normalde 1 haftalığına gitsen kalamazsın. Yanımızda bedevi vardı, bir aylık erzağımızı alıp getiriyordu. Ama başımıza bir şey gelse kimsenin haberi olmazdı. Buradan Mısır’a gitmek de bir kaçış. Profesyonel müziğe İbrahim Tatlıses’in yanında başladım. 16 yaşındayken ‘Fırat’ albümünü yönettim. Aranan bir aranjörüm. Acayip paralar kazanıyorum. Askere gidip gelince “Ne yapacağım şimdi?” dedim. Ya İbrahim Tatlıses’in yanına geri döneceğim, ‘Dom Dom Kurşunu’ çalacağım; bunda bir problem yok da ben gerçekten ne yapacağım? Mısırlı Ahmet “Sizi burada çok seviyorlar, gelin” deyince para basan dükkânı kapattık, gittik. 2 yıl hiç bilmediğimiz bir yerde yaşadık. Bağlamayı tanımıyorlar, kanunu bilmiyorlar, “Bunun içinde iblis var” diyorlar. Orada da inanılmaz kariyer ama yine mutsuzuz. O zaman İbrahim Abi’yi neden bıraktım, o zaten en üst seviyeydi.

Sürekli bir arayış hali...
Evet. Baktık böyle olmayacak, ya kendi müziğimizi bulacağız ya da Türkiye’ye döneceğiz. Çöl durumu sakat, iş yok, para yok. Bakmakla yükümlü olduğumuz ailelerimiz var.

Ne yaptınız peki çölde?
Hiçbir şey sadece müzik. 1 hafta, 10 gün konuştuk. Sonra herkes sustu. Gökyüzünü seyrettik, ay doğdu, güneş battı. Önümüz Kızıldeniz. Artık dünya maddiyattan çıktı, başka bir boyuta geçti. Kendinle konuşuyorsun, kalbinin sesini dinliyorsun. Bağlamanın sesini ilk kez orada duydum. Çünkü burada her şey yansıyor. Arındık, yedik, içtik, çaldık. Zaman yok, fatura yok, gelen yok. Sonra “Bunun bir meyvesini yiyelim” dedik ve İspanya’ya gittik. Ama proje çıkmadı. Onu yapacağım sonra.

Bir müzisyen için en sancılı şey kendi müziğini bulması sanırım...
Evet çünkü duyuyorsun ama elinden bir şey gelmiyor. Beyin ve el aynı koordinasyonda değil. Her bir parmağa beyin koymak lazım. Farkında olan insan için problem yaratıyor. Birçok arkadaşım “Ne işin var kardeşim, Kilyos’ta da çöl var” dediler. İyi de kardeşim, anam, babam, arkadaşlarım yanıma gelecek, ben nasıl kopacağım. Beni 2 sene öldü bildiler cenaze namazımı kıydılar gıyabi, şaka değil. Konsolosluklar arıyor, ben yokum. İkinci kez hayata döndüm, şaka değil. Daha nasıl bir manyaklık olabilir ki?

‘BU AĞIT AYLAN'A ÖZEL'

Albümde Aylan’a özel bir ağıt var...
Bir gün uyandım, haberlerde çocuğun bedeni sahilde. Benim sinirler attı. 3 yaşında kızım var, o da öyle yatar, kafam gitti. İşlerimiz var, saz çalamıyoruz. 10 gün geçti, sazı aldım elime ve direkt bu parçayı çaldım. “Usta üstüne görüntüler koyalım bu parçanın” dediler. Para derdinde ya herkes. İnsanların duygularını sömüreceğiz ya. “Benim öyle bir derdim yok, bunu çok sonra paylaşacağım, bunu sadece Aylan’a yaptım” dedim. Bu ona özel bir ağıt.

Hüsnü Şenlendirici’nin yorumu ne oldu albüme?
O baştan beri biliyor, “Hadi oğlum” diyor. ‘Menkıbe’de onun da çok güzel solosu var. Her melodi bir anı işte.

Geçen ay Hüsnü Şenlendirici’ye “Yurtdışında doğsaydınız her şey nasıl olurdu?” diye sordum, size de sorayım...
Micheal Jackson’dım kesin. Hans Zimmer da olabilirdim.

YORUM YAP 0
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ
300