‘Bir an Altın Aslan geliyor sandım’
Kerem Akça, Venedik'ten Jüri Özel Ödülü ile dönen Emin Alper'le konuştu
KEREM AKÇA /HABERTURK.COM
keremakca@haberturk.com
72. Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü kazanan Emin Alper’le 40. Toronto Film Festivali’nde sıcağı sıcağına bir araya geldik… Türk sinemasının yükselen değerlerinden, “Tepenin Ardı”yla dikkat çeken yönetmen “Abluka”yla da gücünü gösterdi. Ama bu ödülü yeterli görüyor mu? Bir Venezuela filminin zafer elde etmesini nasıl yorumluyor?
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde akademisyenlik de yapan 1974’lü Emin Alper’i 2012’de “Tepenin Ardı” ile tanıdık. Pek çok kişiye göre son yılların en iyi yerli ilk filmi, Berlin Film Festivali’nde ‘Forum’ bölümüne girip iki ödüle ulaştı. Çok iyi karşılandı. Alper ikinci filmi “Abluka” ile 2 Eylül’de başlayan 72. Venedik Film Festivali’nin ana yarışmasına girdi. Bu kategoride ödül alan ikinci Türk filmi olma unvanını elde etti. Jüri Özel Ödülü’ne ilaveten Arca CinemaGiovani ve Premio Bisato D’Oro ödülleri de geldi.
Cumartesi günkü bu başarıya karşın mütevazılığından, soğukkanlığından bir şey kaybetmeyen Emin Alper’le filmin Amerika prömiyerinin yapıldığı Toronto Film Festivali’nde konuştuk.
‘CEYLAN VE CUARON ABLUKA’YI DESTEKLEMİŞ’
Bu sene Venedik’te Altın Aslan’ın gelebileceği bir seneydi. Yarışma çok zayıftı. Bir Venezuela filmi ilk kez zafere ulaştı. Hatta Güney Amerika’nın da ilk Altın Aslan’ı oldu bu. Arada bilinmeyen ülke sinemalarının başarılarını biliyoruz. Samuel Maoz, Tran Anh Hung gibi isimler sürpriz ödüller elde etmişti. “Desde Alla”, Pablo Larrain geleneğini izleyen ayrıksı ve başarılı bir eşcinsel sinema örneği. Ama çok ustalıklı bir film değil. Yarışmada ustaların gövde gösterisi yaptığı bir yapıt izlemedik bu sene. Bu sebeple Altın Aslan kaçtı diye hüzünlü müsün?
Venezuela filmini görünce böyle bir tepki verdim. Ama bu işler belli olmuyor. Artık alıştım. Jüri sisteminin mantığı böyle. Her şey olabilir. Bazı festivallerde bir-iki film çıkıyor, silip sürüyor. Yüzde 90-95 civarında bir uzlaşma oluyor. “Bir Ayrılık” gibi… Ama jürideki hassas dengelerle, karşılıklı diyalogla alakalı bunlar. Birbirinin filmini desteklememek için yapılan mücadele hesapta olmayan bir filmin öne çıkmasını sağlayabiliyor. Ben de bunun büyük kısmının şans olduğunu düşünüyorum. Burada da öyleydi. Kendimi hiç hazırlamadım. Birkaç saat önce törene geliyor musunuz diye kontrol ettiler. Oyuncu ödülü olmadığını da öğrendik, dört ödülden biri gelmişti. Bunlardan bir tanesiydi, ‘acaba hangisi?’ diye heyecanlandım. Hangi filmin aldığını bilmiyorsun, bütün filmleri de görmememiştik üstelik… Altın Aslan’ın geleceğine dair bir sezgiye kapılıyor insan. Venezuela’yı görünce olabilirdi diyorsun ama olmadı yani.
Dengeler deyince Türkiye’de de soranlar oluyor. Cuaron, Guillermo Arriaga’nın yapımcılığını üstlendiği ve hikayesinden yola çıkan bir filmi öne çıkardı, Nuri Bilge Ceylan bizimkini desteklemedi gibi yorumlar var. Ben inandığım için söylemiyorum tabi…
Normal böyle dedikodular. Ama duyduğuma göre Cuaron çok demokratikmiş. Nuri Bilge’nin desteklemediği de doğru değil, desteklemiş. Cuaron’la Nuri Bilge desteklemiş. Venezuela’yı da onlar.
Hsiao-Hsien?
Bizimkini hiç desteklememiş, şaşırdım ben de…
Venedik’te Türk sineması hep şanssızdır. Cannes, Berlin’de gördük zirveyi. Ama burada “Anayurt Oteli”, “Gizli Yüz”, “Bekçi”, “Ayna”, “Karartma Geceleri” gibi filmler de yarışmış, ödül alamamıştı. “Süt” de aynı şekilde. “Sivas”tan sonra “Abluka” da ödüllendirildi. Venedik’te böyle bir başarı güzel, ama keşke şans ayağımıza gelmişken en üst noktayı görebilseydik.
Sen ne diyorsun filmlerin seviyesiyle ilgili?
En iyi film “Abluka”ydı. “Danimarkalı Kız” ve “Desde Alla” ondan sonra gelir.
Bizim film karışık tepkiler aldı. Zorlayıcı, karmaşık olmuş pek çok kişi için.
‘GEZİ SONRASI FİLMİ DEĞİL’
Aslında filmi izleyince Gezi sonrası filmi gibi geldi. Ama sonradan düşündüm, Kültür Bakanlığı desteği de baya ertelenmişti, bu tarihsel açıdan mümkün değil.
Evet Gezi sonrası filmi değil. Burası öyle bir ülke ki hangi dönem kafanda varsa Türkiye’de eskimiyor, Gezi falan yoktu. Gazi, Sivas vardı mesela… Bizde olaylar bitmiyor. Her şey periyodik olarak tekrar ediliyor, tanıdık geliyor. Biri 80 sonrası derken, bir başkası 70’lerde mi diye sorabiliyor.
Ütopik olarak mı planlandı?
Distopik... Geçmişimizde distopya gibi yaşanan dönemler olduğu için neyi anlattığı anlaşılmıyor. İnsanlar, Türkiye’deki izleyiciler tereddüt ettiler. Bizim hedefimiz distopik bir film yapmaktı.
Göstergeler her türlü tarafa yorulabilecek gibiydi. “Tepenin Ardı”ndaki eşkıyalık şehir eşkıyalığına dönmüş gibi. Artık şehirlerin de balta girmemiş olduğu anlatılıyor bir bakıma. Gösterge olarak yukarıdan kırlangıç geçiyor, yanan çöp kutularının neye denk geldiği anlaşılmıyor. Basın toplantısında da Polanski etkisinden bahsettiniz. Cinnete sürükleyen bir politik dünya var. Abluka da onu ifade ediyor. Öte yandan korku-gerilim, erkek gotiğine de kayabiliyor. Gotik korku alanından Polanski’nin Apartman Üçlemesi’nin “Kiracı”sının (“Le Tenant”, 1976) etkisi var sanki.
Evet kafamdaki net referanslardan biri oydu. Senaryoyu yazarken aklımda yoktu. Üzerimde çalışırken ‘evet ya’ dedim. Tekrar geri dönüp izledim, bağlandığımı hissettim.
Kardeş hikayesi değişken…
Polanski’deki gerilim unsurunun temel kaynağını politik atmosfer olarak kurduk.
Politik atmosferin kaynağını neye bağlayabiliriz? Yılmaz Güney’e mi?
Bilmiyorum, pek yok onda.
Doğru.
Düşünmek lazım politik-gerilim atmosferinde yaşayan memleketimiz var. Ama bir politik roman geleneği de var, severim. Dostoyevski’nin Ecinniler, Joseph Conrad’ın Batılı Gözler Altında ve Gizli Ajan romanlarını çok seviyorum. Politik Avrupa romanı geleneğinden beslendim.
Filmin politik tarafını “Konformist”e (“Il Conformista”, 1970) benzetiyorum. Bertolucci’nin en iyi filmlerinden biridir. Ortaya çıkarttığı belirsizlikle değerli ve tekrar tekrar izlenesi bir yapıttır. Alttan alta da faşist rejimleri topa tutar. Onun üzerine Polanski, “Kiracı” yapısı yerleşmiş gibi burada…
Bertolucci de sevdiğim bir yönetmendir. Doğru söylüyorsun. Bilinçli olarak yoktu bu ama sen söyleyince düşündüm, yakıştı.
‘KÜÇÜK İNSANIN OMUZLARINA YÜK BİNİYOR’
Bilinçaltında böyle şeyler kendi kendine gelebiliyor. Öyle bir atmosfer var. Mehmet Özgür’ün senin filmlerinle olgunlaşıp başrole yükselmesi sevindiriyor beni. Komedi filmlerinde de başarılı ama piyasa işler onlar. Halbuki fazlasıyla yetenekli bir oyuncu. “Tepenin Ardı”na nasıl dahil olmuştu?
Şans eseri… Başka bir oyuncuyla anlaşmıştık, son anda gelemedi. Reha Özcan önerdi, tanıdığı biri olduğunu söyledi. Dizilerine, tiyatro oyunlarına baktım, kadroya aldım. Olağanüstü bir iş çıkardı. Ondan sonra devam etti.
Karakter tanımları sadece Türkiye’de olabilecek tiplemeler. Biri köpek avcılığına sarıyor, diğeri çöp kutusunda bomba aramayı mesleğe dönüştürüyor. Yabancı birine söylesen ‘nasıl yani?’ der, bu olayı alaycılıkla karşılar. Mesela Venedik’te “Neon Bull” adlı bir Brezilya filmi vardı. Orada boğaları besleyen bir rodeo kovboyunun hafif egzotik öyküsü anlatılıyor. Sadece Brezilya’dan çıkabilecek bir tip... Bir noktadan sonra ‘ne yapıyor bunlar?’ demek, cinnete sürüklenmeyi tanımlamak için ideal bir ortam var “Abluka”da. Bu iki eşsiz karakter için nasıl bir gözlem yapıldı?
Karakterlerden önce meslekler bulundu. Hikaye oluşturulurken böylesi meslek dallarıyla ilgilenen insanlar geldi aklıma. Sonrasında tiplemeler ortaya çıktı. Kardeş olunması da aradaki etkileşimi kolaylaştırdı.
Sanki politik açıdan tanımlanmış ana tiplemeler. Doğru mu?
Köpek hikayesi öyle değildi. Thomas Mann’in Tobias Mindernickel öyküsü vardı geçmişte okuduğum, o oradan gelişti. Daha apolitik bir öyküydü. Kadın politikti, Ahmet’inki de kendiliğinden siyasileşti. Köpek öldürme de böylece bir metafora dönüştü.
İkisi birbirini çok iyi tamamlamış. Ayrı meslekler gibi düşünülmüştür. “Tepenin Ardı” bir taşra sinemasıydı. Dış mihrakları ele alıyordu, mülkiyet gibi konular da vardı orada. Hiççi, bana kalırsa Antonioni etkili bir gelenekten söz edebilirdik. Görünmez bir tehdit vardı. Polanski yoktu orada. Yılmaz Güney’in “Seyyit Han”ına yakın bir Anadolu westerni giysisi mevcuttu. Burada ise şehirde Polanski etkisi var. Düşmanlar, dış mihraklar ise daha somutlaşıyor. Lider tanımı da ortaya çıkıyor. Hamza’nın okuması alegorik olarak nedir?
Burada ben daha çok şöyle bir şey düşündüm. Orada dışarıya yönelik bir paranoya vardı, burada da öyle. Ama burada paranoyaklık iki karakterin birbirini yok etmesine yol açan bir süreci yaratıyor. Patronlar olayı kızıştırıyor. Biri performans baskısıyla, diğeri ise grotesk sahne ile ortalığı karıştırıyor. Varlığıyla tedirginlik yaratıyor. Küçük insanı daha da fazla sınırlarına doğru zorluyor. Omuzlara taşınamayacak bir psikolojik yük bindiriyor.
‘VENEDİK’TE İTALYANLAR KAYIRILIYOR’
Yarışmada bütün filmleri seyrettin mi?
6-7 film izledim, hepsi ödül aldı. Bunlar arasında Venezuela filmi iyiydi. Altın Aslan için fazlaydı. “The Clan” (“El Clan”) iyi. Ama bu jüriden ödül çıkacağını düşünmüyordum.
Ben de yönetmene şaşırdım.
Evet çünkü çok ana akım bir reji var. L’Hermine’e de en çok şaşırdım.
En kötü filmdi.
Yarışmada ne işi var diye konuştuk.
Karakteri beğenmişler.
İyi oyuncudur Fabrice Luchini, her yerde aynı şeyi oynuyor. Bir Mehmet Özgür varken (gülüyor)…
İtalyan filmleri?
Golino’nunki fena değildi, alsa garipsemezdim. Bu jüriden çıkmazdı. Melodram, hüzünlü bir masal gibi. İşçiliğiyle hoş bir filmdi.
Bu sene biliyoruz ki Seren Yüce de “Sessizlik” ile başvurmuştu. Bana kalırsa soyadını ‘Giannoli’ olarak değiştirse, Altın Aslan yarışmasından iki film ödülle dönmüştük şimdi… Xavier Giannoli gibi yeteneksiz bir yönetmenin sürekli majör festival yarışmalarına girmesinin mantıklı bir açıklaması yok.
Bunu kanıksamak lazım. Berlin Alman, Cannes Fransız, Venedik İtalyanları kayırıyor. Kabul etmeliyiz. Her ülkenin bir kontenjanı var. Fransa’dan üç film mi vardı?
İki film.
İkinin altna gerilemiyor. Almanya yoktu. Kotalar vardı. Umarım bizim de olur. Romanya’nın
vardı bir dönem. İran’ınki düştü, bizde de olur inşallah.
Venezuela ile aynı seviyede olmak tuhaf.
Venezuela’da Michael Franco ile Guillermo Arriaga’nın yapımcılığında, Arriaga’nın hikayesinden uyarlanmamış olmasa giremezdi.
Ama bu kapasitesi vardı.
Her sene ikna oluyorum 10-20 sene sonra geride bıraktığın filmlerin toplamından bir kariyer oluşacak diye... Bunlar ise şans, strateji, piyango… Venedik’e filmi zar zor yetiştirdik. Geçseydik belki Berlin yarışmaya almayacaktı filmi. O zaman “Abluka”nın kaderi bambaşka olacaktı. San Sebastian’a da başvurduk yan bölüme davet bile gelmedi. Tek festivalden ziyade dört-beş film yaptıktan sonra yönetmen açısından değerlendirmeler yapılmalı.
Berlin’de iki yan bölümdeki ödül aldıktan sonra burada ana yarışmadan jüri özel ödülü geldi. Bu konuda da bir tutarlılık var. Belki bir sonrakinde daha üst seviyede bir şey alabilirsin…
İnşallah, olabilir de olmayabilir de. Christian Petzold “Barbara” ile birçok ödüle ulaştı, festival dolaştı. Sonraki filmi aynı etkiyi yaratamadı.
‘GÜNÜN TÜRKİYE’SİNDE HERKES TEDİRGİN’
Aslında biraz ulusal festivallerle de bağlantılı başarılarımız... Türkiye’de festivallerde para ödülü alamayan bağımsız filmler zorlanır. Bir şekilde başarılı olma şansı azalıyor böyle olunca da... Zaten yurtdışına gidilmiyor. Festivallerde duruldu sansür meselesi, sen o konuda ne düşünüyorsun?
Talihsiz bir sene geçiriyoruz. Festivallere hasret kaldık. Bu biraz memleketin politik havasıyla ilgili. Ortam rahatlamadan biz de rahatlamayacağız. Herkes tedirgin, diken üstünde. Siyasi yönetimin yarattığı öfke, tedirginlik, kuşku bize de yansıyor.
“Abluka”daki gibi yani…
Aynen maalesef… Önümüzdeki seçimlerle inşallah daha sükunetli hale geliriz.
Bu durum biraz kendini de baltalamak oluyor. Üst üste gelirse.
Antalya’daki Gezi sansürü meselesi, birbirine girmemesi gereken insanlar çatıştı. İstanbul’da seçim öncesi Kürt meselesi devreye girdi. Adana da Kürt meselesinden çekti. Hepsi bizim makro siyasal durumlarımızla ilgili…
Yeni yönetmenlerin belli bir çeşitlilik sunduğu, festivallerde başarılı olduğu kesin. Bu durum temelde 90’larda çıkan kuşağın verdiği cesaretle mi ilintili?
İşin maddi boyutunu da unutmamak lazım. Kültür Bakanlığı sayesinde bir sürü genç insan film çekti. Endüstride çekilen filmlerin artması da etken. Doğal olan potansiyelin açığa çıkmasına denk gelen. Okuyan, yazan, çizen dinamik kuşak imkan bulabildi.
Onlardan hangisini beğeniyorsun?
Arkadaşım onların hepsi, bir şey söyleyemem.
Kubrick, Polanski, Visconti ve Fassbinder’i sevdiğini söyledin, favori filmlerini merak ettim.
Polanski deyince Apartman Üçlemesi. Kubrick’in her filmini severim. Visconti’nin de aşağı yukarı öyle. En çok “Lanetliler” (1969), “Masumlar” (1976) Fassbinder’in 70 sonrası…
“Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları” sonrası mı?
Aynen…