Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

18-28 Şubat arasında düzenlenen 15. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde izlediğim dört filmi değerlendirdim. Macaristan, İspanya, İngiltere ve İzlanda’dan çıkan işler farklı ve uçarı dünyalara girmemizi sağladılar. Özellikle birincisi kült olabilir.

“TİLKİ PERİSİ LİZA”: JAPONCA MÜZİKLERLE ‘AMELIE’NİN MACAR VERSİYONU

Kesinlikle Macaristan’dan görmeye alışık olmadığımız bir yapıt... Fantasporto’nun galibi “Tilki Perisi Liza”nın (“Liza, A Rókatündé”, 2015) yaratıcısı Károly Ujj Mészáros, Macar sinemasının feminist ustası Márta Mészáros’un nesidir bilinmez. Ama burada gerçeküstücü ve masalsı dünyasıyla dikkat çekerken, hayalci bir hemşirenin hikayesine bakıyor. Orta Avrupa’da sadece Çek filmlerinde görebileceğimiz bir sanat akımı bu sayede minimalist sinemanın ve siyasi duyarlılığın göbeğine transfer oluyor.

Aslında 2000’den bu yana rahatsız edici temalara el atan bir ülke sineması var. Bu sebeple de bu film şaşırtmıyor. Ama işin içine 1950’lerde ölen bir Japon pop şarkıcısının adeta ‘hayal arkadaşı’ olarak girip, aralarda şarkı söylemesi, eldeki eski model mikrofonla çok eğlenceli duruyor.

Károly Ujj Mészáros “Amelie”nin (“Le Fabuleux Destin d’Amélie Poulain”, 2001) Macar versiyonuna imza atmış. Bu kaynağı kullanırken “Yurttaş Köpek” (“Mah Nakorn”, 2004) kadar devrimci, radikal durmuyor. Yönetmen filmi sekiz parçaya bölmüş, epizodik anlatıda ‘metresler’ bölüm ismine dönüşüyor. Ama işin içine cinayet, ölüm ve cinsellik de giriyor. Elbette bunlara ulaşırken Takashi Miike esintisiyle beliren camp müzikal performanslarını ve flashbackle Japon mitolojisine götüren ‘tilki perisi hayali’ni görmezden gelemeyiz.

Lisa’nın anlatıcı sesi film için yönlendirici olurken, ters köşe yapan final de aslında ilginç. Çek sinemasının eşsiz gerçeküstücü başyapıtlarından “Valerie and Her Week of Wonders”ın (“Valerie a Týden Divu”, 1970) büyüsünü bulamıyoruz. Ama belki de Macaristan’ın en iyi peri masalı filmiyle yüzleşiyoruz. Tanıdık bir akış bizi “Amelie” kadar yenilikçi noktalara götürmüyor.

Ama elimizde kalanlar da Mészáros ürünü bir yaratıcılığın adını koyuyor. Jeunet-Miike arası bir yönetmenin çıkışı başlı başına çılgınca! Japonca şarkıların ve konuşmaların hakimiyeti, sanki 70’lerin dokusuna ayak uyduran kostüm ve yapım tasarımıyla retro ve kitsch estetiği besliyor. “Tilki Perisi Liza”, “Amelie”nin izini süren bir film, ama ondan daha karamsar ve özgürlükçü.

FİLMİN NOTU: 6.5

“AYRIK OTU”: YALIN VE GERÇEKÜSTÜCÜ DİNİ TAŞLAMA

“Acné” (2008) ve “Faydalı Hayat” (“La Vida Util”, 2010) ile sinemaya giren Federico Veiroj, bağımsız ruhla filmler çeken bir Uruguaylı. “Ayrık Otu” (“El Apostata”, 2015) onun kurumları iğneleme, taşlama hedefli eserlerine bir yenisini ekliyor. Katolik Kilisesi’ne girme çabasındaki Gonzalo Tamayo’nun (Alvaro Ogalla) gözünden bizi bir anti-kahramanla yüzleştiriyor.

Açıkçası 1.66:1 çekilmiş bu yalın film, kamera kullanımıyla da bir bilinç kazanıyor. Kameranın özellikle uzun plan alırken, genişe açılmadan yukarıdan aşağı doğru inip ‘Vatikan’dan gelen kutsal güç’le dalgasını geçmesi zeki bir hamle. Bunun ötesinde rahipliğin arifesindeki tipleme, sanki “Faydalı Hayat”taki Aki Kaurismäki etkisini Onur Ünlü’ye çeviriyor. Bu durum da filmin bir yere kadar ‘boş bir kaba komedi’ izlenimini bırakıp ters köşe yapmasını sağlıyor.

Ama temelde diyalog komedisi eğilimli, gevezeliği lehine çeviren bir dini taşlama izliyoruz. İşin boyutu bununla da sınırlı kalmıyor. Zamanla karakterimizin absürt olaylara gebe olması filmin kırılgan görsel ve dramatik yapısını anlamlandırıyor. Şilili Cristián Jiménez’in işlerine paralel bir yapıtla yüzleşiyoruz. Veiroj, sanki politik propaganda filmleriyle dalgasını geçmiş.

“Alexander Nevsky”den (“Alexander Nevskiy”, 1938) transfer edilen ezgiler derken, kendi iddiasına göre kimi Carlos Saura filmlerine de gönderme yapmış. Ama siyah-beyaz çekilmiş “Faydalı Hayat”taki kadar sinefilleri tatmin eden bir retro dünya yok. Orada sinemanın kapitalizm aracı haline gelmesiydi topa tutulan... Deadpan komediye (poker surat komedisi) yatkınlık da sanki bu kez Bunuel’in Franco karşıtı gerçeküstücü mizahıyla yer değiştiriyor.

Rüyalardaki çıplak bedenler ve seks düşkünlüğüyle sınırları zorlarken, evinde akrabasıyla yatağa giren tuhaf bir rahip adayı var. Onun ayak izlerini, yaptıklarını izleyen kamera ve müzik de şaşırtıcı değil. Bir çeşit Bunuel usulü 1930’lar komedisi gibi “Ayrık Otu”.

Bu duruma ulaşırken “Yeni Ahit” (“Le Tout Nouveau Testament”, 2015) kadar lezzetli olmamasına karşın görsel ve sözlü öğelerle can yakabiliyor. Kilisede olup bitenleri, bürokrasiyi topa tutuyor. Fazlasıyla ironik bir şekilde, bir döneğin itiraflarını ‘sansürsüz’ gösteriyor.

FİLMİN NOTU: 6

“ARKADAŞLARINI ÖLDÜR”: ‘TRAINSPOTTING’ ’24 SAAT PARTİ İNSANLARI’YLA BULUŞUYOR

90’ların sonunda bir plak şirketi… Bir yetenek avcısının biyografik kara komedisi… Steven Stelfox’un ironik ve hızlı hayatı… “Arkadaşlarını Öldür” (“Kill Your Friends”, 2015), “Trainspotting”le (1996) “24 Saat Parti İnsanları”nı (“24 Hour Party People”, 2002) bir araya getiren John Niven uyarlaması… Birinci tekil şahısın anlatıcı sesinden akan ve görsel açıdan tanıdık gelen biçimci bir İngiliz filmi…

Aslında Boyle, Ritchie gibi 90’larda çıkış yapan rejisörleri arkasına alırken yeni bir ekip kuruyor. “Siz, Yaşayanlar”ın (“Du Levande”, 2007) görüntü yönetmeni Gustav Danielsson ile “Mad Max: Fury Road”un (2015) bestecisi Junkie XL’in bir araya gelmesi ‘uluslararası ekip’ anlamına geliyor. Nicholas Hoult, Stelfox’a çok yakışmış. Onun konuşma hızıyla da aslında bir dönemin müzik piyasasındaki yozlaşma gözler önüne seriliyor.

Craig Roberts, Moritz Bleibtreu, Ed Skrein derken bize cinayet de işleyen bir yetenek avcısı tipi veriliyor. Büyük oranda ‘biyografik kara komedi’, bir anda Ritchie ile Boyle’un geleneğini başka bir seviyeye taşıyor. Hikaye kurgusuyla oynayan kurgucunun Hoult’un akılda kalan ses tonunu iyi konumlandırırken, müzik tarihine göndermelerle süslediği “Arkadaşlarını Öldür” çok lezzetli. Özellikle tek renk çalışmış, karanlığa hapsolmuş gibi duran Danielsson’un sinematografisine dikkat etmediğimizde…

Memur bir yönetmen olarak çıkış yapacak Owen Harris’i de sinema piyasasına armağan ediyor. Reklam arka planı burada klişe bir ‘birinci şahısın içsesiyle akan bir İngiliz komedisi’ getirse de sıkmıyor. Olup bitenler bir başka heyecanla, dinamizmle bize tesir ediyor. Müzik piyasası taşlaması yerine ulaşıyor.

FİLMİN NOTU: 5.5

“SERÇELER”: İZLANDA DOĞASI FONLU CİNSEL UYANIŞ

Dagur Kari ve Baltasar Kormákur ile bildiğimiz İzlanda sinemasından bambaşka yönetmenler de çıkabiliyor. Rúnar Rúnarsson, Grímur Hákonarson derken ‘yavaş yavaş’ coğrafi arka planını bildiğimiz bir ezber oluşuyor. Ancak bu yaklaşımın sinemanın yararına olduğunu söylemek güç. Zira daha ziyade güzel doğayı fotoğraflama çabasında, belgesele yakın işler görüyoruz. Kári’nin ilk filmindeki içine alan tonu, yöreye uygun ironisi hiç yok. Kormákur’un ise başlarda samimiyetiyle unutturduğu ‘ticari kafa’sının Hollywood’da trajik sonuçlar verdiği (“Zorlu İkili” hariç) çok açık...

“Serçeler” (“Þrestir”, 2015), yaşlı bir adamın dokunaklı yolculuğunu, aşk, irade ve çıplaklıkla saran vasat “Volkan”ın (“Eldfjall”, 2011) yönetmeninin ikinci işi. Bu kez mercekte yine o bölgelere giden genç bir erkek var. Atli Oskar Fjalarsson’un canlandırdığı 16’sındaki Ari, Revkjavik’te annesinin yanından babasının kırsaldaki evine geliyor. Film kırsala alışma süreciyle ilgili…

Büyüme sancılarının cinsel uyanışa açık kapı bırakmadan bunun göbeğinde durması ana mesele. Görüntü yönetmeni bir kez daha Sophia Ollson gibi belgesellerle ayakta duran bir isim olunca kadrajların oyuncuları tutturması, yakalaması zorlaşıyor. Yer yer elden düşürülmesi son anda engellenen hareketli kamera, mekanı gördüğümüz anda dağlık alanın, kırsal görüntüsünün ‘hayranlık’ uyandıran ‘fotoğraf’ını unutturuyor.

Film boyu sanki 2.35 çekilip 1.85’e daraltılmış mercekler görüyoruz. Ama bu ‘kariyerinin başındaki yönetmen sendromu’, sonlara doğru devreye giren ‘ensest’i de işin içine katmaktan gocunmayan ‘iki taraflı cinsel uyanış’ı serbestleşiyor. Çıplaklık, yatak etkileşimi ve İzlanda’ya özgü rahatlık seyirciyi derin düşüncelere sürüklerken, ‘sevgisizlik’in başlangıcı olarak konumlanıyor. Böylece metaforik ismini doğru kullanan “Serçeler”, tutarlı noktalanıyor.

FİLMİN NOTU: 4.7

KEREM AKÇA’NIN 15. !F İSTANBUL FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

Akş (Loev): 4.8
Anomalisa: 4.2
Anneanne (Grandma): 3.9
Aşk 3D (Love 3D): 6.5
Bakıp Gülümserim (I Smile Back): 4.3
Bana Marianna De (Mów mi Marianna): 2.7
Bir Genç Kızın Gizli Defteri (The Diary of a Teenage Girl): 7
Cennet (Ma Dar Behesht): 6.5
Ceset: 4.3
Dehşet Odası (Green Room): 3.2
Der Nachtmahr: 7.6
Dinle Beni Marlon (Listen to Me Marlon): 6.3
Hızın Kızları (Speed Sisters): 2.6
James White: 5.4
Kaili Blues (Lu Bian Ye Can): 6.5
Kırıntılar (Crumbs): 6.9
Köpek: 5.4
Krisha: 6.5
Masumiyet Müzesi (Innocence of Memories): 7.3
Nasty Baby: 5.4
Ne Yerde Ne Gökte (Ni Le Ciel Ni La Terre): 3.2
No Home Movie: 5.5
Ormana Doğru (Into the Forest): 3
Prensim (Mon Roi): 4.5
Sadece Jim (Just Jim): 4.5
Sen Benimsin (A Bigger Splash): 3.5
Şov Dünyası (Entertainment): 8.3
Suikastçı (Nie Yin Niang): 7.7
Tangerine: 5.5
Tekerleme: 3
Turbo Kid: 3.8
Viva: 3
Yakuza Cehennemi (Gokudou Daisensou): 3.4
Yeniden Başla (Demolition): 4
Yolun Sonu (The End of the Tour): 2.9
Yeryüzünün Kraliçesi (Queen of Earth): 6.5

Not: Filmler, festival boyunca güncellenecektir.