Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema Diktatör filmi, Kerem akça haftanın filmleri

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        “Borat” ve “Brüno”nun mucidi ekip bu sefer Kuzey Afrika’da olduğu varsayılan Wadiya ülkesinin kurmaca diktatör lideri Aladeen’in Amerika yolculuğunu ele alıyor. Tuvalet mizahını yalancı belgesel düşüncesiyle yoğururken politik taşlamayı da ‘sözlü espriler’le inadına devreye sokan özgün komedi anlayışı yine mevcut burada. “Büyük Diktatör” veya “Muz Cumhuriyeti”nin türevi olarak anılabilecek “Diktatör”, 11 Eylül sonrası ABD üzerinde oluşan havaya dair çokça söyleyecek sözü olan ve bunu daha da ileri götürüp bütün düzenlere dil uzatan bir yapıt. Ancak Cohen’i Mike Myers ile beraber son 10 yılın en özgün mizahçısına dönüştüren “Borat” kadar yüksek bir yere konulamaz. Her şeye rağmen filmi defalarca kez izleyip birçok ‘anlatılmaz yaşanır’ sahneyi arkadaşlarınıza göstererek anlatmak isterseniz şaşırmayın derim.

        Sacha Baron Cohen’in mizah anlayışını çözmek zor. Her türlü gelenekten bir tutam bulundurup adeta lezzetli bir bilinmeyen ülke yemeği sunması, onu Mike Myers ile beraber son 15 yılın en hınzır komedi yaratıcısına dönüştürüyor kuşkusuz. Her ikisinden çok fazla ürün görmememiz ise sinema sanatının ayıbı. Zira zamanında Jerry Lewis’ler, Jim Carrey’ler kaba komedide nerelere ulaşmıştı. Dönem ise ‘tuvalet komedisi’ ile bu düşünceyi harmanlama dönemi.

        Sinemanın en taşkın ve huzursuz komedi oyuncusu-yaratıcısı

        Bu konuda Farrelly Kardeşler’e ‘öncül’ pay biçmek mümkün olabilir. Ancak Cohen ve yönetmeni Larry Charles bu konuda bir damar belirlese de esasen çok farklı kaynaklardan besleniyor. Öncelikle yalancı belgesel (mockumentary) estetiğini kullanarak bir ‘gerçeklik’ düşüncesini arkalarına alıyorlar. Ardından Woody Allen’ın “Muz Cumhuriyeti” (“Bananas”, 1971) gibi dönüştürücü politik taşlamalarından besleniyorlar. Hatta Dusan Makavejev’in komünist rejimi ‘cinsel istismar’ malzemeleriyle eleştiren 70’lerdeki Balkan ruhlu hicivlerini de akla getiriyorlar. En önemlisi ise ikilinin kültür farkları komedisini ‘öteki’nin gözünden hükümeti eleştirir bir sinsilikle gözden geçirmesi...

        Cohen, muhtemelen sinemanın en taşkın ve huzursuz komedi oyuncusu olarak anılabilir. Zamanında Monty Python ekibi bile onun kadar çılgın olmamıştı. “Borat” (2006) ile sıradan bir Kazakın, “Brüno” (2009) ile Avusturyalı eşcinsel bir modacının anti-Amerika rüyasını ele aldıktan sonra burada merceğini tartışılmaya açık bir lidere çeviriyor. Kuzey Afrika’da Wadiya memleketinin diktatörü, kendisinin de Saturday Night Live’da zaman zaman canlandırdığı General Aladeen...

        2000’ler kuşağı için “Büyük Diktatör” diyebiliriz mi?

        Bu seferki yolculuk ise daha farklı bir damara uygulanıyor. “Büyük Diktatör” (“The Great Dictator”, 1940) ve “Muz Cumhuriyeti” örneklerinde gördüğümüz, liderin yerine kazara geçmeye odaklanan ‘yanlış anlaşılma’ mizahı tersine çevriliyor. Bir anda sakalları tıraş edilip ölüm tehlikesi geçiren Adaleen, başka bir isimle, durumun dini, ırksal kimlik bunalımını vurgularcasına ‘dilenci’ kılığında sokağa atılıyor. Eğlence ise Amerikan alt kültürünün arasında onu bekliyor.

        Bir taraftan Birleşmiş Milletler kongresinde demokrasi anlaşması yapılması için arkasından oynanan oyunlar, bir taraftan lezbiyen bir kıza ilgi duyması, bir taraftan kültür şoku yaşaması, bir diğer taraftan da diktatörlük sistemini Brooklyn’de bir catering mağazasına uygulama çabası... Derken tuvalet mizahını (gross-out comedy), yalancı belgesel düşüncesi, politik taşlama, nokta atışı diyaloglar ve görsel esprilerle saran komedi geleneği yerli yerine oturuyor.

        Cohen’in en Hollywood filmi olsa da isyankar siyasi görüşünü koruyor

        “Diktatör”ün Cohen’in en Hollywood işi olduğu her halinden belli olsa da yine de Müslümanlığa ve Ortadoğu’ya karşı olan ön yargıyı, tensel ırkçılığı sapına kadar taşıması takdir edilmeli. Zira Paramount’ın yüksek bütçesi, sinemaskop oranı, açılış sekansı dışında belgesel özelliklerinin yitmesi derken ‘bağımsız’ ve ‘isyankar’ siyasi görüş de rafa kalkabilirdi. Ancak Larry Charles belgesellerinden bildiğimiz bu ideolojik düşünceyi elinin tersiyle itmemiş.

        Aksine duruma ayak uydurarak Cohen’in Amerika kabusu serisine bir de ‘dünyanın kalan tek diktatörü’ üzerinden odaklanmış. Afrika kısmını playstation kullanımından atletizm yarışına kadar büyük bir vizyon ve kahkaha dönüşüyle yansıtan açılış sekansı da arşivlik. Bunun yanında emperyalizmden diktatör rejimine Yahudilerden Müslümanlara uzanan, her tür sistemleşmiş dil, din, ırk ve yaşayışı topa tutma anlayışı bir coşkuyla etrafınızı sarıyor. Adeta hiçbir grubun birbiriyle savaşmadığı, barışın hakim olduğu bir evren istiyor yaratıcı.

        İşitsel espriler postmodern geleneğe katkı yapıyor

        Liderleri ve sinema dünyasını elekten geçiren göndermeler arasında ise Megan Fox, Arnold Schwarzenegger, Kim Kardashian derken fazlaca yere kolunu uzatmış. Cohen’in hınzırlığı bu konuda da açığa çıkıp adeta ‘görsel bir süreç’in kalp atışlarını sunmayı ihmal etmiyor. Zira olabilecek en olağandışı mekanda el ele tutuşup aşka varma sekansı, “Forrest Gump” (1994) görüntü bindirmesi eşliğinde başarı öykülerini taşlayan mastürbasyon sahnesi ve binaya atlarkenki o tartışılabilecek saniyelik görüntüyü kolay kolay unutabilmek mümkün değil.

        Muhtemelen Cohen’in, tuvalet mizahının Woody Allen’ı olarak anılması yanlış olmaz. Adeta herkese söyleyecek sözü olan bir kimliğin, doğru bir sinema ambalajına yedirilmiş hali kıvamında... Bunu İngilizce aslından ‘Arapça’laştırılmış şarkılarla sarıp ‘postmodern komedi’yi yerine getiren icatları ve işitsel numaraları da müzelik! Bu dil de fazlaca yönetim sistemlerine, ideolojik duruşlara, yaradılışımıza ve bakış açılarına uzanınca hicvin katmanları daha da derinleşiyor. ‘Avanak Ajan’ (‘Austin Powers’) serisinde Myers’ın sanat yönetimi, kostüm ve aksesuarların ‘kitsch’liği ile yaptığı, Cohen’de ‘gerçeklik’ düşüncesiyle bir kez daha anlam kazanıyor.

        FİLMİN NOTU: 6.7

        Künye:

        Diktatör (The Dictator)

        Yönetmen: Larry Charles

        Oyuncular: Sacha Baron Cohen, Anna Faris, Ben Kingsley, Sayed Badreya, Megan Fox, Kim Kardashian

        Süre: 83 dk.

        Yapım yılı: 2012

        BEBEK DOĞURMAYI ÖĞRENME KILAVUZU

        Hollywood’da son dönemde romantik-komedi eğiliminin “Başımıza Gelenler” ve “B Planı” ile bebek yetiştirme meselesine kaydığı veya “Aşk Her Yerde” ve “Çılgın Aptal Aşk” ile kesişen hayatlar modeline alan açtığı görülüyor. “Dikkat Bebek Var!” da bu iki formülü bir araya getirirken, durum komedisi görünümlü bağımsız ruhlu bir karakter draması sunuyor. Şehir hayatında New York’un göbeğinde hamilelik, bebek bekleme ve bebek sahibi olma süreçlerinde yaşananları doğru tespitlerle masaya yatırmayı ise büyük oranda beceriyor.

        Hınzır bir durum belirlersiniz. Ardından onun üzerine yoğunlaşacak bir çatı kurarsınız. Eğer elinizde doğru ve her detayı düşünülmüş bir senaryo var ise sonuç ‘başarılı’dır. Bunu yapmak için de elbette fikirden öte hikayeyi iyi belirlemek, omurgayı güçlü tutmak ve çatışmaları adaplıca inşa etmek gerekir. “Waking Ned” (“Waking Ned Devine”, 1998) ve “Herkesin Keyfi Yerinde” (“Everybody’s Fine”, 2009) ile mizahla dramı dengeleme becerisine tanıklık ettiğimiz Kirk Jones, burada da bu alışkanlığını bozmuyor ve ruhunu bir projeye daha geçirme becerisini gösteriyor.

        Doğumun çevresindeki zaman diliminden çıkan komik durumlar

        Açılışını bir dans yarışmasının TV yayınının etrafına konumlandıran “Dikkat Bebek Var!” (“What to Expect When You’re Expecting”, 2012), buradan farklı kuşaklara mensup ‘eş’lerine doğru yola çıkıyor. Jules (Cameron Diaz), Holly (Jennifer Lopez), Wendy (Elizabeth Banks), Skyler (Brooklyn Decker) ve Rossie (Anna Kendrick) bu durumun ‘komiklik’lerine odaklanırken, bir taraftan da ilk adımları olan ‘bebek sahibi olma’ yolculuğuna doğru ilerliyorlar. Diaz’ın kendisinden altı yaş küçük Matthew Morrison (Evan) ile TV’deki yarışmada zirveye çıkmasını izleyen ‘kusma’ ise bir anlamda sürecin başlangıcına dönüşüyor.

        Jones’un amacı doğumun çevresindeki 9-10 aylık periyodu, farklı hikayelerle hissettirmek. Bunun startını verdiği ‘TV’ dönüşünün yanında fotoğraf ve internet gibi diğer yan kolları hikayeye dahil edişi de bir hayli yerinde. Yönetmen, espri yaratmak için ‘yeni görsel mecralar’ın hakimiyetini öne çıkarmış. Bir anlamda “Dikkat Bebek Var!” da bu paralel kurgu ile halledilmiş açılış sekansının değerinden ve dinginliğinden yükselen durum komedisi veya karakter draması ruhuyla yol alıyor.

        Beş karaktere beş çeşit doğum yolu

        Film, samimiyet aşısıyla yükselirken evlat edinme, düşük yapma, ikiz doğurma, sezaryen yöntemiyle doğurma ve normal doğurma gibi ‘çocuk sahipliği’ sürecinin içinde var olabilecek beş esaslı sonucu incelemeye koyulmuş. Kimi bağımsız romantik-komediler gibi evlilikler ve ilişkilerde olanları, heteroseksüel ve eşcinsel karakterlerle yerine getirmeyi seçmemiş. Aksine süreç üzerine drama ve mizah dozu iyi ayarlanmış felsefesi güçlü bir eser olarak yükselmiş.

        Bu noktada belki Rossie’nin hikayesi biraz fazla yapıştırma duruyor ve geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor. Ancak diğerlerinin birbirinin içine geçiş, cinsel arzu dönemini konumlandırma, aşk ile bağlanmaya yol açma, iş hayatlarını düzenleme ve daha nicesine uzanan inceleme kıstası yerine getirilmiş. Bu da “Dikkat Bebek Var!”ı felsefik anlamda bebek doğumu süreci üzerine Bergman, Antonioni ve Allen kadar dolu bir ‘periyod’ filmine dönüştürüyor.

        Central Park babaları yapıştırma duruyor

        Ancak Chris Rock-Thomas Lennon-Joe Manganiello-Amir Talai gibi TV dizilerinde veya şovlarında parlayan isimlerden oluşan ‘Central Park babaları’ kısmı hiç de ‘ana toplam’a sokulamamış gibi. Daha ziyade fragmanda da parlayan bir ‘etiket’ işlevi görmüş. Filmin mizahının çekirdeği olması istenen bu, ‘feminist’ damarlı bebek taşıyan erkekler durumu, bu konuda güldürme yetisini canlandıramadığı gibi diğer erkek karakterleri de ayakta tutma başarısını gösteremiyor.

        Her şeye rağmen Jones’un durum komedisi görünümlü bir karakter draması benliğinde hamilelik sürecini ele alma hedefinde fazla bir sapma olmuyor. Filmin yer yer “Kaza Kurşunu” (“Knocked Up”, 2007) sonrası üreyen ‘komedi’lerden parçalar sunması ise tesadüf değil. Zira Hollywood böylesi çarklarla yürüyen bir ticari sektör aynı zamanda...

        FİLMİN NOTU: 5.5

        Künye:

        Dikkat Bebek Var! (What to Expect When You’re Expecting)

        Yönetmen: Kirk Jones

        Oyuncular: Cameron Diaz, Brooklyn Decker, Jennifer Lopez, Elizabeth Banks, Anna Kendrick, Dennis Quaid, Chris Rock

        Süre: 110 dk.

        Yapım yılı: 2012

        DİKKAT ÖLÜ YAĞABİLİR

        Gün ışığında kara komedi’ yaratma düşüncesiyle ‘yol’a çıkan Ersoy Güler’in ilk filmi, “Vay Arkadaş” gibi yönetmenlik sanatına hakim postmodern bir tür denemesi değil. Ancak en azından özellikle son 30-40 dakikasındaki karakter ve tesadüf sarhoşluğunu, samimiyet, ekip ruhu ve coşkuyla hissettirmesiyle takdiri hak ediyor. Bu da amatör ruhlu ama arzulu “Sağ Salim”i, yer yer eğlenceli yer yer acemi görüntülerle anılır hale getiriyor.

        Ülkemizde kara komedi oranının, ‘tür sineması’na paralel olarak arttığını söyleyebiliriz. Aslında 2000 yılında Bora Tekay’ın “Fasulye”sini bütün o sinema özrüne karşın samimiyetiyle bağrımıza basmıştık. Ancak şimdilerde film kütleşse de yönetmenin ismi TV dizilerinde kapıları açmakla meşgul. Kemal Uzun’un 2010’da çektiği “Vay Arkadaş” ise kanımca farklı bir kol açtı. Guy Ritchie ekolünden biçimci kara komedi geleneğini başlatırken, bunun ardına ‘yönetmenlik sanatı’nın önemsendiği Türkiye coğrafyasını eklemledi.

        Gün ışığında kara komedi

        Ersoy Güler-Alper Erze ikilisinin senaryosu ise kabul etmeliyiz ki bu ‘tek günlük film’de belli bir yol katediyor. En azından çok büyük hedefler peşinde koşmadan gün ışığında oyuncular, karakterler ve diyaloglarla melez türün omurgasını doğru kuran bir film bu. Artık ulusal komedilerimizde olmayan ‘farkındalık’ı çözmesiyle de bir tutam övgüyü hak ediyor.

        Anlayacağınız “Sağ Salim” hedefine ‘acı tatlı’ ulaşırken, ilk bölümde ağır yara alıp ‘sinema’ ve ‘olay örgüsü’ sıkıntısı yaşamasının üstünü son düzlükte virajı alarak örtüyor. En azından Burçin Bildik, Alper Saldıran, Fulya Zenginer, Hüseyin Avni Danyal, Kenan Ece, Murat Akkoyunlu gibi oyuncuların tamamının devreye girmesiyle yaşadığımız çok bireyli ‘kovalamaca’ bir albeni aşılıyor.

        Son 30 dakikayı izleyip ekip ruhunu anlamak mümkün

        Bu durum da perdeden üzerimize dökülen kendilerini paralayan oyuncular, suçla ilişkisi doğru kurulmuş karakterler ve şapşallıkları bir ‘güldürme-gülümsetme’ tesirine dönüştürüyor. 1.85:1’de doğal renkler ve samimiyetle kendi amacı doğrultusunda ilerlerken yanlış yola sapmayan bir açık alan seyirliği sunuluyor.

        Kopan kulak memeleri, vinç ile halledilen araba takip sahneleri, garip karaktersel tesadüfler ve nice ölümün üzerine ise anbean konuluyor. Süresini kısaltmasıyla ve girizgahtaki ‘ilk ölümler’ kısmını ‘onların izinde gelenler’ odaklı bir omurgaya yerleştirse hakkında iyi şeyler söylenebilecek bir eser “Sağ Salim”. Ancak en azından amatörlüğünü son düzlükte üzerinden atmasıyla bile ‘ekip ruhu’nun hatrına olumlu laflar kurmamızı sağlıyor. Zira Güler’in, filmi uzun süre tek boyutlu ‘kaba güldürü’den kurtaramamasına karşın pes etmemesi ilk sinema işi için artı bir puan.

        FİLMİN NOTU: 2.9

        Künye:

        Sağ Salim

        Yönetmen: Ersoy Güler

        Oyuncular: Burçin Bildik, Fulya Zenginer, Alper Saldıran, Kenan Ece, Hüseyin Avni Danyal, Murat Akkoyunlu

        Süre: 106 dk.

        Yapım yılı: 2012

        KARAKOLDA SKEÇ VAR

        Geriye çekilip bakınca sözüm ona bir soygun komedisi gibi gözükse de ekibine sorsanız ne olduğunu söyleyemeyeceği bir proje karşımızdaki. “Öz Hakiki Karakol”, ‘yerli polis’ yapaylığını rafa kaldırma amacıyla ‘polisiye’ motiflerini yeniden şekillendirme derdine düşen bir fikre sahip. Ancak bundan dramatik yapı ile görsel yapıdan oluşması gereken yedinci sanat bütününü çıkaramıyor. Aksine seyirciyi güldürmekten ziyade hazin hazin düşünmeye sevk eden skeçler silsilesiyle 85 dakikayı bulabilmeyi hedefliyor.

        Soygun komedisi formatı çok hassas bir yapıya sahiptir. Hatta bunun dünya sinemasında dahi ‘eli yüzü düzgün’ bir temsilini bulmak kolay değildir. Bu konuda tartışmalar açarsak sabahı buluruz. Ancak ilginçtir “Öz Hakiki Karakol”, bütün o yaratıcı fikir tabanına rağmen bu ‘başaramayanlar’ ya da ‘hedefi burun farkıyla kaçıranlar’ düşüncesini bile karşılayamıyor.

        Maskeli Beşler: Kıbrıs”ı anmamızı sağlıyor

        Aksine “Maskeli Beşler: Kıbrıs” (2008) gibi en azından film bütününe ve çatısına sahip, prodüksiyon kalitesiyle de ‘soygun’ heyecanını yer yer yaşatan bir eserin eksikliğini fazlasıyla hissettiriyor. Burada karşımıza çıkan yeteneğinden şüphe duymadığımız Cengiz Bozkurt ise nedendir bilinmez ama Şafak Sezer’in kimliğinde bir oyuncunun eksikliğini proje bazında ‘ana sorunsal’a dönüştürüyor. İbrahim Güler, belli ki sinemanın bir dramatik yapı ve görsel yapıdan oluşan sanat dalı olduğunu bilmiyor.

        Bu sebeple de birkaç donuk kare, birkaç ekran bölme tekniği dışında kurgu dokunuşuna rastlayamadığımız film, buradan ‘skeçler bütünü’ne açılıyor. Bunların komik olması için yapılan ‘soygun planı’nın akıcı, zeki, heyecanlı ve ilgi çekici olması şart. Ancak tam tersine Kuzey Baba’nın parmak şıklatmasıyla toplanan ve ‘göstermelik karakol’ kuran ekibin, hikayeden şaştığı ortaya çıkıyor.

        Orantısız doldurulmuş skeçlerin en azından eğlenceli olması beklenmez mi?

        Bu da filmin prodüksiyon kalitesi yoksunluğunun yanına dramatik yapısızlığı da eklemesini sağlıyor. Her şeyin çiğ ve dublör aşamasındaymışçasına etrafımızı sardığı eser, buradan ise ‘polis olmanın suçluya kattığı komiklik’ üzerine bağımsız skeçlerin temsillerine yöneliyor. Bu durum patron ile müritleri arasındaki planı veya plansızlığı eğlence malzemesine çevirebilecek bir dilden bizi mahrum bırakıyor.

        “Öz Hakiki Karakol”un da ana sorunu 85 dakikaya çekiştire çekiştire uzayan süresinin, tepeleme orantısız doldurulmuş skeçlerden oluşuyor olması. Bazı yerli yaratıcılarımızın çektiği sorun burada açığa çıkarken, bu münferit anların güldürmemesi de filmin içine düştüğü ‘başıboşluk’u anlatıyor. ‘Recep İvedik’ ve ‘Vizontele’ serilerinde de zaman zaman rahatsızlık veren bu sorun, böylece ‘mizah’ işlevini de dolduramadan ne olduğunu bilmeyen bir bütünün habercisine dönüşüyor.

        FİLMİN NOTU: 1.7

        Künye:

        Öz Hakiki Karakol

        Yönetmen: İbrahim Güler

        Oyuncular: Cengiz Bozkurt, Emin Maltepe, Serkan Genç, Oktay Gürsoy, Sezgin Cengiz

        Süre: 85 dk.

        Yapım yılı: 2011

        BELLUCCI’Yİ ALDATMA SANATI

        Bir evlilikte oluşan iletişimsizliği, üstelik yaş farkıyla doğan ‘cinsel yabancılaşma’yı ele alırken, bunu 64 yaşındaki Fransız Yeni Dalgası aşığı bir yönetmenin varlığına karşın belli kalıplara sokamayan bir film. Philippe Garrel imzalı “Yakıcı Bir Yaz”, yapıbozucu bir eser olsa da ‘yasak ilişki mizanseni’nde yoldan geçip içeri giren karakter tanımları ve teatral anlar sebebiyle ‘boşluk’u sinemalaştırmaktan ziyade oluruna bırakmış gibi. Bu da Monica Bellucci ile Louis Garrel gibi yetenekli oyuncuların ‘tutku girdabı’nda kullanılamamasını sağlamış.

        Fransız Yeni Dalgası’nın hemen yamacında sinemaya girip daha çok ‘70’ler ekolü’nün yönetmenleri arasında adını duyuran ve ancak Louis Garrel’in varlığıyla 2000’lerde seyirciye ulaşabilen bir yönetmen. “Regular Lovers”da (“Les Amants Reguilers”, 2005) kaynağına ‘siyah-beyaz’ dokuda destansı bir anlatıyla selam çakarken, özgürlükçü öğrenci olaylarına odaklanmayı ihmal etmeyerek de inancını yerine getiriyordu.

        Eric Rohmer’in geleneğini tercih ediyor

        Karakterler arasındaki ‘ilişki’leri ahlak, sadakat, burjuva konformizmi gibi kavramlar ışığında değerlendirmeyi seven Garrel’in, bu sefer oğlu ile Monica Bellucci’yi aynı sahnede buluşturduğu görülebiliyor. Yasak ilişki meselesinin dağıttığı bu ‘genç-olgun’ evliliğinin bir bakıma etraftaki karakterlerin de ‘gerçek’ olmamasıyla yapıbozucu bir hal aldığı net.

        Bu noktada da karşımıza Garrel’in Rohmer’in geleneğinin etkisiyle benimsediği uzun planlar, dingin yapı ve sessiz skala çıkıyor. Açılışı kaostaki Frédéric (Louis Garrel) ile onun ardından gelen çıplak Bellucci’nin plan sekanslarıyla yapan yönetmenin filmi de bu ‘iletişimsiz-yalnız’ hallerle tanımlama derdine düştüğü ortada. Ancak bir süre sonra bu karakterlerin ‘yoldan geçerken’ içeri girmiş izlenimi yaratan, aynı kıyafetli halleri adeta 64 yaşındaki yönetmenin artık ‘kafasının gittiği’ni ispatlamış.

        Seks sahnesi çekmeme inadı duyguyu geçirememesini sağlamış

        Zira bir şekilde tabuların dışına çıkamayan ve seks sahnesi çekmemekte inatla direnen yönetmen, tutkuyu, aldatmayı, sadakatı ve şehveti anlatamıyor. Böyle olunca da Bellucci-Garrel ikisilinden onların arkadaş çiftine kadar herkes ‘gerçek burjuva’ iken sete kazara uğramış izlenimi yaratıyor. Bu da karton bir yapıyla yüzleşmemizi nihayetine erdirip Garrel’in amacını doruğa taşıyor.

        Ancak yönetmen, belli ki Rohmer’in eskimiş dokusunu önceki filminde siyah-beyaz skala ve saygı duruşu vizyonuyla tuttursa da burada içini dolduramamış. Bu durum da ‘müthiş bir yaz’ portresinden diyaloglar, demode bir yapı, hafif teatral olaylar ve tek boyutlu karakterlerle yerine ulaşamayan bir yasak ilişki filmi sunuyor. Yapıbozucu ve Yeni Dalga hayranı bir film karşımızdaki orası kesin. Ancak “Yakıcı Bir Yaz”ın (“Un été brûlant”, 2011) buna yaklaşımı biraz ‘demode’ duruyor.

        FİLMİN NOTU: 4

        Künye:

        Yakıcı Bir Yaz (Un été brûlant / That Summer)

        Yönetmen: Philippe Garrel

        Oyuncular: Monica Bellucci, Louis Garrel, Céline Sallette, Jérome Robart

        Süre: 95 dk.

        Yapım Yılı: 2011

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        Açlık Oyunları (The Hunger Games): 4

        Amerikan Pastası: Buluşma (American Reunion): 6

        Aşk ve Para (One for the Money): 2.8

        Aşk Yemini (The Vow): 5.8

        Aşkın Renkleri (La Délicatesse): 5

        Ateşin Düştüğü Yer: 4.4

        Battleship: 3.5

        Can: 4

        Can Dostum (Intouchables / The Intouchables): 3

        Çapraz Ateş (Haywire): 6

        Çifte Soygun (Flypaper): 2.9

        Dehşet Kapanı (The Cabin in the Woods): 4.8

        Doğaüstü (Chronicle): 4.3

        Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir: 6.8

        El Yazısı: 3.4

        Film: 3.9

        Kaos: Örümcek Ağı: 1.1

        Karanlıklar Ülkesi: Uyanış (Underworld: Awakening): 5.4

        Korsanlar! (Pirates! Band of Misfits): 6

        Koruyucu (Safe): 3.5

        Kuzgun (The Raven): 6

        Mar: 6

        Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili (The Best Exotic Marigold Hotel): 4

        Mevsim Çiçek Açtı: 1.4

        Öbür Dünyadan (The Awakening): 3.2

        Ölümün Sesi (Babycall): 2.7

        Paris’te Çılgın Canavar (Un Monstre a Paris): 6.7

        Patlak Sokaklar: Gerzomat: 6.5

        Pazarları Hiç Sevmem: 4

        Şahane Misafir (Magnifica Presenza): 6.1

        Şansa Bak (50/50): 5.7

        Titanların Öfkesi (Wrath of the Titans): 5

        Yenilmezler (The Avengers): 5.8

        Yeraltı: 4.9

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ