Her zevke göre 8 film!
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
FORMÜLÜN ADI BELLİ
Büyük oranda “Outland”in fikrini transfer edip bunu 80’lerin sonunda üremeye başlayan ‘kaslı kahramanlı teknolojik aksiyonlar’ın içine geçiren filmlerin bir yenisi diyebiliriz. “İsyan”, bu amaçla yola çıkarken Luc Besson’un “96 Saat” ve “Paris’ten Sevgilerle” ile birlikte hedef aldığı ‘Hollywood’a uygun B sınıf İngilizce tür filmleri’nin bilimkurgu şubesini sunuyor. Belki sinemanın gerçeklerinden uzaklaşıp bir ‘video eğlenceliği’ ararsanız tatmin edebilir. Ancak bu sefer de ‘gümbür gümbür’ durmayan distopik dünya düzeni ve Guy Pearce’ın uyumsuzluk sorunlarıyla yüzleşebilirsiniz. En kısa tanımıyla ‘vasat ve derinliği olmayan bilgisayar oyunu uyarlamalarının bir tık kalitesi düşürülmüş versiyonu’ karşımızdaki...
Bilimkurgunun alanlarına girince, farklı yollara sapmak o kadar kolay hale gelir ki kendinizi hiç ummadığınız bir anda içinden çıkılmaz bir ‘labirent’e yem edebilirsiniz. Bunun risklerine girmemek, zaaflarına düşmemek için de bilinçli bir yapımcı, senarist veya stüdyo ile çalışmak şart. “İsyan”ın (“Lockout”, 2012) bu konuda ‘B sınıf’ bir düşünceye yeltenip, aksiyon, gangster filmi, hapishane filmi, kara film ve bilimkurguyu aynı potada eriten ‘tür harmanı’ örneklerden birine açıldığı çok net.
Genelde ‘kaslı kahramanları’na alıştığımız teknolojik aksiyon alanına mensup
Belki referans noktası olarak Peter Hyams’ın “Outland”inin (1981) ‘uzay istasyonunda polis denetiminin yol açtıkları’ omurgasını gösterebiliriz. Oradaki “Kahraman Şerif” (“High Noon”, 1952) kökenli ‘Vahşi Batı’ kuralları burada da mevcut hatta. Ancak daha ziyade ‘Terminatör’ sonrası üreyen kimi ‘tech-noir’, kimi ‘distopik düzen’ bedenli teknolojik aksiyonlardan biri duruyor karşımıza. Baştan sona hedefine hızla, tempoyla ve tansiyonla gitmek isteyen, kalıplarını da bu yönde belirleyen bir eser bu.
90’larda “Evrenin Askerleri” (“Universal Soldier”, 1991), “Cezalandırıcı” (“Demolition Man”, 1993), “Yargıç” (“Jude Dredd”, 1995) gibi örneklerini gördüğümüz bu ‘kaslı kahramanın bilimkurgu tonlu serüveni’ atardamarlı formülün, burada da Guy Pearce’in omuzlarına büyük görev yüklediği söylenebilir. Bu noktadan da kendisinin ‘ultra kötü’ bir mahkumun kaçışını önlemek için ‘yukarıdaki istasyon’a yollanması her şeye start veriyor. Böylece bu filmlerdeki ‘kötülere ve sisteme karşı mücadele veren aslında iyi adam’ın, ‘özdeşleşme’ malzemesine dönüşerek karşısına çıkanları bir bir alt etmesini izliyoruz . Bu da uzay boşluğundaki koşuşturmacayı ‘dan dun ses efektleri’ ve ‘bilgisayar oyunu görünümlü uzay araçları’ arasında başlatıyor.
Bilgisayar oyunu demosuyla başlayan bir gelecek görüntüsü
Kahramanımız ilk olarak fütüristik motosikletinde bir Amerikan eyaletini turluyor. Tech-noir olduğu zannedilen, ‘bilgisayar oyunu demosu’ izlenimli bir dokunun önünde tempolu bir ‘kaçış’ sahnesi devreye giriyor. Ardından işlevlerine başlayıp uzaydaki görevini gerçekleştirmeye soyunuyor. Adeta bir ‘kiralık katil’ kıvamındaki bu karakter, bir anlamda ‘başkanın kızını kurtarırsan serbest bırakılırsın’ düşüncesi vasıtasıyla aksiyonla dolduruluyor. Bir anlamda hapse düşüp ‘mimlenmiş’ casusun yönü belli oluyor.
Bu ‘süper iyi’ kahramanın esprileri de ‘Houdini’ ve ‘John Wayne’ gibi referanslara kadar uzanıyor. Ancak işin garip tarafı böylesi eserlerde günümüzde gördüğümüz Jason Statham, Cyril Rafaelli (Bkz. “Banliyö 13” (“Banlieu 13”, 2004)), The Rock (“Doom” (2005)) gibi ‘dövüş sanatları’na hakim veya ‘güçlü’ isimler 20 milyon dolarlık bütçenin kurbanı olmuş gibi. Pearce gibi daha ucuza çalışan bir karakter oyuncusu, öylesi kalıplara uygun koreografiyi kaldıramayan ve bu planı bozan bir görünüme bürünüyor ister istemez.
Bilimkurgunun güncel temalarını kullanmıyor
Bu durum da filmin kaslı kahramanını akıllı hale getirince, genelde iç mekana sıkıştırılan ama dışarı çıkınca ‘ucuz efektleri’ni belli eden yaklaşımın altını dolduramıyor. Zira sanal gerçeklik, alternatif gerçeklik, paralel evren, bellek yaratma, Big Brother rötgenciliği gibi 2000’lerin hakim temalarına odaklandığımızda onları bulamıyoruz. Aksine burada akan stüdyo mamulü A sınıf bilimkurguların efektlerinin ve dramatik yapılarının ‘daraltılmış’ hali kıvamında...
Bir siyah, bir sarı saçlı hale gelen kadın karakter, süper iyi kahraman, süper kötü bir ‘içeriden polis’ veya süper kötü bir mahkum da sözünü ettiğimiz boyutun durumunu açığa çıkarıyor. 2.35:1’de bir süreç işlese de teknolojik aksiyon adına distopik bilimkurgu damarından gelenler hiç de ‘gümbür gümbür’ değil. O düzenin ‘tek başlı faşist rejim’ dışında bir konuya açılmaması, bir anlamda “İsyan”ın duruşunu açığa çıkarıyor.
Bu film olsa olsa yönetmenlerin işine yarabilir
Kaçışın bu tabanı da Luc Besson’un “96 Saat” (“Taken”, 2008), “Paris’ten Sevgilerle” (“From Paris with Love”, 2010) gibi Hollywood girişli İngilizce B sınıf tür filmlerinin bir yenisini bizlere armağan ediyor. Ucuz efektlerle ilerleyen, bundan gocunmazken oyuncu performanslarını da aynı çizgide devam ettiren, onun ismi olmasa TV ekranında seyredilmesi muhtemel bir eser karşımızdaki. En azından Jet Li, Cyril Rafaelli gibi ‘dövüş’ ustası bir ismin ‘merkezi’ konumda olmaması ise hayal kırıklığına dönüşüyor son kalemde.
Zira Pearce’ın kariyerinde geldiği nokta da gözümüzün önünde geçiyor bu sayede. Film en çok da Mather-St. Ledger ikilisinin ABD video piyasasında iş bulmasına yarayabilir. Çünkü “İsyan”da orada görülebilecek sahneleri bağlama geleneği ve ‘ışık’ları patlatan görüntü yönetimi, ancak o piyasada işleyebilir. Sonuçta dünyayı kurtaran abartılı kahraman, aşk hikayesi, totaliter rejim boyutsuzluğu, içimizdeki tehdit furyasına uyum ve yüksek tempo bileşenlerini tamamlayan yapıt, Besson adına bir tane daha ‘izleyici’ simsarı B filmi servis etmiş oluyor. Buna şaşırıyor muyuz peki? Elbette hayır.
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
İsyan (Lockout)
Yönetmen: James Mather, Stephen St. Ledger
Oyuncular: Guy Pearce, Maggie Grace, Peter Stormare, Vincent Regan, Joseph Gilgun
Süre: 96 dk.
Yapım yılı: 2012
KIRMIZI BAŞLIKLI HAYALETİN SIRRI
“Halka” ve “Nabız” gibi Japon korku sinemasının ‘lanet’ algısı yüksek ‘hayalet filmi’ düşüncesini transfer eden “205: Korku Odası”, özündeki 2007 tarihli Danimarka filmini hiç akla getirmiyor. Zira karşımızda popüler sinema anlatısını sinemaskopta büyük oranda iyi uygulayan ve bunun tutarlılığı ile en azından ‘idare eden’ bir film var. Ancak bu eserin dramatik yapısını incelemeye aldığınızda Hollywood korkularında gördüğümüz, genç kitleye ahlak dersi vermeyi hedefleyen ve ‘tanımsız’ sıfatını hak eden seri üretimlerden bir yenisiyle yüzleşiyoruz.
2000’ler korku sinemasının şekillenişine bakınca ‘münferit eğilim’lere rastlamak mümkün. Bunun üzerine özellikle ‘yeni bir girişim’ çıkmadıkça basmakta fayda var kanımca. ‘Sahte belgesel geleneği’, ‘atmosfer odaklı gotik korku filmleri’, ‘istismar filmleri’ derken aslında Japonya kaynaklı hayalet filmleri de bir başka akış belirlemiş durumda. Ülkemizde de iz bırakan bu furya, bütün hatlarıyla burada karşımıza çıkıyor.
‘J-Horror’ geleneklerine popüler sinema ambalajı
“205: Korku Odası”nın (“205 – Zimmer der Angst”, 2011) 2007 tarihli bir Danimarka filminin yeniden çevrimi olması şaşırtmasın. Sözü geçen eserde ‘J-Horror’ diye tanımlanan dünyanın bütün özellikleri bulunuyor. “Halka” (“Ringu”, 1998), “Nabız” (“Kairo”, 2001) etkili sahneler, motifler ve korkutma metotları da bir anlamda 19 yaşındaki ana karakterin çevresini sarıyor.
Bu bağlamda Stephen King’in ‘1408’ hikayesinin geleneğini çağrıştıran ismin ise hiç bir önemi kalmıyor. Zira onun gibi gizemli, seyirciyi diken üstünde tutan bir ‘şüphe’ ya da ‘gerilim’ yok burada. Aksine yönetmen Rainer Matsutani, Tom Tykwer’i memnun edecek bir esere imza atmış. Son dönemde devreye giren ve kimisi Hollywood’a transfer olan Olivier Hirshbiegel, Robert Schwentke, Dennis Gansel gibi popüler sinema gramerine hakim yönetmenlerin ‘işçilik’ini ‘ruh’una transfer etmiş. Gansel’in filmde ufak bir rolde gözükerek bu ‘gelenek’e selam çaktığını da unutmadan not düşelim.
Hayaletin intikamının üzerine kurulu sürprizsiz bir lanet
Sinemaskop (2.35:1) oranında çok katmanlı ışık kullanımı, hızlı kurgu ve plastik renklerin hakim olduğu, ana karakterin de güzel bir genç kız olarak seyirciye ‘özdeşleşme’ malzemesi adına teslim edildiği bir eser bu. Gizemden ziyade ‘hayalet neden geri geldi?’ sorusunun ışığında bir feminist metinler silsilesiyle seyircisini selamlıyor. Ancak oradan gittiği yolları, ‘kopuk cinayetler’, ‘geliştirilmemiş karakterler’, ‘giallo dünyasını andırıp Alman kültürüne uymayan dedektif karakteri’, ‘inadına sürpriz son üretme’ gibi şeylerle sarınca olanlar oluyor.
Genel anlamda tutarlı, iyi kurgulanmış, izlemesi keyifli, ama zaman zaman da temposunu ve boyutunu kartonlaştırma zaafiyetini gösteren, bir ‘TV alışkanlığı’ mağduru eser var karşımızda. “205: Korku Odası”nın, Amerikan korku sinemasının ‘en azından yönetmenlik açısından tutarlı’ olarak tanımlanan ürünlerini akla getirdiği kesin.
Buradan da “Nabız”ın ‘internet’ algısından, “Halka”nın lanetinin-hayaletinin konumlanışından ve ‘kırmızı’ rengin tekinsizliğinden faydalanan bir ‘alışılagelmişlik’ fışkırıyor. Gerisi ise ergenlerin derslerini alıp ‘seks yaparsanız başınıza gelecekler gelir!’ önermeli bir ahlak dersi kıvamında... Yani slasher filmlerinin geleneği burada alt tür, kulvar değiştiriyor. Hayalet filmlerinin içinde bir ruhani hesaplaşmanın adresine dönüşüyor.
FİLMİN NOTU: 3
Künye:
205: Korku Odası (205 - Zimmer der Angst)
Yönetmen: Rainer Matsutani
Oyuncular: Jennifer Ulrich, André Hennicke, Inez Bjørg David, Julia Dietze, Dennis Gansel
Süre: 100 dk.
Yapım Yılı: 2011
LATİN RUHU KONTROLÜNDE
“Tanrıkent” sonrasında Güney Amerika sinemasından çıkmasına alışık olduğumuz suç hikayelerinin bir yenisi, burada sınıfsal uçurumu eleştiren çarpıcı bir yapıtla karşımıza çıkıyor. “Miss Bala”, güzellik kraliçesi olmak isteyen bir kadın ile onunla aynı sosyal statüden bir suçlunun arasındaki ilişkiyi öne çıkarırken plan sekanslardan güç alan tavizsiz ve yetkin yönetmenliğiyle benzerlerinin arasından sıyrılıyor. Muhtemelen de Gerardo Naranjo’nun dördüncü filminde kariyerine yeni bir başlangıç hamlesiyle sarılmasını sağlıyor..
Güzellik kraliçesi olmak isteyen bir kadın ve uyuşturucu çetesinin başındaki bir adam... Nasıl bir şey hayal ediyorsunuz? Elbette ya sosyal gerçekçi bir birey mücadelesi hikayesi ya da bu ikilinin birbirine tutunup etrafı taradığı bir popüler sinema aksiyonu. Ancak geri çekilmek isteyen varsa, şimdiden uyaralım. “Miss Bala” (2011) bunların ikisinden de değil. Zira Güney Amerika sinemasının tuvaline baktığımızda böylesi basit yollardan ziyade zaman zaman eleştirilse de kendi kültürel haritasını çizme düşüncesi öne çıkıyor.
Gençlik hikayelerinden sonra bu sefer genel bir suç meselesi
“Drama/Mex” (2006) ve “Şimdi Patlayacağım” (“Voy a Explotar”, 2008) ile gençlerin şiddet veya cinsellik üzerinden yürüyen sorunlarını perdeye yansıtan Gerardo Naranjo da burada daha genel bir suç meselesine bakış atmış. Elbette sosyal gerçekçi sinema algısı ile kültürel suçu iç içe geçiren bir noktadan seslenmiş. “Miss Bala”, “Tanrıkent” (“Cidade De Deus”, 2002) sonrası üreyen stilize suç filmlerinin bir yenisi. Ancak çıkış noktası ve yönetmenliğiyle farklı bir yere konuşlanıyor.
Naranjo’nun her geçen gün 2.35:1’de yönetmenlik becerisi daha da artarken burada tavan yapmış. Birkaç senaryosal boşlukla zedelense de gerçek anlamda ‘Bayan Bala’ olmaya oynayan karakterin içine düştüğü kaybolmuşluk, yalnızlık ve yabancılaşma durumunu çok iyi yansıtmış yönetmen. Açılışta röntgenci kamera ile ev içinde bu yargıyı başlatıp karakteri genelde uzağa koyduktan sonra bu algısına set çekmeden de finali buluyor.
Plan sekansları, fluluğu ve teleobjektifi seven bir stil
Hikaye anlatıyor gibi gözükse de olağan dışı açılarla sürekli yakın planlar veya arka planı flu duran çerçeveler kullanarak teleobjektif odaklı çalıştığı ya da uzun kaydırmalarla bir ruhun analizini yaptığı kesin Naranjo’nun. Plan sekansları da çok sevmesiyle birlikte aslında figüranlı ve şiddet oranı yüksek sahnelerde ‘öznel bir bakış’ sağlayabiliyor. “Miss Bala” da temelde bu ‘yükselmek’ ve ‘erkek kardeşini rahatlatmak’ isteyen abla karakterinin umudu üzerine bir film.
Sosyal gerçekçi bir izden ziyade bunu suç algısıyla birleştirip karakteri Meksika’nın en azılı suç çetesinin lideriyle baş başa bırakacak bir tesadüfler silsilesi kuruyor. Bu da Laura’nın yani nam-ı diğer Bayan Bala’nın baskın yapılan barın tuvaletinde tanıştığı bu adamın kendisine yönlendirdiği ‘bize yardım edersen güzellik yarışmasında birinci olursun’ tehdidine kadar uzanıyor.
Sosyal yapıdaki uçurum o kadar vahim ki tek çare suç işlemek
Yönetmen bu ‘karşılaşma’dan itibaren çatışma sahnelerinde sürekli öznel bir çerçeve oluştururken ‘dar odak’ı ‘derin odak’a kaydırdığı görülebiliyor. Bunun yanında sonda karakter zanlı olarak yakalanınca da belki de ilk ‘önden orta planı’nı yaşıyor. Yani hayatın bir kenara ittiği bireyi odak, açı ve mercek tercihleriyle gerçek anlamda öznel bir çatıdan seslenir hale getiriyor.
Böylece bir hayalin içinde ‘her şey silah zoruyla alınıyor bu ülkede. Sosyal yapıdaki uçurum o kadar vahim ki suç oranı da umutla aynı orantıda’ demek istiyor. “Miss Bala”, isminden beklenmeyecek derecede bir içsel kaosun ve maddi uçurumun ya da bu ikisinin yol açtıklarının hikayesini sunmuş.
Yeşilçam kırılganlığındaki hikaye çarpıcı bir temsile kavuşturuluyor
Böylece Bruno Barreto’nun “Son Durak 174”üyle (“Última Parada 174”, 2008) birlikte belki de “Tanrıkent” etkisindeki dönemin en çarpıcı temsilini vermiş. Doğrusunu söylemek gerekirse özgün bir şey yok karşımızda. Ancak “Özel Tim” (“Tropa de Elite”, 2007) kadar sömürücü bir perde temsili de görmediğimiz kesin. Naranjo çok sevdiği seyirci için içine girebileceği karakter kullanma duruşunu burada da güncelledikten sonra o bireyin gözünden öznel bir dünya kurmak istemiş. Bu noktalarda da soğukkanlılığını koruyarak yabancılaştırıcı ‘boşluk’lara açılmış. Tecavüz sahnesini çekme şeklinden bile bunu anlayabilirsiniz.
Filmin tek eleştirilecek tek tarafı ise senaryodaki mantık boşluklarıyla olay örgüsünün biraz fazla hızlanması. Yoksa çete liderinin sürekli kızla cinsel ilişkiye girmek istememesi gibi dengeleyici unsurları iyi kullanıp Yeşilçam seviyesindeki omurgayı adeta elinin tersiyle itmesi olumlu bir hareket. Nihayetinde Güney Amerika’daki çarpıcı gerçeklere sosyal, öznel, sinemasal, yürek burkucu ve iç gıcıklatıcı bir yaklaşım karşımızdaki. Aynı zamanda da yönetmeninin olgunluk döneminin başlangıcı...
FİLMİN NOTU: 6.8
Künye
Miss Bala
Yönetmen: Gerardo Naranjo
Oyuncular: Stephanie Sigmon, Noe Hernandez, Irena Azuela, Jose Yenque, James Russo
Süre: 113 dk.
Yapım Yılı: 2011
‘BLOK’LARI YIKMAK KOLAY MI?
1980 yılı Doğu Almanya’sından bir kadının, Barbara’nın Batı’ya kaçıp ‘rejim’ değiştirme ya da özgür olma mücadelesi her zamanki gibi Christian Petzold’un sinemasına çok yakışmış. 2000’lerde yükselen ‘Berlin Okulu’ jenerasyonuna mensup isimlerden olan yönetmen, Yeni Alman sinemacıların Margarethe von Trotta’sı kimliğini burada da perçinliyor. “Barbara”, köşeye sıkıştırılmış, yasaklı, bıkkın ve sevgisiz bir karakterin kendini dışarıya atma arzusunu, minimalist ülke sinemasının olgun ve formunda bir temsiline çeviriyor. Dönemin Doğu Almanya’sındaki totaliter rejimin içindeki adeta ‘kölelik-fişlenmişlik’e dikkat çeken filmin, ‘kadın’ın yaşadığı sıkıntılarla ilgili sömürüye kaymadan iz bıraktığı ve hareket kabiliyetinin kısıtlandığı evreni soğukkanlılıkla etkileyici hale getirdiği söylenebilir.
1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasına kadar uzanan süreçte Stalin’in ‘kukla eyalet’lerinden biri olarak görülen Doğu Almanya, bir türlü ‘bağımsız’ bir rejime kavuşamamıştı. Daha ziyade komünist bir yönetimin altında dayatmalarla yaşayan ‘köle’leşmiş bireylerin adresine dönüşüyordu. Hemşire Barbara da onlardan biri. Genelde Almanya’daki bölünmeyle ya da totalitarizm-kapitalizm çatışması üzerine ‘Doğu’da yaşayan insan hikayeleri anlatmayı seven yönetmen Christian Petzold’un katkısıyla da bu ‘melankolik portre’ yerine getirilebiliyor.
Bütün kimliği mi vermeli, yoksa en azından bazı zevkleri korumalı mı?
Kendini Batı Almanya’ya atıp özgürlüğe kavuşmak için çaba gösteren Barbara, Nina Hoss’un becerisi ve soğukkanlılığıyla sivrilen bir kadın karakter. Fazlasıyla Yeni Alman Sineması döneminden Margarethe von Trotta’nın 70’li ve 80’li yıllardaki politik olaylara karşı tutunduğu ‘feminen mücadele’yi akla getiriyor. Şimdilerde bir jenerasyon yaratan Berlin Okulu’nun von Trotta’sı da Petzold olarak anılabilir. Zira kendisi bu ‘sosyopolitik’ ortamdaki ‘feminist’ yolları arşınlamak isteyen bir isim.
Örneğin erkeklerde alışık olunmayan ‘yatağına girerek serbest kalma’ düşüncesi, Barbara’da iki erkek üzerinden canlanıyor. Birine orman veya otel boğukluğu farketmeden odaklanan karakterimiz, diğerine de bütün egemenliğini teslim etmek durumunda bırakılıyor. Adeta Türkiye’deki ‘göç’ meselesinin daha ‘politik’ bir algıyla temsilini soğukkanlı bir ‘çerçeve’den arşınlıyoruz. ‘Bütün kimliği teslim edip kendini kaybetmek mi mübah, yoksa en azından ‘tutkulu cinsel hayat’ı elinde tutup yarım bir ‘istek’le kalmak mı?’ sorusunun eşliğinde bir karakter analizi izliyoruz.
“Gece Bekçisi”nin Nazi kampı bölümlerini andırıyor
Petzold, özellikle ormandaki ilk seks sahnesindeki dinginliğiyle bir şeylerin özetini sunmayı ve şaşkınlık yaratmayı beceriyor. Genelde de sakin kamerasını derin odak, orta planlar ve mat renklerle sarıyor. Barbara ile seyirci arasında sürekli bir mesafe bırakıyor. Onun yabancılaşmasını, yalnızlığını, bıkmışlığını ve adeta fişlenmiş bir robot izlenimi uyandırmasını gözler önüne seriyor. Yükselmeden batma notkasında kadınsal duyularla kalıplarından çıkıp mücadele veren karakterimiz, bir anlamda bu minimalist sinemanın ana amacına dönüşüyor.
“Barbara”, 1980’in Doğu Amanya’sında kaçacak yer arayan, yasaklı, sıkışmış bir kadının adeta “Gece Bekçisi”ndeki (“Il Portiere di Notti”, 1974) flashback bölümleri edasında ‘erkek’lerin kollarına kendini atma stratejilerine odaklanıyor. Bu da Liliana Cavani’nin eserinin Nazi Almanya’sına yaptığını burada Doğu Almanya’ya uyguluyor. Totaliter rejimlerde ufak değişimler de fazla fark yaratmıyor aslında. Onun cinsel fanteziye kayan düşünce tarzı, burada ‘hizmetçi’liği kadın bireyinde canlandıracak bir sakilliğe bürünüyor. Tercihlerin ve tercih etmenin bireyini ‘kadın’ olarak seçiyor.
Hareket kabiliyetini engelleyen bir rejim
Petzold belli ki bu ‘yabancılaşma’ odaklı Alman sineması geleneğinde müziksiz ve hikaye dışı sessiz harkete etmesini bir kültürel bastırılmışlık ya da fırlama hevesi olarak konumlandırıyor. Bu durum da fazlasıyla karakterin bakışına, arkadaki flu erkeklerin duruşuna ve daha nicesine sinmiş bir ‘bıkkıntı’yı beraberinde getiriyor. Adeta bu dünyada ‘sevgisizlik’ ne kelime, baskıcı rejim ‘hareket kabiliyeti’ni bile kısıtlıyor demek istiyor.
Gerçek bir ‘kadın kimliği’ sıkışmışlığını ‘rejim’sel portreye oturtarak ‘feminist’ okumalara açık yönetmenlerin filmlerini deakla getiriyor. Leni Riefenstahl, Margarethe von Trotta, Márta Mészáros gibi ülkelerindeki rejimlerden veya baskın siyasi olaylardan çekerken çaresizliğe kapılan yönetmenlerin ‘keskin soğukkanlılığı’ burada da var.
FİLMİN NOTU: 7
Künye:
Barbara
Yönetmen: Christian Petzold
Oyuncular: Nina Hoss, Ronald Zehrfeld, Rainer Bock, Christina Hecke
Süre: 105 dk.
Yapım Yılı: 2012
KADIN KİMLİĞİNİN TRAJİK HALLERİ
“Dokuz Hayat” ile ‘kesişen hayat filmleri’nde devrim yapan Rodrigo Garcia, “Anneler ve Kızları”nda sonra bir kez daha içindeki ‘kadın duyarlılığı’nı sömüren bir memuriyet projesiyle karşımızda. “Hizmetkar Albert Nobbs”, kadın kimliğinin kendini itiraf edemediği bir 19. Yüzyıl portresi çizerken kuşak farkları, cinsiyet ayrımcılığı ve sınıfsal sistem üzerine bir şeyler söylüyor. Ama Glenn Close’un döktürmesiyle bir ‘yol’a girse de demode bir kostümlü drama olmaktan bir türlü kurtulamıyor.
19. Yüzyıl İrlanda’sı... Kadınların hasıraltı edildiği, özgürlüğünün kısıtlandığı, ataerkil bir toplum düzeninin hakimiyet kurduğu bir dünyadayız. “Hizmetkar Albert Nobbs” (“Albert Nobbs”, 2011), tek bir aristokrat evinde hizmetçiler ile sahipler ya da altlar ile üstler arasındaki etkileşimin ‘merkez’ine çeviriyor oklarını. Ancak “Dokuz Hayat” (“Nine Lives”, 2005) ile çığır açan Rodrigo Garcia’nın bu noktada “Oyunun Kuralı”vari (“La Règle du Jeu”, 1938) bir şeyin izini sürdüğü söylenemez.
Yönetmeninin katkısıyla demode duran bir kostümlü drama
Aksine filmin, Glenn Close’un ‘erkek kılığına girip gerçek kimliğini unutan kadın’ karakterinin yanında senaryosuyla da ‘dikkat çekici’ durduğu vurgulanabilir. Onun ‘tecavüz’e uğradıktan sonra uzun saçını ve vücut ölçülerini unutan kimliğini atardamarına yerleştirmesi de boşuna değil. Bunun yanında yozlaşmış aristokrasinin ‘alt’takilerle girdiği yasak ilişkiden kendine müslüman düzensiz hallerine kadar ‘göstergeler’i işliyor.
Ancak Rodrigo Garcia’nın böylesi bir dönem filmine tutulması iyi olmamış. “Anneler ve Kızları”nda (“Mother and Child”, 2009) olduğu gibi ikinci kez 2.35:1’de çalışan yönetmen ‘kesişen hayatlar filmi’ modeline plan sekanslarıyla getirdiği ‘devrimci algı’yı bir kez daha unutturuyor burada. Bu noktada da yönetmenin ‘memuriyet’ hallerinin sinemaya dönüşü hiç de ‘yerinde’ cereyan etmiyor işin doğrusu. Bu da eski model bir dinginlikle ve boyutlu durmayan kostümlerle yürüyen bir tür filmi çıkarmış karşımıza. Bu noktada devreye giren belirgin devamlılık hataları da gözlerden kaçmıyor.
Kuşak farklarını incelemeye alıyor
‘Buna ulaşırken filmi James Ivory niye çekmedi?’ diye de düşünmüyor değiliz. Close’un ise amacı ‘kadın ruhu’ndan anlayan bağımsız bir yönetmen tutmak imiş. Bu durum dramatik yapıdaki ‘mantık boşlukları’nı trajik hale getirirken sadece özdeki cümlenin, bir başka karakterle de (Janet McTeer’in canlandırdığı Hubert) tamamlanıp 120 dakikalık süreyi götürme amacına bürünmesini sağlamış. Bunun arkasına ise Wasikowska-Johnson arasındaki ‘dinamik ilişki’ yerleştirilmiş.
Bu durum eskimiş sınıfların yanında yenilerinin rahat, açık bir düzenle yaşadığını göstermeye yarıyor. Zira tütün dükkanı açmak isterken 600 pound biriktirebilen Nobbs’un acınası durumu, kuşak farkları yoluyla açığa çıkarılıyor. Bir dönemsel portre devreye giriyor.
Oyunculukların dikkat çektiği bir ‘Victor Victoria’ hikayesi
Ancak genel anlamda bakınca Close’un bir kere bile kadına dönmeyen, ‘kıpkırmızı’ yüz ifadesiyle de dikkat çeken karakterindeki performansı müthiş. McTeer, Close ve Wasikowska tabiri caizse döktürüyor. Ancak Garcia da oyuncu yönetimi dışında bir katkı vermeyip sanki ‘koltuğu’nda oturup düşük bütçeye ayak uydurmuş gibi.
Zira Nobbs dışındaki karakterler, yazılmamış da içlerinde her şeyini saklamış gibi duruyor. Bu da seyirciye çok şey yüklüyor, bildiğimiz kostümlü dramaların aksine. Adeta bir ‘Victor Victoria’ kıvamında ‘kadınlığı kabul ettirme’ çabasının, bir cinsiyetin mücadelesinin hikayesi bu. Demode ama mesajıyla dikkat çekiyor.
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
Hizmetkar Albert Nobbs (Albert Nobbs)
Yönetmen: Rodrigo Garcia
Oyuncular: Glenn Close, Mia Wasikowska, Janet McTeer, Aaron Johnson, Pauline Collins, Brendan Gleeson, Jonathan Ryhs Meyers
Süre: 114 dk.
Yapım Yılı: 2011
BU İNSANLAR NEREYE BAKIYORLAR?
Bir Hollywood yıldızının fazla medya baskısına karşı gelmek için ‘gelin değiştirme’ taktiğini uygulaması üzerine kurulu bir romantik-komedi... Ancak “Sahte Gelin”, bu cümledeki ne medyayı, ne kılık değiştirme seanslarını, ne de yıldızı dolgun ve profesyonel bir işe malzeme edebiliyor. Üstüne üstlük yarım kalmış skeçlerin uyumsuz bir şekilde üst üste bindirildiği, ‘bölük pörçük’ bir kılık değiştirme romantik-komedisinden de öteye gidemiyor. Olmamışlık hissiyatı ‘balık baştan kokar’ misali bütün filmi etkisi altına alıyor.
İngiltere’de romantik-komedi çekmek çok da zor bir iş değil. Zira bu üretimi stüdyolara kabul ettirmek de Hugh Grant, Colin Firth gibi oyuncular ya da Richard Curtis gibi yaratıcıların varlığıyla kolay olabiliyor. “Sahte Gelin” (“The Decoy Bride”, 2011) de bu konuda sıraya girmek isteyen filmlerden biri belli ki. Bu amaç doğrultusunda uyguladıklarıyla ise fazlasıyla sınıfta kalıyor.
‘Kılık değiştirme romantik-komedisi’ şablonu fikir aşamasında kalmış
Zira öncelikle ‘gelin değiştirme fikrinin suyunu çıkarma’ düşüncesiyle yola çıkan açılış sekansı hiçbir şey anlatmazken, onun devamında ayak basılan adadaki yan hikaye ve yapılanlar da nedense bu durumdan ‘eksik kalmama’ adına konumlanıyor. Adeta olay örgüsünün arasında ‘çatışma’ ya da ‘gelişme’ boşlukları varmış da siz bir şeyler atlamışınız gibi hissediyorsunuz filmi izlerken. Mizah noktasında ise bir ‘kabız’lık devreye giriyor. Komedinin zor bir iş olduğunu ve kalem gerektirdiğini anlamakla ‘film süresi’ni tüketiyorsunuz. Bizim yerli örneklerin içine düştüğü ‘kalemsizlik’ ve ‘omurgasızlık’ burada da devreye giriyor. Böyle olunca da başta David Tennant olmak üzere, Kelly MacDonald ve diğerleri de neredeyse ‘kendi gülüp kendi ağlıyor’.
Sally Phillips-Neil Jaworski ikilisinin hikayesi bir romantik-komedi için fena değil aslında. Zira “En İyi Arkadaşım Evleniyor” (“My Best Friend’s Wedding”, 1997), “Kaçak Gelin” (“Runaway Bride”, 1999), “Darısı Başıma” (“The Wedding Planner”, 2001) gibi düğün çevresinde dönen tür filmleri var. Bunların evlilik, aşk, kıvılcım ve mizah ile ilişkisi de iyi sağlanabilir rahatlıkla. Ancak gelin görün ki oradan ulaşılan ‘kılık değiştirme romantik-komedisi’ tabanı fikir aşamasında kalmış.
Buz gibi duran oyuncular, yazılmamış espriler ve yarım kalmış skeçler
Bu ekibe büyük para harcanması daha ziyade yönetmensel acemiliklere ve oyuncuların ‘gününe uygun’ sete gelmesine mal olmuş gibi. Hollywood yıldızı Alice Eve’in karakter olup olmadığını anlamadığımız, birkaç kere kılık değiştirdiği yarım kalmış skeçlerde gözüktüğü, Kelly MacDonald’ın ise dış ses dışında ruhunu vermeden idare ettiği bir dramatik yapı var. Medya mensuplarının da aynı işlevle iki veya üç kez ‘gözüküyor’ gibi yapıp geri çekilmeleri “Aşk Engel Tanımaz”ın (“Notting Hill”, 1999) bu konudaki zekasını mumla aratıyor.
Bunun sonucunda amatörlük sinemaskopta buz gibi duran oyuncular, orta planlar ve nereye baktığını anlamadığımız karakterlerin abartılarıyla var olmuş. Vodvil geleneği hiç kullanılmayınca “Tootsie” (1982), “Çifte Oyun” (“Two Much”, 2005) gibi kaliteli ‘kılık değiştirme romantik-komedileri’ni mumla aratan bir örnekle yüzleşiyoruz. Hatta MacDonald ile Eve’in hallerini Jack Lemmon görse mezarında ters dönebilir, uyaralım!
FİLMİN NOTU: 2.2
Künye:
Sahte Gelin (The Decoy Bride)
Yönetmen: Sheree Folkson
Oyuncular: Kelly MacDonald, Alice Eve, David Tennant, Michael Urie
Süre: 89 dk.
Yapım Yılı: 2011
TARİHİ ‘YASAK AŞK’LARDA İNECEK VAR MI?
18. Yüzyılda bir sarayda psikolog ile kral arasında gidip gelen kraliçenin tutkusal kafa karışıklılığını ele alan bir eser. “Yasak İlişki”, kostümlü dramalardaki yasak ilişki ve kadın temsili üzerine belli yorumlar yaparken ‘diyalog’ ve ‘kostüm-aksesuar’ tutarlılığı konusunda sınıfı geçiyor belki. Ancak süresini fazlaca uzatıp ‘destansı’ gözükmek istemesi, dışadönük oyunculuklar kullanması ve dar alana sıkışan açıları tercih etmesiyle ‘iddialı tabanı’nın etkisini yitiriyor. ‘İktidarın yozlaşması’na değinemez hale geliyor.
Daha ziyade senaryolardaki ‘kısmi’ başarılarıyla bildiğimiz Nikolaj Arcel, klasik hikaye anlatma sinemasına inanan bir isim. Bunu uyguladığında ‘rahat film izlettirme’ düşüncesini kabul ettirebiliyor orası kesin. Ancak akılda kalıcıdan ziyade çabuk unutmak isteyen ya da öyküye tutulan kitleyi memnun edebiliyor.
18. Yüzyıldan bir ihtiras portresi
Burada da 18. Yüzyıl Dinamarka’sından bir yasak ilişkinin merkezine çeviriyor oklarını. Kral 7. Christian, genç kraliçe Caroline ile psikolog Struense arasındaki aşk üçgeni, bir anlamda ihtiras, iktidar, tutku ve aşkın portresini çizmeye çalışıyor. Bu da kostümlü drama niyetine bir ilişki filminin dehlizlerine yönlendiriyor bizleri.
Böylelikle akıllarımız “Arabulucu” (“The Go-Between”, 1972), “Tess” (1979) gibi eserlere gidiyor aslında. Ancak ne ilkinin ‘stilize’ dünyasını, ne de ikincisinin ‘minimalist’ çekiciliğini içeriyor bu yapıt. Sadece zeminindeki ‘psikolog’un ‘kral’ için saraya gelmesi meselesini, bir aristokrasi ve monarşi eleştirisine çevirmesi açısından ‘ilgi’mizi ayakta tutabiliyor.
Adeta görkem mağduru diyebiliriz
Bu da “Yasak İlişki”yi (“En Kongelig Affaere”, 2011) 137 dakikaya uzanan ‘destansı’ sürecin mağduru yapıyor. Filmin kostüm-makyaj-set tutarlılığı açısından bir kusursuzluğu var. Hatta diyalogları da işliyor. Ancak abartılı oyunculuklar kostüm bünyesinden fışkırınca ve hikaye anlatma sineması seyirliği de ‘teleobjektifler’-‘yakın ölçekli planlar’ ile doldurulmaya çalışılınca olanlar oluyor. Danimarka sinemasının Hollywood’da ‘dizi’ye yaklaşan lens pratiğiyle yükselen popüler estetiği açığa çıkıyor.
Böylece “Yasak İlişki”, amacına uyan bir seyirliği doldurmaktan ziyade bir anlamda çabuk unutulurluk kıstasıyla akla gelir seviyeye ulaşıyor ya da düşüyor. Mads Mikkelsen’in abartılı doktor portresine rağmen kimi sevişme sahnelerinin ‘düzenli’ce peliküle transfer edilmesi ise ‘ihtişam’a takılıyor. Destansılığı parlatan süre, bir anlamda bu ‘aykırı öykü zemini’ni Joseph Losey, Roman Polanski gibi yönetmenler niyetine doldurma fırsatını kaçırıyor. Bu da ‘görkem’in mağduru olan bir film çıkarıyor karşımıza...
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
Yasak Aşk (En Kongelig Affære / A Royal Affair)
Yönetmen: Nikolaj Arcel
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Alicia Vikander, Mikkel Boe Folsgaard, David Dencik
Süre: 137 Dk.
Yapım Yılı: 2011
DAYATMACI DÜZENLERE KARŞI
2. Dünya Savaşı dönemi Paris’inde iki Cezayirlinin peşine takılan, buradan da hem sömürgeci hem de totaliter düzen üzerine bir şeyler söylemeyi amaç edinen bir eser. “Özgür Adamlar” doğru bir politik iskeletle 20. Yüzyılda da; ‘kölelik’in geçerli olduğunu ve bir grup insanın ‘kimlik’ bile oluşturamadığını anlatıyor bizlere. Ancak bu değerli ve tartışılası alt metinleri, doğru bir ‘kadraj’ bütünlüğü ile sarmayı beceremiyor ne yazık ki.
“Özgür Adamlar” (“Les Homme Libres”, 2011) için yaşamak, serbest kalmak ve özgür olmak için her şeyi yapanların öyküsü denebilir. Bu tümce tam anlamıyla filme oturuyor. 2. Dünya Savaşı zamanı Paris’inde, ‘direniş’e geçen Younes’in mücadelesi bir ‘realizm’ ve ‘saygı’ ile karşılanıyor adeta. Cezayir’in sömürgeci bir yönetimle idare edilmesi ile Almanya’nın ‘faşist’ bir rejimle dünyayı kontrolü altına alması iç içe geçiriliyor. Böylece düzenler arası bir ‘metinsel yolculuk’ sunuluyor.
Baskıcı rejimlere karşı çok yönlü bir direniş hikayesi
Filmin de zaten esaslı hedefi, Michel Lonsdale’in ‘imam’ karakteri bir kenara Younes ile Salim Halali’nin bu iki kuvvete karşı gelmesini ele almak. Lonsdale’in ‘Müslümanlık temsilcisi’ tiplemesinin oryantalist havasının gözlerden kaçmadığını da parantez içinde belirtmek lazım. Ancak insani bir haykırış, yaşama adapte olma ya da ölüme karşı gelme olarak anılabilecek hikayenin tabanı, gerçek bir politik köşeye sıkıştırmanın adresine dönüşüyor. Bir tarafta Hıristiyan-Yahudi çekişmesi, bir diğer tarafta sömürgeci-sömürge çekişmesi erken dönem Fransa’da canlanıyor.
Ismaël Ferroukhi, bu durumu 2.35:1’de hikaye anlatma sineması gereklerini yerine getirme doğrultusunda bir dile oturtmuş. Bembeyaz bir arka plan fonunu da hafif ‘dini’ omurganın, böylesi bağlantılarla Müslüman-Hıristiyan-Yahudi çatışmasının orta yerine oturtmuş. Ancak yönetmenin onun altını doldurmak ziyade olduğu gibi bırakması, bir anlamda ‘kadraj’ gerçeğini yeterince derinleştirememesini sağlamış.
Rachid Bouchareb’in seviyesinde bir sinemacı değil
Bu politik-dramda ne bir Costa-Gavras yapıbozuculuğu ne de bir Alan J. Pakula dinginliği görebiliyoruz. Aksine kafa karışıklığı; hikayesi dışında bir şey anlatamayan, hiçbir dramatik akışı zenginleştiremeyen, adeta boşuna çekilmiş ve peliküle yapıştırılmış bir görsel yapıyla yüzleştiriyor bizleri. Memleketlisi Rachid Bouchareb’in ‘popüler sinema anlatısı’na hakimiyetinden hiç ‘olumlu’ etki görmemiş bir yönetmen kendisi. Ama filmin ülkeler arası ve teolojik çatışmayı ‘dayatmacı’ düzenlerin hazinliği üzerinden götürdüğü yerler ilginç.
Nihayetinde finalin vardığı noktadan da ‘adaplı bir temasal bütünlük’ çıkıyor. O karmaşanın içinde göçmenlerin zaten kimliksizken muhbir gibi Yahudiliği de saklamaları, bir diğer taraftan da safkan Fransız rejimine karşı gelmeleri ilginç bir ‘Orta Çağ’ görüşünü alevlendiriyor. Kimliksiz bireylerin de saf değiştirmesi bir o kadar kolay oluyor. Zira bu ‘Özgür Adamlar’ timi direnişe karşı alevlenen ve altta kalanı savunan bir mekanizma esasen...
FİLMİN NOTU: 4
Künye:
Özgür Adamlar (Les Hommes Libres / Free Men)
Yönetmen: Ismaël Ferroukhi
Oyuncular: Tahar Rahim, Michael Lonsdale, Mahmud Shalaby, Lubna Azabal
Süre: 99 dk.
Yapım Yılı: 2011
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Anahtar: 2.5
Aramızda Bebek Var (Un Heureux Evénement): 5.5
Arıza Aşk (Bellflower): 7.2
Aşk Perisi (La Fée / The Fairy): 7
Aşk Sanatı (L’Art d’Aimer): 3.7
Azrail’i Beklerken (Poulet aux Prunes): 7
Babam İçin (Will): 5.5
Bir Mafya Hikayesi (Les Lyonnais): 4.5
Bu Dans Senin (Take This Waltz): 5.8
Buz Devri: Kıtalar Ayrılıyor (Ice Age: Continental Drift): 3.5
Canavarlar Sofrası: 4.5
Can Dostum (Intouchables / The Intouchables): 3
Can Yoldaşım (Darling Companion): 1.8
Cinnet Gecesi (The Incident): 2.4
Çernobil’in Sırları (Chernobyl Diaries): 5.5
Daha İyi Bir Hayat (Une Vie Meilleure / A Better Life): 3.8
Dedektif Dee: Gizemli Alev: 6.1
Dikkat Bebek Var! (What to Expect When You’re Expecting): 5.5
Diktatör (The Dictator): 6.7
Edepsiz Kız (Dirty Girl): 4
Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir: 6.8
Faust: 7.6
Gizemli Kadın (La Femme du Veme): 5.2
Hayatının Seçimi (The Ledge): 3.5
İnanılmaz Örümcek Adam (The Amazing Spider-Man): 4.5
Kan ve Aşk (In the Land of Blood and Honey): 5
Karanlık Gölgeler (Dark Shadows): 5.8
Kıyamet Kitabı (Doomsday Book): 5.3
Koruyucu (Safe): 3.5
Lanetli Kız (Dictado): 2.7
Liseli Polisler (21 Jump Street): 3.2
Madagaskar 3: Avrupa’nın En Çok Arananları (Madagascar 3: Europe’s Most Wanted): 5.9
Mahşer Günü (The Divide): 5.5
Moonrise Kingdom: 8.7
Olmak İstediğim Yer (This Must be The Place): 6.5
Öz Hakiki Karakol: 1.7
Pamuk Prenses ve Avcı (Snow White & the Huntsman): 6.5
Paris’te Çılgın Canavar (Un Monstre a Paris): 6.7
Peki Şimdi Nereye?: 5
Pirana 3DD (Piranha 3DD): 5
Prometheus: 7
Ruh Eşim (Café de Flore): 6.5
Ruhlar Oteli (The Innkeepers): 5.3
Sağ Salim: 2.9
Sert Rüzgarlar (Des Vents Contraires): 6
Sezar Ölmeli (Ceasar Must Die): 3.5
Siyah Giyen Adamlar 3 (Men in Black 3): 5.5
Skor Sıfır (The Inbetweeners Movie): 5.4
Soluksuz Gece (Nuit Blanche): 5.1
Şeytanın Yüzü (La Moine / The Monk): 6.2
Tımarhane (Graystone Park): 2.5
Uyarısız Şiddet: ATM (ATM): 4
Vahşiler (Savages): 5.5
Ya Aşk Olmasaydı?: 3.4
Yakıcı Bir Yaz (Un été brulant): 4
Yaşam Savaşı (La Guerre est Déclarée): 6.3
Yenilmezler (The Avengers): 5.8
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.
keremakca@haberturk.com