'Keşke hayat çocukluğumuzdaki masumiyet gibi olsa'
İstanbul Devlet Tiyatrosu bünyesinde 'Profesyonel' ve 'Hamlet' oyunlarıyla seyirciyi selamlayan usta oyuncu Bülent Emin Yarar, geçtiğimiz hafta vizyona giren 'Karışık Kaset' adlı sinema filminde de rol alıyor
ECE SARUHAN / HT MAGAZİN
Yıllar yıllar önce... AKM’deyiz. Sahnede “İstemem, eksik olsun” derken, kendiliğinden benim hayatıma “Onsuz eksik olurum” kontenjanından giriyor Bülent Emin Yarar. Sahnedeki ruhumu aydınlatan ışığı zamanla hayatıma da sirayet ediyor. İçimdeki yeri gün geçtikçe daha da derinleşiyor, büyüyor. Ne zaman kendisiyle bir araya gelsek içimdeki çocuk insan gibi bir insanla aynı havayı solumanın tadını çıkarıyor doyasıya, “Yaşasın” nidalarıyla. Az sonra okuyacağınız söyleşi, bana “Yaşasın” dedirten, yaşama sevinci depolayan o anlardan birinin yazıya dökülmüş halidir. Uygar Şirin’in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan, Tunç Şahin’in yönettiği, Sarp Apak, Özge Özpirinçci ve Sevinç Erbulak gibi isimleri buluşturan ‘Karışık Kaset’ adlı filmde rol alıyor Bülent Emin Yarar. Bu kez, 21 Kasım’da vizyona giren film bizi bir araya getirdi. Ben sordum, bakın ‘cancanım’ neler söyledi...
ÖNYARGILARDAN KURTULMALIYIZ’
‘Karışık Kaset’ filmiyle yolunuz nasıl kesişti?
Benim için sezon bitmiş, tatil başlıyordu. Çanakkale’ye, köye gitmek için hazırlıklara başlamıştım. Filmin yönetmeni Tunç Şahin aradı. Senaryoyu okudum, sevdim ama 15 gün çalışmam gerekiyordu. Tatil yapmak istediğim için bu süre bana uzun geldi. Bu durumu içtenlikle anlattım. Vazgeçmeyeceklerini söylediler ve çalışma süremi 2 bölüm halinde 9 güne indirdiler. Ben de kabul ettim. Tunç’un ilk uzun metrajlı filmi olması da beni çok heyecanlandırdı. Çok büyük emek verildi, umarım film bunun karşılığını alır. Çekimler çok keyifli geçti ve gerçekten 9 gün sürdü. Ben de bu sayede köye balık tutmaya gidebildim.
“Köy” derken gözleriniz parlıyor. Doğayla iç içe olmak iyi geliyor değil mi size, besliyor sizi?
Köyde sadeliği görüyorum. Şehirde de bir sürü güzel insan var ama hayat şartlarından dolayı bir kısmı içlerindeki güzellikleri saklamak durumunda kalıyor. Oysa köyde herkesin içindeki güzellik dışında! İncir ağacından koparılan o çok değerli ilk inciri size büyük bir keyifle sunan insanlar var köyde. Köyün bana iyi gelen yanlarından biri, orada çocukluğuma gidiyor olmam.
‘Karışık Kaset’ romanını okurken ben de sık sık çocukluğumun, ilk gençliğimin masumiyetine gittim. Ne geliyorsa o masumiyetten uzaklaşıldığı için geliyor bence dünyanın başına. Ne dersiniz?
Çocukken yapılan şeytanlıkların bile masumiyetin bir parçası, bir renk olduğunu düşünüyorum. O masumluğun yerini büyüdükçe hırs hatta kibir alıyor. Bunun sonuçlarını da maalesef hep birlikte görüyoruz. Keşke hayat çocukluğumuzdaki masumiyet gibi olsa. Geçtiğimiz yıl ‘Hamlet’i izlelerine odaklanmak yerine, bize yakın gelen yönlerine odaklanmalıyız. Aksi takdirde derine inme şansımız kalmaz. Bu yüzden günümüzde kimse kimsenin derinine inmiyor. Bu da küslük, dışlanma, aşağılanma duygusu yaratıyor. Ülkemizin en büyük problemi bu.
Bu ülkenin çoksesliliğin, çok renkliliğin güzelliğini yansıtan bir karışık kaset doldurması en büyük arzum. Başarabilecek miyiz sizce?
Harikasın! Ben inanıyorum. Küçük ölçekli durumlarda örneklerini görüyoruz. Mesela bir oyun izlerken insanların hep birlikte alkışladıklarını görüyoruz. Dediğim gibi en büyük sorunumuz önyargılarımız. Kolay olmasa bile önyargılardan kurtulma ihtimalini yüksek tutmak istiyorum. Biz görür müyüz bilmiyorum ama bir gün o karışık kasedin doldurulacağına inanıyorum.
‘SENE SONU GÖSTERILERINDE Bergen ile bana şarkı söyletirlerdi’
‘Karışık Kaset’te canlandırdığınız Ali karakterinin müzikle arası çok iyi. Opera geçmişinizi biliyoruz. Bunun dışında müzikle aranız nasıl?
Rahmetli Bergen, ortaokulda sıra arkadaşımdı. Asıl adı Belgin’di. Çok şen şakrak bir kızdı. Sene sonu gösterilerinde ona ve bana şarkı söyletirlerdi. Ben İlhan İrem’den şarkılar söylerdim. Mustafa Kemal Lisesi’nde öğrenciyken felsefe hocamızın teşvikiyle Milliyet’in düzenlediği liselerarası müzik yarışmasına katıldık. Ankara’da dereceye girdik. Liseden sonra ben opera okumaya karar verdim. Ankara’daki ilk sınavı kazanamadım. Bana “Kulağın yok” demişlerdi. İstanbul’da 2 sınavı da kazandım. İstanbul’daki sınavı da Sertab Erener kazanamamıştı. Konservatuvar bazen sizi bir noktadan alıp başka bir noktaya götürebiliyor. Masumiyet dönemlerimi arar noktaya geldiğim, çok acı çektiğim olmuştur. Sonrasında arkadaşlarımın teşvikiyle tiyatro bölümüne geçtim. Bu kez de “Yaşın büyük” dediler bana, sınavı çok zor kazandım. Opera dinlemeyi hâlâ çok severim. Becerebilirsem bir gün gençlere opera yönetmek istiyorum.
"FESTİVAL OLMALIYDI"
Altın Portakal Film Festivali’nin jürisindeydiniz. Bu seneki festivale sansür damgasını vurdu. Ne yaşadınız o süreçte? İstifa etmeyi düşündünüz mü?
Başlangıçta can sıkıcı bir sürü şey yaşadık, her gün başka bir bilgi geliyordu. Bu sürecin en çok yıprananı belgesel filmin sahibidir. Ben de gelgitler yaşadım ama baskı gördüğüm için değil, ben baskılarla ilgilenmiyorum. Maalesef bu ülkede her alanda sansür var. Sesimizi yükselttiğimiz alanları iyi belirlememiz gerekiyor ama bunu her zaman yapamıyoruz. Bence festival olmalıydı. Yarışan arkadaşlarla konuştuk, onların da aynı fikirde olduklarını öğrendik. Yine de çok rahatlamadık ama filmleri izlemeye başlayınca ben kendimi çok iyi hissettim. Bu süreçte vicdanımla hareket etmeye çalıştım.
Jüride olmak zor muydu?
Ben oraya bilen adam olarak gitmedim. Sahnede de bilen adam olmak çok kötü bir şeydir. Filmleri kendimi bırakarak izledim. Benim güldüğüm ve duygusal olarak dolduğum yerlerde seyircinin de aynı şeyleri yaşadığını görünce “Oh be” dedim. Sanırım ortaya çıkan sonuçlar da kimseyi yaralamadı.
"Kim sanatı durdurabilmiş?"
Sansür ve baskı demişken Devlet Tiyatrosu’nun gidişatı için neler söyleyeceksiniz?
Bugüne kadar hangi sansür, hangi mekanizma, hangi iktidar, kim durdurabilmiş sanatı? Bunun için hiç korkmuyorum. Tabii biz de iyi oyunlar yapmalıyız, yapılan oyunların hakkını vermeliyiz. Kurumun içinde çoğalmaya engel bazı şeyler var. Kurumdaki en genç elemanlar Yetkin’in (Dikinciler) yaşlarında. Arkada pırıl pırıl gençler bekliyor. Zamanında “Arkadaşlar artık 12 ay maaş yok” deseydik, yeni bir yapılanmayla hem herkes emeğinin karşılığını alacaktı hem de rekabet ortamı oluşacaktı. Kurum tiyatrolarında memur zihniyetinin getirdiği bir aksama olduğu kesindir. Birilerine yapılanmamıza müdahale etmelerini sağlayacak zaaf noktaları bırakmamalıydık. Bunları defalarca yüksek sesle söyledim. Artık sadece sahnede konuşuyorum ve ne olursa olsun bunu yapmayı sürdüreceğim. Sistemin içinde zamanı çok iyi kullanmalıyız, sahnenin hakkını vermeliyiz. Sahneye çıkıp ‘mış gibi’ yapmakla olmuyor bu iş!