Ilıcak demokrat mı darbesever mi?
Melih Aşık ile Nazlı Ilıcak arasındaki darbecilik tartışmasına Ahmet Hakan da katıldı
Milliyet yazarı Melih Aşık ile Sabah yazarı Nazlı Ilıcak arasında Ilıcak'ın darbeler karşısındaki tavrıyla ilgili doğan tartışma sertleşirken Hürriyet yazarı Ahmet Hakan da tartışmaya dahil oldu.
Tartışma Melih Aşık'ın 27 Ocak tarihli yazısında Nazlı Ilıcak'ı, yazarın geçmiş dönemdeki yazılarından örnekler vererek 12 Eylül müdahalesini desteklemekle suçlaması üzerine ortaya çıktı. Nazıl Ilıcak ise dün Sabah'taki köşesinden suçlamalara itiraz ederken Melih Aşık'ın 'psikolojik harekat sırasında tepe tepe kullanıldığını' yazdı. Buna karşılık Melih Aşık bugünkü yazısında Ilıcak'ın 2008 yılındaki televizyon programında “O dönemde kontrgerillaya destek vermiş olduk tabii” sözlerini hatırlatıp Ilıcak'a "Beni yalnızca Milliyet okuru ve halk kullanır. Ya sizi?" sorusunu yöneltti.
Bu arada Hürriyet yazarı Ahmet Hakan da 'Nazlı Ilıcak nasıl bir gazetecidir' başlıklı bugünkü yazısında “Askere goygoyculuk yaptı / yapıyor” denilecek son kişi Nazlı Ilıcak’tır" diye yazarak Ilıcak'ın demokrat bir gazeteci olduğunu savundu.
Aşık'ın tartışmayı başlatan 'Maziye bir bak...' başlıklı yazısı:
"Nazlı Ilıcak Sabah’taki köşesinde yazıyor... Balyoz planıyla ilgili ‘Acaba düzmece belgelerle mi karşı karşıyayız?’ diye sorgu sual edilecek bir durum mevcut değilmiş... Durum çok açıkmış... Ama adları “faydalanılacaklar” listesinde geçen bazı arkadaşlar Balyoz Harekât Planı’nı karartmaya çalışıyorlarmış.
Balyoz planının darbe değil tatbikat planı olduğunu savunan bizler zaten bu tavrımız nedeniyle “yararlanılacak gazeteciler” listesinde yer almışız. Nazlı Hanım mı? O asılacak gazeteciler listesinde. O darbelere karşı canı pahasına savaşan bir katıksız demokrat!
Ne var ki, gerçek darbe olduğunda tam tersine darbecilerle birlikte. Onların bir numaralı destekçisi... Mesela 12 Eylül darbesi öncesi 17 Aralık 1978’de şöyle yazıyor Nazıl Hanım:
“13 ilde sıkıyönetim yürürlüğe girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor: Merhaba asker...”
12 Eylül’den hemen sonra 14 Eylül günkü satırları:
“... Bir otorite boşluğu doğmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu boşluğu doldurdu...”
18 Eylül 1980
“12 Eylül bir darbe değildir, diyen Orgeneral Kenan Evren’e tamamıyla katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir ne de bir ihtilal.”
16 Ekim 1980
“12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır; 12 Eylül terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür. ”
Evet dostlar... 12 Eylül’ün şakşakçıları, o kanlı günlerin ortakları şimdi demokrat oldu. Yıllar yılı cuntacılarla cebelleşen bizler ise darbeci... Bir de şu mazi arşivlerden silinebilseydi... Ne iyi olurdu değil mi Nazlı Hanım?"
Nazlı Ilıcak'ın 'Melih Aşık'ı kim kullanıyor?' başlıklı cevap yazısı:
"Balyoz Harekâtı'nda "tutuklanacak gazeteciler" arasında ismim çıktıktan sonra, bir psikolojik harekâta maruz kaldım. Kâh twitter'dan, kâh e-mail'den, sözde 12 Eylül'ü destekleyen makalelerimden satırlar gönderilerek, "Ilıcak, eskiden darbeleri desteklerdi. Bugün, AK Parti'ye sahip çıkmak için darbe karşıtı görünüyor" mesajı verilmekte.
Bunun tek bir sebebi var: Darbelere karşı mücadelemizi karalamak. Maalesef, adı "faydalanılacak gazeteciler" içinde geçen Melih Aşık da, böyle bir oyuna gelmiş. Zaten, kişiler, fark edilmeden kullanılıyorlar. Ellerine bazı belgeler tutuşturuluyor; bir karalama kampanyasının parçası haline getiriliyorlar. Aşık'ı, "faydalanılacak gazeteciler" listesinde görünce, onun adına üzülmüştüm. Ama bu son örnek gösterdi ki, "çarpık duruşu(!)" yüzünden o kadro içine dahil edilmiş. Benim bütün yazılarımı inceleyip de mi, "darbeci" yaftasını yapıştırıyor? Eline tutuşturulan o bölümlere dayanıyor sadece. İşte bu yüzden de, psikolojik harekât sırasında TEPE TEPE KULLANIYORLAR.
Ben mi darbeciyim!!!
Melih Aşık, 14 Eylül 1980'deki makalemden bir cümle almış ve beni "darbeci" ilân etmiş: "Otorite boşluğu doğmuştu, Türk Silâhlı Kuvvetleri doldurdu."
Oysa aynı makalede bakın neler söylemişim: "İşin kolayı, 'Biz dememiş miydik' diye sorumluluğu siyasi kadrolara yüklemek, konuşma ve kendilerini savunma hakkına sahip bulunmayan kimseleri yerden yere çalmaktır. Biz böyle yapmayacağız... Tam tersine, bugün onları müdafaa edeceğiz. Eğer demokrasinin bir an evvel geri gelmesini istiyorsak, siyasi kadronun ayakta kalmasına çalışmalıyız. Liderler kolay yetişmez... Politikacıların topyekûn tasfiyesi, Türk siyasi hayatında telâfisi imkânsız boşluklar yaratır."
Aşık, 16 Ekim 1980 tarihli yazıma da temas ediyor. Oradan da bir cümle almış: "12 Eylül, terörden bezen halkın, meşru müdafaaya geçtiği gündür." Peki o yazıda ana fikir ne? Yazımda, Evren'in, Diyarbakır'daki konuşmasında, halktan birinin kendisine eski partileri kastederek "Dört parti de olmasın Paşam" diye bağırmasından yola çıkıyorum ve şöyle diyorum: "Ekim 1979 seçimlerinde bu 4 partiye milyonlarca oy verilmiştir. Diyarbakır toplantısında şuuru gölgelenen kişinin sesine değil, sessiz çoğunluğun sesine kulak veriniz... Org. Evren, 'Kısa sürede ayrılmak zararlı olabilir' diyor. Aksine, 27 Mayıs ve 12 Mart'tan kısa süreni (12 Mart) daha başarılı olmuştur."
Görüldüğü gibi yazımın temelini, siyasi partilerin kapatılmaması ve kısa sürede askerlerin görevden ayrılması teşkil ediyor. Ama birkaç denge cümlesiyle, sansür aşılıyor.
Her yazımda, bir an önce seçimlerin yapılmasını ve siyasetçilere dokunmamak gerektiğini savundum. İşte bir örnek daha; Evren'in tencereyi pisleten politikacılardan bahsetmesi üzerine: "Herkes eleştirilebilir, politikacılar, basın mensupları... tıpkı bazı askerlerin eleştirilebileceği gibi. Memleketi bu hale sadece politikacılar getirmemiştir." (16 Ocak 1981)
31 Ocak 1981'de, basına uygulanan sansürü dolaylı bir dille anlatıp, okurlarıma mesaj veriyordum: "Olağanüstü dönemlerin acısını en çok basın mensupları çeker. Onlar her gün yazmak zorundadır. Halbuki kanun, Sıkıyönetim Komutanı'na sansür yetkisi vermiştir. Ayrıca bir de otosansür var. Arif Nihat Asya, 'Ay yoktu, yıldız yoktu, sansür edilmiş kapkara bir akşamdı' derken, sansürün basın için ışıksız bir geceden farkı olmadığını vurguluyor."
17 Şubat 1981 tarihli yazımda, üstü kapalı olarak, işkence iddialarını dile getirmiştim. Şöyle demiştim: "Türkiye'de her zaman işkence iddiaları seslendirilmiştir... Türkiye'de bugün işkence yapılıyor mu? Buna müspet veya menfi bir cevap veremeyiz... İlk defa Avrupa Konseyi, 'Türkiye'de işkence var' diyor. Demokrasinin askıya alınmasıyla birlikte, Avrupa, Türkiye'ye şüphe ile bakmakta, bu yüzden işkence iddialarını ciddiye almaktadır. Unutmayalım ki, demokrasi, bilhassa Avrupa'da en büyük güven belgesi, her kapıyı açan sihirli bir anahtardır."
17 Nisan 1981'deki yazımdan bir bölüm: "...Artık sıra, demokrasiye götüren adımları atmaya gelmiştir. Meselâ hâlâ tutuklu bulunan sanıkların salıverilmesi, ferahlatıcı bir gelişme olacaktır. DİSK ve MİSK sanıklarının, MHP ve MSP milletvekillerinin, TÖB-DER sanıklarının bırakılmaları, vicdanları rahatlatacaktır. İkinci önemli husus, toplu sözleşme düzenine geri dönülmesidir. 12 Eylül ihtilâli, işçinin kazanılmış haklarını elinden almak için yapılmamıştır. Ayrıca, 90 günlük gözaltında bulundurma halinin, örgütlü suçlar dışında, tek başına suç işleyenlere karşı da kullanılabilmesi tereddütler uyandırmaktadır."
25 Ekim 1981'de ise, siyasi partilerin kapatılması üzerine, Babıâli'de sadece Metin Toker ile ben bir eleştiri yazısı yazdım. Ve zaten bu yazımdan dolayı Tercüman gazetesi kapatıldı; ben de bilmem kaçıncı defa Sıkıyönetim'de ifadeye çağrıldım. Şöyle diyordum: "....Bugün sert rüzgârların önünde kalemimizi kamış gibi eğersek, yarın demokrasi geri geldiğinde hiçbir politikacıyı eleştirmek hakkına sahip olamayız. Demokrasiye adım adım yaklaşıyoruz diye sevinirken, bu sapma nasıl izah edilebilir? Siyasi partilerin suçu ne? O partileri milyonlarca seçmen büyütmüş, geliştirmiş, bugünkü durumlarına getirmiştir... Yazarlar her satırı düşünerek kaleme alıyor. Üslûbu yumuşatmak amacıyla, bazı denge cümlelerini makalelerinin içine serpiştiriyorlar. Sonra bir bakıyorsunuz, tenkitler çıkarılmış, geriye sadece denge cümleleri kalmış ve yazının mahiyeti değiştirilmiş."
***
Sanki bu son cümleyi, Melih Aşık'a ve yandaşı psikolojik harekâtçılara cevap teşkil etmek üzere yazmışım 1981'de. Tercüman, benim yazılarım dolayısıyla 3 defa kapatıldı ve 25 Ağustos 1981 tarihli yazım yüzünden de, 3 ay süreyle hapis cezasına mahkûm oldum. Ecevit, 12 Eylül döneminde yazdığı "Bir Ağıt Söylev" şiirini, "Özgürlük mücadelesini saygıyla izlediğim Sayın Nazlı Ilıcak'a" diye el yazısıyla bana ithaf etmişti. Demirel'in konuşma yasağı varken, onun görüşlerini, "Bir Bilen" adıyla ben sütunumda yayınladım. Daha sonra, Zincirbozan'dan gönderdiği mektuplardaki düşüncelerini gazetedeki sütunuma aldım ve kamuoyu ile paylaştım. Her türlü tehdide göğüs gererek. Ve 12 Eylül sürecindeki mücadelem dolayısıyla, Gazeteciler Cemiyeti, o yıl (1989) ihdas ettiği Basın Özgürlüğü ödülünü ilk defa bana verdi.
Melih Aşık'ın 'Ya sizi kullanan' başlığıyla Ilıcak'ın suçlaması karşısındaki cevabı:
"Balyoz Harekâtı’nda “Tutuklanacak gazeteciler” arasında ismim çıktıktan sonra, bir psikolojik harekâta maruz kaldım, diyor Nazlı Ilıcak. Oysa öyle olmadı. Kuşkulu belgelere dayanarak “Faydalanılacak gazeteciler” diye bizleri suçlamaya kalkıştığı için kendisinin 12 Eylül sicilini açıkladık. Dün yazdığı yazıda 12 Eylül sonrası darbecilere yazdığı satırların “denge cümleleri” olduğunu iddia ediyordu.
12 Eylül’ün öncesi de vardı.
Ece Temelkuran’a 2008 yılındaki bir televizyon programındaki itirafına bakın:
“O dönemde kontrgerillaya destek vermiş olduk tabii.”
Ece soruyor:
“Kontrgerillaya destek mi verdiniz yani?”
“Evet.”
Biz ülkenin kan gölüne dönüştüğü günleri iyi hatırlıyoruz.
Nazlı Ilıcak ve Tercüman gazetesinin o kanlı günlere katkısını da..
Doğrudur, Nazlı Hanım 12 Eylül’den sonra partiler düzenine dönülmesini savunmuştur. Çünkü mensup olduğu kesimin ana projesi şuydu:
“Asker solu temizlesin, iktidarı yine sağ partilere versin...”
Sermayenin iktidarına hizmet etmesi şartıyla darbelere itirazı yoktur.
Demokrasi aşkı sağın ve sermayenin iktidarıyla sınırlıdır.
E. Org. Çetin Doğan plan seminerinde gazetecilerle ilgili listeler olmadığını söylüyor. Taraf’ı ekranda yüzleşmeye çağırıyor. Kaçıyorlar. Ama iftirayı pişkinlikle kullanıyorlar.
Boş verin yararlanılacak gazetecileri Nazlı Hanım.. Halen yararlanılan gazetecilere bakın siz. İktidar sermayesinin çıkardığı gazetelerde kendilerini iktidara kullandıranlar, hızlarını alamayıp adları gazcıya çıkanlar kimler? Ona bakın.. Beni yalnızca Milliyet okuru ve halk kullanır.
Ya sizi?"
Ahmet Hakan'ın tartışmaya dair 'Nazlı Ilıcak nasıl bir gazetecidir?' başlıklı yazısı:
"Bir kere inatçıdır... Sonra? Kararlıdır... Başka? Taraf olmaya yatkındır... Başka? Misyon sahibi olmaya meyillidir... Ayrıca: Sevdi mi tam sever... Sevdiklerinin kusurlarını görmek istemez...
* * *
Gelin, Nazlı Ilıcak’ın geçmişine şöyle bir bakalım:
Notre Dame De Sion Lisesi’nde öğrenim gören gencecik bir kız iken...
Askerlerin babasına ve babasının arkadaşı Menderes’e yaptıklarına karşı isyan bayrağını çekmesini bilmiştir... Asker karşıtlığını hep diri tutmasında o günlerin etkisi büyük...
12 Eylül’de gazetesinin birkaç kez kapatılmasına yol açmıştır.
Demirel’in adının anılmasının yasak olduğu günlerde “Bir bilen diyor ki” diyerek Demirel’in görüşlerini topluma yansıtmıştır...
Turgut Özal’ın en güçlü olduğu dönemde eşinin işlerinin bozulmasına neden olmak pahasına anti-Özal bir çizgi izlemiştir...
Herkes “Tansu... Tansu...” diye inlerken o “Mesut... Mesut...” demiştir...
Erbakan’ın üzerine çullanıldığı zaman Erbakancı olmuştur...
28 Şubat’a meydan okudu, andıç kepazeliğini ortaya çıkarmıştır...
* * *
“Görüşleri bana uymaz” diyebilirsin... “Çok tarafgir” diyebilirsin... Üstlendiği “misyon”dan haz etmeyebilirsin... İnatçılığına kafayı takabilirsin...
Hatta sebepsiz yere “antipatik” bile bulabilirsin...
Ama şu memlekette “Askere goygoyculuk yaptı / yapıyor” denilecek son kişi Nazlı Ilıcak’tır..."