Sadettin Teksoy: O programı asla unutamam!
Türk televizyonlarının efsane ismi Sadettin Teksoy (70) ile buluştuk. Yaptığı haberler ve sunduğu 'Teksoy Görevde' programıyla bir döneme damgasını vuran usta televizyoncu ile hem geçmişi hem de bugünü konuştuk
Programda sizi en çok şaşırtan olay neydi?
Halen etkisinden kurtulamadığım, 'Teksoy Görevde' programının sekizinci bölümünde yayınlanan "Reenkarnasyon-Yeniden Doğuş". Hatay, Adana, Mersin üçgeninde onlarca vakayla karşılaştım. Başka bir bedende yeniden doğduklarına inananların anlatımlarından yola çıktım. Yaptığım araştırmaların sonucu canlı tanıkların ifadeleri doğrultusunda o kişileri bir araya getirdiğimde yaşadıklarım karşısında adeta şoke oldum!
Sarı montunuzun nasıl bir hikayesi var?
Bir işe başlamadan önce ön çalışmasına uzun bir zaman ayırırım ve her detay benim için çok ama çok önemlidir. Üzerime giydiğimde benimle bütünleşen ve bir simge/sembol haline gelen ‘Sarı Mont’ da buna dahil. O dönem Alman fizikçi Joseph Von Fraunhofer'in adıyla anılan ünlü tayfsal çizgiler “Fraunhofer Çizgileri” ve Avusturyalı matematikçi ve fizikçi Christian Andreas Doppler’in “Doppler Etkisi” gibi önemli araştırmaları inceledim. Alman siyaset adamı, edebiyatçı ve düşünür Johann Wolfgang von Goethe’nin ‘Renkler Kuramı’nda, İngiliz fizikçi Isaac Newton’ın “6 çeşit renk vardır” saptamasına karşılık olarak sadece mavi ve sarı renklerinin ana renk olduğunu savunmuştur. Bu teoriden yola çıkarak önümde iki seçenek vardı ve ben "Güneş nasıl sarıysa ben de bir güneş gibi parlıyorum." diyerek, sarı ceketi üzerime aldım ve gizemin kalbine doğru adımlarımı kararlı ve hesaplı bir şekilde attım.
Röportaj öncesi 10 kişiye, 'Sadettin Teksoy deyince aklınıza ilk ne geliyor?' diye sordum. 5'i 'parmak' yanıtını verdi. Parmağınızın bu derece hafızalarda yer etmesi sizi şaşırtıyor mu?
Şaşırtmıyor, aksine çok mutlu oluyorum. Parmak sadece benimle bütünleşen bir semboldü. Mizah sanatçılarından (rahmetli Levent Kırca gibi), TV programcılarına (Mehmet Ali Erbil gibi) onlarca mecrada ünlü isim bu simgeyi ele aldı ve hatta bazıları taklit ederek kendine mâl etmeye çalıştı. Taklit her zaman aslını çağrıştırır. Ancak dediğiniz gibi halen bir parmak uzatıldığında akla ilk gelen “BEN, SADETTİN TEKSOY!...” oluyor. Çünkü benim yaptığım bir taklit ya da esinlenme değildi. Özgün bir şey ortaya koydum, bu da değerli halkımız tarafından benimsendi.
Pek çok kişi sizi televizyon efsanesi olarak görüyor... Bu konu hakkında ne demek istersiniz?
‘Değerli halkımızın ve sevenlerimin takdiri’ der ve saygı duyarım. Sağ olsunlar, var olsunlar. Ancak ben hep alçakgönüllülüğün taraftarıyım. Hiçbir zaman 'ben efsane olacağım' ya da 'olmalıyım' diyerek bir işe girmedim. Yaptığım her işin arkasında büyük bir emek, derin bir bilgi birikimi, araştırma ve yılmak bilmez bir azim vardır.
Sizin döneminiz ile günümüzdeki televizyonculuğu nasıl yorumluyorsunuz. Dijital medya sonrası televizyonların gücünde azalma olduğu düşünülüyor... Sizin yorumunuz nedir?
18. yüzyılın ortasında İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi o dönem her şeyi temelinden bir değişime uğrattı. Klasik iktisat bu dönemde Serbest Pazar Ekonomisi’nin fikir babası İskoçyalı filozof Adam Smith tarafından çıktı. Klasik İktisat Okulu; Smith’in yanı sıra Jean-Baptiste Say, David Ricardo ve John Stuart Mill tarafından kuruldu. O çağlarda bu büyük bir olaydı ve bugün de dijital kavramı çok büyük bir olay. Yirminci yüzyılda ise 'medya gurusu' olarak anılan ünlü iletişim kuramcısı Marshall McLuhan, medyanın gücünü onu kontrol edenlerden çok önce fark etti ve ‘Global ya da Küresel Köy’ adıyla etkileyici gözlemler ortaya koydu. Ardından Fransız sosyolog ve filozof Jean Baudrillard Simülasyon kuramıyla ‘Hipergerçeklik’ dünyasından bahsederek çığır açtı. Bugün ise Metaverse yani sanal evren gibi kurgusal evrenlerin konuşulduğu (Güney Koreli kültür kuramcısı ve filozof Byung-Chul Han’ın bahsettiği) dijital bir psikopolitika çağına doğru gidiyoruz ve ‘Büyük Veri (Big Data)’ adıyla anılan geniş bilgi verilerinin toplandığı yeni bir dünya düzeninde yaşıyoruz. Artık internet üzerinde yaptığımız alışverişten sosyal hayatımıza kadar her şeyin kayıt altına alındığı ve bu sayede insan davranışlarının ölçülebildiği, öngörülebildiği ve geleceğin hesaplanabilip yönlendirilebildiği (Fransız filozof Michel Foucault’nun bedeni toplumsallaştıran ve disipline eden Biyopolitika terimiyle birleşen) bir Data Evreni’nde hayat sürmekteyiz. Rönesans döneminin en büyük sanatçılarından Michelangelo, Vatikan’da Sistina Şapeli tavanındaki çalışmasına başlamadan önce şöyle der; “Tanrım beni benden al ki, sana hizmet edebileyim.” Ve ondan sonra dört yıl süren çalışmasının ardından dünyaya destansı bir eser sunar. Burada bütün benliğini ve gücünü vererek emek sarf eden bir sanatçıdan bahsediyorum. Fakat şu dönemde, her şey çok daha farklı. Örneğin, günümüzde medya, geçirdiği evrim sonrasında artık 'Dijital Çağ’da Gazetecilik' adıyla anılıyor. Bu dönemde yapılan işler tamamen, tıklanma üzerine kurulu. İnternette ve sosyal medyada milyonlarca takipçi yanılsaması mevcut. Ben ekranlarda her yayınlandığında izlenme rekorları kıran, televizyon tarihinin reyting rekorları kırıp unutulmazları arasında zirvede gösterilen programlara silinmez damgamı vurdum. Bunu TV dünyasındaki rekabetin en yüksek olduğu, reyting yarışlarının zirve yaptığı dönemde az önce bahsettiğim kavramların farkında olarak yaptım. Demek istediğim şu; Çağ her zaman değişir, bu değişimde de çağa ayak uyduranlar ve yaşadığı devri iyi tanıyanlar zihinlerdeki sonsuzlukta yerini alır. Bununla birlikte medya dünyasına adım atacak olan genç kardeşlerime küçük bir öneri de bulunayım. Rönesans’tan sonra gelişen modern Avrupa felsefesinin kurucularından birisi olan İngiliz filozof John Locke, insan beyninin doğuştan gelen bir fikirle meydana gelmediğini başlangıçta Tabula Rasa yani “Boş Levha” olduğunu klasik önermesinde belirtir. Bu felsefeden yola çıkarak şunu asla unutmasınlar ki; Başlangıçta herkes eşittir ve kimse doğuştan yetenekli değildir. Aslında tüm sır, yaptığın işi severek, yılmadan çok çalışmakta, alın teri ve emekte gizlidir.
Gazetecilik ve televizyonculuk sürecinde muhakkak unutmadığınız anılarınız vardır...
Afrika’da Pigmelerin maymunları avladıktan sonra yemelerini. Antik Mısır Medeniyeti'nde halen çözülemeyen inanılması güç gizemleri, Peru’da Ölüler Vadisi’nde yaşadıklarımı, İran’da Hümeyni’nin sadık savaşçıları Pastarlar tarafından esir alınmamı, Irak’ta İran jetlerinin bombaladığı Bağdat Petrol Rafinerisi'nde alev alan dev tankerlerin patlaması sonucu ağır yaralanmamı ve daha birçoklarını asla unutamam.
Hayatınız boyunca sınırları zorlamışınız... Kutuplarda 'Şükür Namaz'ı kılan da ilk insansınız... 'En gurur duyduğum iş' demiştiniz. O programı ve yaşadıklarınızı bize anlatabilir misiniz?
Türkiye sınırları içinde gitmediğim il, ilçe, köy kalmadı. Uluslararası gezilerim sırasında da bir düzineye yakın pasaport eskitip, dünya çevresinde en az beş tur attım. En unutamadığım programım ise; 'Teksoy Görevde'nin, hem kendi içinde kırdığı rekorlar hem de Türk televizyonculuk tarihi açısından bir zirve noktası olarak anımsanan bölümü 1997 yılı Aralık ayında yayımlanan 'Soğuğun Kalbine Yolculuk'. Ekibimle birlikte yaz aylarında oldukça zor bir yolculuktan sonra ulaştığımız Kuzey Kutup Bölgesi ve Grönland Adası’nda yaşadığım serüvenleri oldukça keyifli ve profesyonel bir belgesel diliyle ekranlara taşıdım. İki bölümden oluşan 90 dakikalık belgesel, o güne kadar kaydedilmiş bütün reyting başarılarını altüst ederek “Türk televizyonculuk tarihinin en yüksek izlenme oranlarını elde etti. Grönland Adası’ndaki bir buz çölünde, eksi 20 derece soğukta güçlükle ayakta durabildiğim ve gözlerimden yaşlar süzülürken dünyanın damına Türk bayrağını diktim. Sonrasında "Şükür Namazı" kıldığım duygusal anları asla ve asla unutamam.
'İçimde ukde kaldı' dediğiniz bir şey var mı?
Rahatlıkla söyleyebilirim ki “Yok”.
Televizyona ya da dijital platformlara dönmeyi düşünüyor musunuz? Gelecekle ilgili planlarınız neler?
Yıllardır bir günde dört mevsimi yaşadığımız, her gün gündemin birkaç kez değiştiği bir ortamda dönmem biraz zor gibi. Ancak, zaman ne gösterir onu da bilemem. Gelecekle ilgiliyse; sinema yazarı ve film eleştirmeni oğlum Efe Teksoy'la birlikte gerçek olaylardan esinlenilmiş korku ve gerilim türünde önemli dizi ve film projelerimiz var. Senaryo çalışmalarım sırasında değerli eşim Müge Teksoy'un da uyarıcı görüşlerinden destek alıyoruz. Bu anlattıklarımın yanı sıra, komedi, tarih ve gizem türünde de yakın gelecekte hayata geçireceğimiz önemli çalışmalarımıza devam ediyoruz.