Yeme içme dünyasını cazip ve müşkül kılan nedir? Hiç düşündünüz mü? Eminim bir dizi cevap var. Elbette herkesin cevabı da kendine! Yaratıcılığıyla tarifleyebileceği bir soru-cevap oyunu gibi. Benim cevabım ise tembel işi, akademik fasıldan: “Hem kültür tarihine, hem de coğrafyaya tanıklık eden zenginlik, çok renklilik.” Yeme içme dünyasının derinliği burada! İşte nimet ve külfetler de bu anda başlıyor. Nasıl? Geçen gün Uzakdoğu temalı bir akşam yemeğine davetli idim. Ev sahibesinin hevesle, heyecanla hazırladığı yemekler insanı bir coğrafyadan ötekine atarken, dört yanda ayrı ayrı pilavlar var idi. Bir yanda pilavlar, bir yanda da pirincin başrolde olduğu bir kültürün hatırlattıkları insana ister istemez şu soruyu sorduruyordu: Pilav ve pirinç gibi yeryüzündeki hemen herkesin tanıdığı bildiği bir malzeme ve sahada bile, “aynı şeyi konuşamamanın güçlüğü” ve “aynı şeyin içine hapsolmamanın cazibesi” ne kadar benzersiz...
Geldik mi, başta sorduğumuz sorunun örnekli cevabına. Örneğin, biz “Türkler kendimizi pilav konusunda yetkin” hissederiz. Öyle ya, koskoca imparatorluk mutfağını tevarüs etmişiz... Ki içinde pilav başrolde idi. Pilavı biz bilmeyeceğiz de kim bilecek? Acaba? Yani gerçekten de biliyor muyuz? Epey zaman oluyor. Ünlü aşçılarımızdan Y. Kalaycı’yı NTV’deki Mutfak Kültürü programımıza çağırmıştık. Hatırlıyorum. Pilav konuşuldu: Saray mutfağından, halk mutfağından pilavlar... İzleyicilerden en çok soru aldığımız programlardan birisi idi. Herkes o güne kadar el yordamıyla yaptığı pilavları hangi eşikteki sırlarla daha iyiye taşıyabileceğini merak ediyordu. Bunda da şaşılacak bir şey yok! Elimizdeki mirasa layık olmamız elzem. Yoksa bize mirasyedi demeleri işten bile değil...