Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Yaşam HT Cumartesi Halkla ilişkiler mesleğinin efsane ismi Betûl Mardin bir süredir Alain de Botton’un yarattığı The School of Life’ın İstanbul şubesinde seminer veriyor

        Gülenay BÖREKÇİ / HT CUMARTESİ

        Halkla ilişkiler mesleğinin efsane ismi Betûl Mardin’le röportaja, “zamanı geri getirmeye çalışmadan bilge bir zarafetle” yaşlanmak nasıl bir şeydir, onu anlamak için gittim. Çıktığımda cevabı öğrenmiştim: İyi yaşlanmak için insanın ne mucize kremlere, ne estetik operasyonlara ihtiyacı vardı. Tek yapman gereken şey, neler yapmak istediğini seçmek ve her anını dolu dolu yaşamaktı. 9 yaşından itibaren hayatının yönünü belirleyebilmiş ve içinde hiçbir ukde kalmasına izin vermemiş bir kadının anlattıkları...

        Betûl Hanım, insan yaşlılığı kabullenir?

        İnsan yaşlandıkça ruhu aynı kalsa bile vücudu değişiyor, güçten yaşlılık dedikleri bu. Hazırsan, kabullenmen zor olmuyor. Ben şanslı bir kadınım; yaşlanmak benim için medik bir şey değildi, kaçınılmaz ğunu çok küçük yaşta öğrenmiştim.

        Kimden öğrendiniz?

        Büyükanneler ve büyükbabalarla büyüdüm. Dolayısıyla yaşlılarla her gün aynı sofraya oturmak nasıldır, bilirim. Büyükbabam Necmettin Bey olağanüstü akıllı bir adamdı. bak: Kendi arazisinde dolaşırken, yerlerden akan suyu görüp “Nedir diye soruyor. “Su” diyorlar. Üşenmeyip arıyor, ta Kocataş’ta o suyun kaynağını buluyor. Bakıyor, tepeden tertemiz bir su akıyor, lezzetli. Ama boşa akıyor. Kilometrelerce boru döşetip suyu aşağıya indiriyor ve Kocataş Şirketi’ni kuruyor. Sarıyer’in orta yerine de bir çeşme yaptırıyor, suyu satın alamayacak durumda olanlar bedava içsin diye. İnsan hayatına herkesten bir şeyler öğrenir ama ya, ben şanslı bir kadınım, ailemde böyle insanlar vardı ve onlardan güzel şeyler öğrendim. Büyükbabam Necmettin Molla Bey her şeyin para olmadığını biliyor, insanlara elinden geldiğince yardım ediyordu. n

        Üzerinizde çok iz bırakmış...

        Kalabalık bir aileydik, sofraya kişi değil, 24 kişi otururduk. Dedem bana yaşıtı gibi davranır, konuşurken ara sıra bana dönüp “Anladın mı?” diye sorardı. Böyle bir adamın yetişince, her şeyi anlıyorsun zaten. Ufkun geniş, dünyan zengin oluyor. Mesela bir gün “Almanlar gelecek, bunları, dağ tepe gezdir” dedi. Yıl 38 falan, II. Dünya Savaşı başlamamış ama olacaklar belli gibi... Boğaz’ın üst kısımlarına çıktık. Büyükbabam, “Ne konuşurlarsa gel bana anlat” diye tembihlemişti. İngilizcem çok iyi, Fransızcam da var ama adamların konuştuklarını anlayacak kadar Almanca bilmiyorum. Hem onlar hep manzara fotoğrafı çekiyorlar. gezdik, dolaştık, döndük. Büyükbabam yemekte bana, “Yukarıda ne yaptı bunlar?” diye sordu. “Pek bir şey yapmadılar, sadece fotoğraf çektiler” diye cevap verdim. Dedemde surat düştü, “Çantaları dışarıda. Çaktırmadan çıkıp kameralarının kapaklarını kurcala” dedi.

        Eyvah, silinecek bütün fotoğraflar...

        Silinsin diye yapıyorum zaten; adamlar casusmuş.

        Vay, 10 yaşındasınız ve büyükbabanız omuzlarınıza memleketi kurtarma sorumluluğu yüklüyor... Korkmadınız mı?

        Hayır, hatta gelen ecnebileri tepeye çıkararak testten geçirmek artık benim işim oldu. Arka arkaya fotoğraf çekiyorlarsa, anlıyordum ki bunlar casus ve hemen “Daha iyi bir yer var” bahanesiyle ormana götürüyordum onları. Fotoğraf çekseler bile hiçbir işlerine yaramayacak yerlere... İnsan tanımayı böyle öğrendim. Daha önemlisi gerçekçi biri oldum. Çocukların hayatında annelerle babalar kadar büyükanneler ve büyükbabalar da önemlidir. O yüzden ben, torunlarımla elimden geldiğince çok vakit geçiriyorum. Özel bir şey yapmasam da benimle öğrenecekleri çok şey olduğunu biliyorum. Neyse, o sıra “Madem büyüdüm, artık çalışmam lazım” dedim kendi kendime. Fakat büyükbabam çok sert, büyüdüğümde bile çalışmama izin vermeyecek, “Otur çocuklarını büyüt” diyecek. Bu bana resmen dert oldu.

        Daha 10 yaşındasınız...

        Evet ama hayatını şekillendirmeye insan o yaşta başlamalı. Tepede, Kocataş suyunun çıktığı yerde koskoca bir çınar ağacı vardı, arkasına saklanıp kendi kendime bir yemin ettim. Öyle bir iş yapacaktım ki daha önce kimse yapmamış olacaktı. Fedakâr olacaktım, kendimden çok başkalarını düşünecektim. Ve hayatım boyunca hep çalışacak, birilerine bir şeyler öğretecektim. Görsen inanamazsın, hüngür hüngür ağlıyorum...

        Ne sevk etti sizi o gün o yemini etmeye?

        5 yaşımda konuşmaya başladım ama o zaman bile düzgün konuşamıyordum, kekemeydim. Ailedeki diğer çocuklar da dalga geçiyorlardı.

        Çocuklar zalim olabilir...

        Hain olabilir çocuklar, zayıf biri çıkarsa karşılarına peşini bırakmazlar. O gün beni üzmüşlerdi, ben de kaçıp o ağacın arkasına sığındım. Sonra odamda bağıra çağıra kitap okumaya, derin nefesler alarak dil egzersizleri yapmaya başladım. Tuvalette bile periler varmış da ben onlarla konuşuyormuşum gibi oyunlar uydururdum, öyle düzelttim kekemeliğimi. Bak bu yaşımda hâlâ seminerler veriyorum. Hatalarını yok etmek için elinden geleni yapmalısın, ikinci bir hayatın olmayacak.

        Ajanlara ne oldu?

        Onları epey zaman unuttum gitti. Ama ilk kocam, babamın yanında çalışıyorken ben de ecnebilere Türkçe dersi veriyordum. Kapıcı dairesinin yanında, küçücük bir dairede yaşıyorduk. Dersi alanların bazıları aslında casusmuş.

        Nereden biliyorsunuz?

        Çünkü casuslar konusunda çocukluğumdan kalma bir tecrübem var. Delireceğim, öyle sorular soruyorlar ki “Ulan, bu adamda bir iş var” diyorum. Sonra tesadüfen kocamın bir akrabasının eskiden Emniyet’in MAH biriminde görev yaptığını öğrendim. MAH dediğim gizli servis, Milli Haber Alma Teşkilatı... Dolmabahçe Sarayı’nda büyük bir davet vardı ve bu adam da davetliler arasındaydı, ondan akıl almaya karar verdim. Tam yanına gideceğim, bir Amerikalı gelip “Merhaba” dedi, anında uzaklaştım. Az sonra da bilgi alırım diye ümit ettiğim adamla Amerikalıyı bir köşede fısır fısır konuşurken gördüm.

        Eyvah, ne yaptınız?

        Ödüm patladı, koşa koşa eve kaçtım ve bir daha ikisiyle de görüşmedim.

        Çocukken sizi korkutmayan bir şey büyüdüğünüzde korkutmuş...

        Çünkü insan yaşarken öğreniyor, öğrendikçe de korkusu artıyor. O dönem demek ki memlekette bir şeyler dönüyor, ajanlar girip çıkıyordu. 50’lere dek sürdü. Alkış kıyamet büyük Amerikan gemileri yanaşıyordu kıyıya, dostluk konuşmaları yapılıyordu ama aslında kim bilir neler oluyordu.

        ‘YEMİN EDEREK HAYATIMI PLANLIYORUM ASLINDA...’

        Dişi James Bond olmanın kıyısından döndünüz ve daha orijinal bir şey yaparak yeni bir meslek başlattınız...

        Önce magazin gazeteciliği yaptım. Utangaçlığım yoktur benim, rahatımdır, herkesle konuşup soru sorabilirim. Bu sayede işi çabuk öğrendim. Hınzır da bir kalemim vardı, ayrıca çok çalışkandım. Zaten hayatımda büyük bir değişiklik olmuş, kocamdan boşanmıştım. Hem gazete hem evlilik yürümüyordu, gazete kocam olmuştu.

        O yüzden mi gerçekten?

        Yok boşanmamın başka sebepleri vardı ama karıştırmayalım. O günden beri de bu evde oturuyorum, 60 yıldır... Bu eşyaların hiçbiri yoktu, bir masa üç iskemle... Zamanla bir şeylere sahip oluyorsun. Beni ayakta tutan, kendime verdiğim sözlerdi. Uyumadan önce yatağımın kenarına yaslıyordum başımı ve yapacaklarıma, yapmayacaklarıma dair yemin ediyordum. Hâlâ yapıyorum.

        İşi şansa bırakmıyorsunuz...

        Yemin ederek hayatımı planlıyorum.

        Çocukken ağacın arkasına sığındığınız o gün de bunu yapmıştınız...

        Para kazanmak için neler yapabileceğimi, evlatlarımı nasıl büyüteceğimi, her şeyi hep planladım. Kolay hayat değildi. 57 yaşında düşüp kalça kemiğimi kırdım, kaç yıl geçti, hâlâ ağrılarım var. Ama unutma; başına ne gelirse gelsin büyütmeyecek, ah vah etmeyeceksin. Yaşamaya devam etmekten başka çaren yok. Gazetecilik, televizyonculuk, öğretmenlik derken bir gün halkla ilişkiler yapmaya karar verdim. O kadar güzel bir meslekti ki bahar rüzgârı gibi geldi bana. Hep hareket halinde olmamı, düşünmemi, yaratıcılığımı kullanmamı gerektiriyordu. Çok seyahat ettim, hele Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği’nin başkanlığını yaptığım yıllarda gitmediğim memleket kalmadı.

        Ünlü ve başarılı olduktan sonra yeniden evlenmeyi düşünmediniz...

        Vaktim yoktu öyle şeylere, çocuklarımı büyüttüm.

        Onlar olmasa evlenir miydiniz?

        Hayır, yetti bana. 18 defa evlenilmez ki, yorucu olur.

        Hatıralarınızı yazacak mısınız?

        O zor. Ben kendi gördüğüm gibi anlatırım olayları. Fakat bu, hayatıma girmiş kişilerin hoşuna gitmeyebilir. Eh, dürüstçe anlatamayacaksam hiç yazmayayım daha iyi. Ama hayatımın özeti belli: Ben çok şanslı bir kadınım... ?

        ‘Hayatla kavga etme, kârlı çık’

        “Yaşlılık güzel şey; egoist olmaz, insanlarla ilgilenir, memlekette olup bitenleri bilirsen... Ben sabahları gazeteleri karıştırırken, İzmir’de olanları da okurum, Mardin’de olanları da. Hatta Kastamonu’da ne olduğuna bile bakıp evimde çalışanlara haber veririm. Çünkü çoğu Kastamonulu ve onları ilgilendiren şeyler haliyle beni de ilgilendiriyor.”

        “İyi arkadaşların varsa, pozitif biriysen, başın dertteyken “Eyvah” değil, “Oh ne güzel” diyorsan, senden mutlusu yok. 88 yaşındayım, her gün iğneler yiyor, ilaçlar alıyorum, kaç senem var bilmiyorum ama mühim olan şanslı bir kadın olduğumu bilmek. Küçükken kekeme olmasaydım, bugün bu kadar iyi konuşamazdım, oh ne güzel! Hayatla kavga etmezsen kârlı çıkarsın. Yaşlandıklarında ona bağırıp buna çağıranlar vardır. Sen öyle olma kimseye küsme, darılma; küsmek yoruyor. Kavgaya vakit harcayacağına neşeli, hoş şeyler düşün, önüne gelene öfkeleneceğine kendini sev.”

        “Astroloji bile karşındakini tanımak konusunda sana çok yardım eder. Hangi burcun karakteristik özelliği nedir, bil. Diyelim ki birini etkilemek istiyorsun. ‘Merak ettim, burcunuz nedir?’ diye sorarsın. “Aslan” der, “Ah, tabii, şu şu özelliğinizden anlamalıydım” diye karşılık verirsin. Adam da onunla ilgilenilmesinden hoşlanır tabii, kim hoşlanmaz ki. Ayrıca bence yıldızlarda hakikaten bazı hakikatler gizli.”

        Hayatını insan kendi şekillendirmeli, kararlarını kendi vermeli. Sen mesela benimle bir süre yaşasan, yanmıştın. Esas yapmak istediğini keşfeder hatta onu sana muhakkak yaptırırdım. Bak bir sır vereyim: Her gece yatarken yanına kalem kâğıt al. Göreceksin, gece saat üçe doğru zihnini meşgul eden soruların cevapları gelmeye başlayacak. Not etmezsen, unutursun. Şaka değil, mutlaka dene. Problemin her neyse, sabaha karşı çözümü mutlaka gelecek, “Onu öyle yapma, böyle yap” diyecek sana bir ses.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ