Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

Gizem Sevinç SELVİ - HABERTÜRK PAZAR 
gsselvi@htgazete.com.tr

1986’da Trevor Nunn’ın tarihi biyografi filmi “Lady Jane”- deki başrolünden bu yana, Helena Bonham Carter’ın kariyeri, ikonik rollerle dolu. Charlie’nin Çikolata Fabrikası, Makas Eller gibi mihenk taşlarında olduğu gibi yine Hollywood’un en seksisi Johnny Depp’i yanına almış, olabilecek en absürd kostümlerle bu kez Wonderland’den bildiriyor. İşte Helena Bonham Carter ve Iracebeth’in hikâyesi.

Biraz karakterinizden, Iracebeth’ten söz edelim öncelikle?

Iracebeth “Kırmızı kraliçe” ya da pardon pardon, artık kraliçe değil. (Gülüyor.) Son filmin bitiminde kız kardeşi Mirana tarafından tahttan indirilerek taşraya sürgün edildi -ki orası da sonsuz bir boşluk. Iracebeth’in en büyük sorunu çok çabuk sinirlenmesi ve devasa kafası. Öte yandan şahsen o kadar büyük bir kafayla dolaşmak beni çok da rahatsız etmedi, belim bayağı ince görünüyordu ve bu da son derece moral verici! Öte yandan iki kat kel kafa takmak biraz korkunç, müthiş sıcak olabiliyor.

Yeraltı dünyasına geri dönmek nasıldı? Özlemiş misiniz?

Harikaydı! Üzerinden 7 yıl geçtiğine inanmak zor, eski bir dosta selam vermek gibi oldu benim için. Öte yandan bu karakteri canlandırmanın ne kadar enerji gerektirdiğini unutmuşum çünkü 2 yaşında bir çocuk gibi davranıyor! Hatta biliyor musunuz, Iracebeth’i çocuğumun küçükken sergilediği absürt davranışları örnek alarak oynadım. Bu da bir yönden rahatlatıcı oldu çünkü hakikaten göründüğünden çok daha yorucu olabiliyor. İstediğimi alabiliyorum ve içimdeki çocuğu ortaya çıkarmak eğlenceli oluyor. Öte yandan da sürekli öfkeli olmak çok yorucu ve günün sonunda sesim kısılmış oluyor. Bu filmde flashback’lerle neden Iracebeth’in kafasının bu kadar büyüdüğünü görüyoruz ve onun sandığımız kişi olmadığını anlıyoruz –ki zorba tiplerin hikâyeleri hep böyledir. Genelde en özgüvensiz ve en korkak tiplerdir onlar. Neyse, sonuç olarak kimsenin pek değişmediğini görmek biraz şaşırtsa da tekrar bir araya gelmek çok keyifliydi. Johnny’yi (Depp) görmek daima çok keyifli çünkü nelerle geleceğini asla bilemiyorsunuz, öngörülemez biri o. Ve daima müthiş kostümler giyiyor. Mia’nın da (Wasikowska) birazcık bile yaşlanmamış olması olağanüstü. Hâlâ aynı masumiyete sahip olsa da hep ruhu yaşlılardan olmuştur. Haliyle setteki en olgun kişi hep o oldu. Ayrıca bu filmde daha fazla kostüm ve işin özüne uygun setler var. İlk filmde yeşil bir şeyin önüne geçip gerçek hiçbir şey olmadan çalışmıştık ve her şeyi hayal etmemiz gerekmişti.

ZARİF YÖNETMEN BULMAK BİRAZ ZOR’

Senaryoyu gördüğünüzde ilk tepkiniz ne oldu?

Bence Linda Woolverton, bütün o simgeleşmiş görüntülerin ve karakterlerin kullanıldığı çok iyi bir hikâye yaratmış. Müthiş bir iş çıkarırken hikâyenin ruhuna da sadık kalmış. Aynı zamanda genç seyircilerin de ilgisini çekecek bir işle karşı karşıyayız. Gerçek bir devam hikâyesi aynı zamanda.

Anne Hathaway kız kardeşinizi oynuyor.

Bu filmde Anne’in karakteriyle benim karakterim arasındaki ilişki hakkında daha çok şey öğreniyoruz. Mirana her zaman mükemmel, herkes onu çok seviyor ama Iracebeth’in de cevap verebildiği ve duygusal olarak açık olabildiği tek kişi aynı zamanda. Onunla daha çok sahne çekmek ve farklı şeyler denemek, onları motive eden şeyleri bulmak için derinlere dalmak harika oldu. Mirana kesinlikle Iracebeth’in hayatındaki en önemli kişi. Birbirlerine nasıl davrandıklarını gördüğümüz için çok şaşırtıcı bir durum bu.

Sacha Baron Cohen de ekibe yeni dahil oldu değil mi?

Sacha’yla çalışmak heyecan verici çünkü ne zaman ne yapacağını bilmiyorsunuz, aynı şeyi iki kere yapmayı beceremiyor! (Gülüyor.) Bu da sizi sürekli tetikte tutuyor. Konuşma bozukluklarıyla Avustralyalı aksanı kullandığı zaman gülmeden durmak gerçekten zordu. Iracebeth taşranın ortasında sürgünde kalıyor ve tek yoldaşı da ona çok iyi davranan zaman. Ayrıca ortak bir şeyler yapmaları çok normal çünkü ikisi de son derece diktatör ve züppe tipler!

Tim Burton’ın üstüne James Bobin nasıl bir yönetmen acaba?

James harika biri, tam bir beyefendi. Son derece zarif. Normalde bir yönetmende kolay kolay bu özelliklere rastlayamazsınız çünkü hep büyük stres altındadırlar. Bu anlaşılabilir bir şey elbette ama James bunu büyük bir zarafetle taşıyabiliyor işte. Kendine güvenen ve hikâyeyi sahiplenmeyi başaran bir yönetmen -ki bunu yapmak çok zor çünkü işin içinde çok fazla dev karakter var. Öte yandan çok yaratıcı. Bence bunun sebebi iyi bir yazar olması ve görmezden gelinemeyecek komedi geçmişi.