Atina’nın “Yerli UCAV” Hesabı: Fransız Füzesi, AB Kredisi ve Türkiye Korkusu
Yunanistan ile Kıbrıs Rum Kesimi, Avrupa Birliği'nin SAFE programından yararlanarak ortak bir insansız savaş aracı geliştirmeye hazırlanıyor. Atina'da "ilk Yunan UCAV'ı" olarak sunulan Kerveros, gerçekte Fransız MBDA'nın Akeron MP tanksavar füzesinin Yunan şirketi Altus-LSA tarafından geliştirilen Atlas 8 oktokopterine entegre edilmesine dayanıyor. Proje, Yunanistan'ın Türkiye karşısında büyüyen insansız sistem açığını kapatma arayışını gösterirken; başarısız projeler, dışa bağımlılık, bürokratik çekişmeler ve askerî makamlarla şirketler arasındaki koordinasyon sorunları, Atina'nın önündeki asıl engel olmaya devam ediyor
Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin, Avrupa Birliği’nin SAFE ortak savunma programı kapsamında birlikte bir insansız savaş hava aracı geliştirme ve üretme hazırlığında olduğu belirtiliyor.
Bu yöndeki bilgiler, merkezi Hanya’da bulunan Altus-LSA şirketinin “Kerveros” kod adlı silahlı insansız hava aracının Girit Atış Alanı’ndaki denemelerini tamamladığını açıklamasıyla yeniden gündeme geldi. Atina ile Rum yönetimi, projeyi iki AB üyesinin ortak savunma ihtiyacı olarak sunarak finansman sağlamayı, maliyeti paylaşmayı ve uzun süredir sonuç üretmekte zorlanan Yunan savunma sanayisine yeni bir vitrin oluşturmayı hedefliyor. Ancak SAFE mekanizması doğrudan bir başarı ödülü veya karşılıksız teknoloji hibesi değil; üye ülkelerin ortak tedarik ve üretim projelerini destekleyen uzun vadeli kredi ve finansman aracına dayanıyor. Dolayısıyla bir projenin SAFE kapsamına alınması, o sistemin teknik olarak olgunlaştığı, seri üretim siparişi aldığı veya gerçek savaş koşullarında kendisini kanıtladığı anlamına gelmiyor.
“YERLİ” DENİLDİ, VURUCU GÜÇ FRANSA’DAN ÇIKTI
Kerveros’un temelini, Altus-LSA tarafından geliştirilen ağır sınıf Atlas 8 oktokopteri oluşturuyor. Platforma vurucu güç kazandıran sistem ise Yunanistan’a değil, çok uluslu füze üreticisi MBDA’nın Fransa merkezli teknolojisine ait beşinci nesil Akeron MP tanksavar füzesi. Başka bir ifadeyle Yunan medyasında “yerli savaş dronu” olarak sunulan proje, özgün bir Yunan füzesine, yerli bir arayıcı başlığa veya bağımsız mühimmat ailesine dayanmıyor. Atina’nın katkısı esas olarak sekiz rotorlu hava platformu, taşıma düzeneği ve sistem entegrasyonunda yoğunlaşıyor. Akeron MP’nin güdüm, harp başlığı, hedefleme ve temel vuruş teknolojisinin dışarıdan gelmesi, projenin “yerlilik” iddiasını daha başlangıçta bitiriyor. Üstelik kritik mühimmatın teslimatı, fiyatı, ihracat izni ve gelecekteki modernizasyonu büyük ölçüde yabancı üreticinin kararlarına bağlı bulunuyor. Özellikle Yunanistan gibi ekonomik krizden çıkamayan Yunanistan mali finansman sağlama süreci de oldukça zorlayıcı olacak.
Şirketin açıklamasına göre Girit Atış Alanı’nda hava platformu, uçuş kontrol sistemi, elektro-optik sensörler, ateş kontrol birimi, haberleşme bağlantıları ve silah yükünün birlikte çalışması gerçek saha şartlarında yapıldığı belirtiliuyor. Altus-LSA, denemeleri Kerveros’un operasyonel hazırlığı açısından önemli bir aşama olarak duyurdu. Ancak yayımlanan teknik bilgiler, tam harp başlıklı Akeron MP füzeleriyle gerçek hedef imhasından çok, “Stage 1” seviyesine kadar inert, yani etkisizleştirilmiş mühimmatlarla ayrılma ve fırlatma testleri yapıldığını gösteriyor. Bir füzenin uçan platformdan güvenli biçimde ayrılması kuşkusuz teknik bir eşik; fakat yoğun elektronik karıştırma altında hareketli bir hedefi tespit etmek, takip etmek ve harp başlığıyla imha etmek çok daha ileri bir aşama. Bu nedenle “atış testleri tamamlandı” açıklamasının, sistemin bütün muharebe şartlarında doğrulandığı şeklinde sunulması teknik gerçekliği aşan bir iletişim çalışması niteliği taşıyor.
TATBİKAT ÇOK, ENVANTER VE SERİ ÜRETİM HÂLÂ YOK
Kerveros, geçtiğimiz yıl Yunan Silahlı Kuvvetleri ile Yunan Savunma İnovasyonu Merkezi ELKAK’ın iş birliğiyle gerçekleştirilen “Aisios Oionos ’25” tatbikatında da test edilmişti. Tatbikat, elinde kullanıma hazır ürün bulunduğunu düşünen bütün şirketlerin katılımına açılmış; Kerveros’un da aralarında bulunduğu çeşitli insansız sistemler askerî senaryolar içinde değerlendirilmişti. Altus-LSA, 21 kişilik ekiple katıldığı etkinlikte üç ayrı insansız platform kategorisinde görev yapmış, Kerveros ise iki Akeron MP test düzeneği taşıyarak taktik manevra, hedef belirleme ve temsili atış gerçekleştirmişti. Tatbikatın ardından bazı şirketlerle geliştirme sözleşmeleri imzalandı. Ancak bunlar tedarik veya seri üretim anlaşmaları değil; prototiplerin eksiklerinin giderilmesi ve yeni denemelere hazırlanmasına yönelik sınırlı geliştirme adımlarıydı. Yunan basınında sık sık birbirine karıştırılan bu iki aşama arasındaki fark büyük: Bir prototipi tatbikata çıkarmak başka, yüzlerce sistemi aynı standartta üretip orduya teslim etmek ve yıllarca faal tutmak başka.
Haziran 2026’nın başında gerçekleştirilen “Dourios Ippos 26” tatbikatında ise deniz alanını da kapsayan çok sayıda insansız hava, kara ve deniz platformunun denendiği bildirildi. Atina, bu tatbikatlarla Ege’de ada savunması, kıyı gözetleme, deniz hedeflerinin takibi ve insansız sistemlerin ortak komuta ağı içinde kullanılması gibi senaryolara cevap arıyor. Ancak denemelere katılan sistemlerin önemli bölümünün henüz envanterde bulunmadığı, seri üretim hatlarının kurulmadığı ve Silahlı Kuvvetler tarafından kesin kabul süreçlerinin tamamlanmadığı belirtiliyor. Kerveros’un ileride gemilerden veya ada üslerinden kullanılabileceği ileri sürülse de platformun kuvvetli rüzgâr, tuzlu su, gemi hareketi, elektronik karıştırma, uydu bağlantısının kesilmesi ve düşman hava savunması gibi gerçek harekât şartlarında nasıl davranacağı bilinmiyor. Hatta şirket yetkililerinin kendi aralarında çelişkişli yorumlarının üretim sürecini oldukça uzatacağı belirtiliyor. Tatbikat görüntüleri siyasi vitrin sağlayabilir; ancak henüz sürekli bir askerî kabiliyetten söz etmek mümkün değil.
218 MİLYAR EURO HARCANDI, GÜÇLÜ SANAYİ KURULAMADI
Kerveros çevresinde oluşturulan iyimser görüntünün arkasında Yunan savunma sanayisinin onlarca yıllık ağır başarısızlık bilançosu bulunuyor. Yunan araştırmacıların yayımladığı verilere göre ülke, 1974 ile 2010 yılları arasında silah ve askerî sistem tedarikine yaklaşık 218 milyar Euro harcadı. Buna rağmen bağımsız üretim, teknoloji geliştirme, ihracat ve sürdürülebilir bakım kapasitesine sahip güçlü bir savunma sanayisi oluşturulamadı. Harcamaların büyük bölümü Fransa, Almanya ve ABD’den hazır sistem alımına yönelirken, Yunan şirketleri çoğu projede bakım yapan, parça üreten veya yabancı ana yüklenicilerin düşük seviyeli taşeronu olarak kaldı. Yunanistan’ın kendi savunma strateji belgeleri de yüksek askerî harcamalara rağmen yerli sanayinin tedarik programlarından aldığı payın “son derece sınırlı” olduğunu kabul ediyor. Yunan analizlerinde bu ithalat modelinin ülkenin borç krizini ağırlaştıran unsurlardan biri olduğu, mali kriz başladığında ise savunma bütçesindeki kesintilerin caydırıcılığı ve sanayi kapasitesini birlikte zayıflattığı belirtiliyor.
Yunan savunma sanayisindeki hüsranın temelinde teknoloji eksikliğinden önce yönetim ve kurumlaşma sorunu bulunuyor. Yunanistan’ın kendi savunma çevrelerinde yapılan değerlendirmelerde sektör; siyasi kayırmacılık, yolsuzluk, aşırı istihdam, karmaşık bürokrasi, iflas noktasına gelen kamu şirketleri, desteklenmeyen özel girişimler ve üniversite-sanayi bağının yokluğu üzerinden eleştiriliyor. Devlete ait şirketler, ihracat yapan ve sürekli araştırma geliştirme yürüten sanayi kuruluşlarından çok, kamu sözleşmeleri ve bütçe yardımlarıyla ayakta tutulan yapılara dönüştü. Programların askerî ihtiyaçlara göre değil, siyasi önceliklere, seçim bölgelerine ve yabancı tedarik paketlerine göre şekillendirilmesi ciddi kaynak kaybına yol açtı. Sonuçta Yunanistan, yüksek savunma bütçesine rağmen uçak, füze, motor, radar, SİHA ve kritik elektronik sistemlerde dışa bağımlılıktan kurtulamadı.
DEVLET ŞİRKETLERİNDE BORÇ, GECİKME VE İŞÇİ KRİZİ
Yunan Havacılık ve Uzay Sanayii EAB, bu yapısal krizin en açık örneklerinden biri hâline geldi. Yıllar boyunca personel kaybı, düşük ücretler, malzeme tedarikindeki gecikmeler, yönetim değişiklikleri ve artan borçlarla karşılaşan şirket, Yunan Hava Kuvvetleri için yürüttüğü bakım ve modernizasyon programlarında takvim baskısı yaşadı. 2026 yılı başında yüzlerce EAB çalışanı Savunma Bakanlığı önünde gösteri düzenleyerek ücret ve hak kesintilerini protesto etti. Çalışanlar, tehlikeli iş ve sağlığa zararlı çalışma ödeneklerinin azaltılmasına, toplu sözleşme yapılmamasına ve maaş sistemindeki değişikliklere karşı çıktı. Sendika temsilcileri, yönetici ve taşeron kadrolara farklı ücret rejimleri uygulanırken teknik personelden fedakârlık istendiğini belirterek Bakanlığı suçladı. Yunan Parlamentosuna taşınan eleştirilerde düşük işçilik ücretlerinin EAB’yi sürekli borçlu bıraktığı, doğrudan verilen sözleşmelerde milyonlarca avronun israf edildiği ve malzeme alımlarındaki gecikmelerin şirketin rekabet gücünü aşındırdığı savunuldu.
Sorun yalnızca EAB ile sınırlı kalmadı. Askerî araç üreticisi ELVO yıllar süren mali sıkıntı, tasfiye ve özelleştirme tartışmalarıyla gündeme gelirken; Yunan Savunma Sistemleri EAS da borç, düşük kapasite kullanımı, verimsizlik ve yeniden yapılandırma baskısıyla karşı karşıya kaldı. Yunan tersaneleri uzun süre mali krizler, mülkiyet değişimleri ve geciken deniz programlarıyla uğraştı. Geçmişte açıklanan birçok özgün İHA projesi ise prototip aşamasını aşamadı, uzun süre rafa kaldırıldı veya sınırlı sayıda üretildi. Yunanistan’ın 1980’lerde ve 1990’larda teknoloji açısından insansız hava aracı çalışmalarına başlamasına rağmen bunları kalıcı bir üretim ve ihracat programına dönüştürememesi, bugün Türkiye karşısındaki çok geride kalmalarının ve açığın temel nedenlerinden biri olarak gösteriliyor. Yunanistan projeyi açıklayan, prototipi sergileyen fakat seri üretim ve ihracat aşamasında devamlılık sağlayamayan bir yapı sergilerken, Türkiye aynı dönemde insansız sistemleri sürekli geliştirilen bir ürün ailesine dönüştürdü. Dahası Türkiye dünyanın en büyük markası ve satışlarını gerçekleştiren ülke oldu.
ORDU İLE ŞİRKETLER AYNI DİLİ KONUŞAMADI
Yunan askerî kurumları ile yerli savunma şirketleri arasındaki kopukluk da sektörün en önemli sorunlarından biri. Şirketler uzun süredir Silahlı Kuvvetlerin ihtiyaçlarını zamanında ve ayrıntılı biçimde paylaşmadığını, ihale süreçlerinin yıllarca sürdüğünü, teknik şartnamelerin yabancı üreticilerin mevcut ürünlerine göre hazırlandığını ve yerli firmalara prototiplerini geliştirecek yeterli sipariş güvencesi verilmediğini savunuyor.
Yunan Askerî makamlar ise bazı yerli şirketlerin teslimat takvimine uyamadığından, ürünlerini uluslararası sertifikasyon seviyesine çıkaramadığından ve seri üretim için gereken mali kapasiteye sahip olmadığından yakınıyor. Böylece taraflar arasında karşılıklı bir güvensizlik oluşuyor: Ordu, denenmiş yabancı sistemi satın almayı daha düşük riskli görüyor; yerli şirket ise ilk siparişi alamadığı için ürününü olgunlaştıramıyor. Bu kısır döngü, milyarlarca avroluk dış tedarike rağmen Yunan şirketlerinin toplam savunma programlarından aldığı payın yaklaşık yüzde 3 seviyesinde kalmasına yol açtı. Bu finansman durumu da bugüne kadar büyük bölümü çöpe atıldı. Atina şimdi bu oranı yüzde 25’e çıkarma hedefinden söz ediyor; fakat yıllardır çözülemeyen tedarik ve koordinasyon sorunları ortada duruyor.
ELKAK’ın kurulması ve “Ask the Expert” programının başlatılması, söz konusu kopukluğun resmî makamlar tarafından da kabul edildiğini gösteriyor. Yunanistan Genelkurmay Başkanlığının desteğiyle düzenlenen programda, askerî kurumlarla daha önce çalışma tecrübesi bulunmayan start-up temsilcilerine Silahlı Kuvvetlerin karşılaştığı sorunlar ve ihtiyaç duyduğu teknolojiler anlatıldı. ELKAK kendisini, ordunun ihtiyaçlarıyla yerli pazarın kapasitesi arasında köprü kuran “tek kuruluş” olarak tanımlıyor. Ancak böyle bir köprüye bugün ihtiyaç duyulması bile geçmişte Genelkurmay, Savunma Bakanlığı, üniversiteler, kamu şirketleri ve özel sektör arasında işleyen düzenli bir bağlantı kurulamadığının göstergesi. Askerî makamların hangi ürüne ne zaman ihtiyaç duyduğunu geç açıklaması, şirketlerin gerçek harekât gereksinimlerinden kopuk projeler geliştirmesi ve bütçelerin öncelikle yabancı hazır alımlara ayrılması, Yunan savunma sanayisinin ortak bir teknoloji yol haritası oluşturmasını engelledi.
TÜRKİYE’NİN YÜKSELİŞİ ATİNA’DA TEHDİT ALGISINI BÜYÜTTÜ
Yunan medyasında ordu ve Savunma Bakanlığına yöneltilen eleştirilerin merkezinde giderek daha fazla Türkiye’nin savunma sanayisindeki yükselişi bulunuyor. Yunan analizlerinde Ankara’nın yalnızca Bayraktar TB2 üretmediği; Akıncı, ANKA, Aksungur, TB3 ve Kızılelma gibi farklı sınıflarda sistemler geliştirdiği, bunları yerli mühimmat, radar, elektro-optik, elektronik harp ve komuta-kontrol ağlarıyla bütünleştirdiği hatırlatılıyor. Türkiye’nin Suriye, Libya, Karabağ, Irak ve Ukrayna’da elde ettiği operasyonel tecrübenin, Yunan Silahlı Kuvvetlerinin yalnızca tatbikatlarda gözlemleyebildiği teknolojileri gerçek muharebe koşullarında geliştirmesine imkân sağladığına dikkat çekiliyor. Yunan güvenlik çevrelerinde asıl kaygı, tek bir Türk SİHA’sının performansından çok; Türkiye’nin aynı anda çok sayıda insansız sistemi havaya kaldırabilecek üretim, mühimmat, veri ağı ve operasyon kapasitesine ulaşması. Bu durum geçtiğimiz ay Yunanistan Savunma Bakanlığı ve askeri yetkililerin gizli kodlu toplantısında özel olarak ele alındığı ifade ediliyor.
Yunanistan’ın bu korkusu ve bu tablo, Yunanistan’ı İsrail’den karşı-drone desteği istemeye, yabancı hava savunma sistemlerine yönelmeye ve henüz olgunlaşmamış yerli projileri hızla vitrine çıkarmaya itiyor.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki fark artık yalnızca kaç uçak veya fırkateyn bulunduğuna bakılarak ölçülemiyor. Türkiye’de savunma ve havacılık alanında yaklaşık 2 bin şirketin faaliyet gösterdiği, sektörün 100 bin civarında kişiye istihdam sağladığı ve Türk savunma ürünlerinin 170 ülkeye ulaştığı belirtiliyor.
Özellikle, Baykar’ın insansız sistemleri 30’dan fazla ülkede kullanılırken, şirketin gelirinin büyük bölümü ihracattan geliyor. Aselsan sensör, radar ve elektronik harp; Roketsan füze ve mühimmat; TUSAŞ farklı sınıflardaki insansız ve insanlı hava araçları; STM ile diğer tersaneler deniz platformları geliştiriyor. Bu kurumlar arasında yıllar içinde kurulan tedarik, test, mühimmat ve ihracat ağı Türkiye’yi yalnızca silah satın alan değil, bölgesel ortaklıklara teknoloji ve üretim modeli sunabilen bir güce dönüştürdü. Yunanistan ise büyük bütçeli Fransız ve Amerikan sistemleri satın almasına rağmen aynı çapta bağımsız bir sanayi zinciri kuramadı.
KERVEROS, AÇIĞI KAPATAN SİSTEM DEĞİL; AÇIĞIN İTİRAFI
Kerveros bu şartlar altında Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı insansız sistem açığını kapattığını değil, söz konusu açığı artık gizleyemediğini gösteriyor. Atlas 8’e Fransız Akeron MP füzesinin takılması teknik bir entegrasyon çalışması olabilir; ancak yerli motoru, yerli güdümlü mühimmat ailesi, seri üretim hattı, sürekli veri ağı, gerçek savaş tecrübesi ve geniş ihracat portföyü bulunmayan bir platformun Türkiye’nin SİHA ekosistemiyle aynı kategoride değerlendirilmesi mümkün değil. Geçen hafta yapılan özel ve gizli toplantıda bu konunun özellikle konuşulduğu belirtiliyor.
Kıbrıs Rum Kesimi’nin projeye dâhil edilmesi ve SAFE finansmanının devreye sokulması da bu temel gerçeği değiştirmiyor. Atina’daki milliyetçi yayınlar Kerveros’u “ilk Yunan UCAV’ı” ve Ege’de denge değiştirecek yeni silah olarak sunabilir; ancak savunma sanayisinde başarı açıklamaların büyüklüğüyle değil, teslim edilen sistem sayısı, yerlilik seviyesi, operasyonel güvenilirlik ve sürdürülebilir üretimle ölçülüyor. Yunanistan’ın önündeki asıl mücadele Türkiye’ye yetişmekten önce, kendi Savunma Bakanlığı, ordusu, kamu şirketleri ve özel sektörünün yıllardır birbirinden kopuk çalışan parçalarını aynı masada buluşturabilmek. Yunanistan tarafının ülkedeki siyasi kargaşa ve tarafların iç kargaşa nedeniyle bir araya gelmesinin uzun yıllar mümkün olmadığı belirtiliyor. Şimdilik Kerveros, üç başlı mitolojik bir savaş bekçisinden çok, Fransız füzesi ve AB kredisiyle ayakta tutulmaya çalışılan eski bir sanayi sorununun yeni adı olarak görünüyor.