Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Kübra PAR / HABERTÜRK

Hayatınızın nasıl bir dönemindesiniz?

Rahatlamış bir döneminde... İnsan orta yaşlara gelince ne istediğini daha iyi biliyor. Yapmayı hayal ettiği pek çok şeyi gerçekleştirmiş oluyor. Geriye kalan hayallerin ne kadarının gerçekleşebileceğinin farkına varıyor. Fazla yüklerinden arınıyor, esasa ilişkin duygular kalıyor.

Orta yaşa gelmiş kadınların daha güçlü ve çekici olduğu söylenir. Katılıyor musunuz?

Umarım öyledir! (Gülüyor) Artık ne istemediğimi daha iyi biliyorum. Belki de çekici olan budur. Nelere tahammülüm olmadığını, neleri hoşgörüyle karşılayabileceğimi biliyorum. İnsan çok çabuk kamil olabilen bir yaratık değil ama bu yaşlarda kişisel değerler daha çok oturmuş oluyor. Hamlıktan azade oluyoruz.

Bu huzurlu hal memleketin ruh haliyle çelişiyor mu?

Türkiye’nin son hali size nasıl görünüyor? Neler gördük geçirdik. “Bu da geçer yahu!” diyorum. Gezi’den bu yana gençliğe sonsuz güveniyorum. Şu anda içinde bulunduğumuz iklim bizi boğuyor. Çok bungun bir hava var. İnsanlar mutsuz, umutsuz, karamsar... Yaşam alanlarımız her anlamda daralıyor. Göğümüz, yeşil alanlarımız azalıyor, belleğimiz siliniyor. Çok yüksek bir dağın tepesinde, kalan oksijenimizi akıllıca kullanmak derdine düşmüşüz gibi hissediyorum. Ama bu boğucu hava, yaratıcılığı tetikleyen bir şey de olabilir. Hani dibe kadar vurursunuz da ancak dipten sıçrayarak, üreterek çıkarsınız. Picasso, Guernica’yı boşuna çizmedi. Beethoven, Eroika’yı boşuna bestelemedi.

‘BEYAZ TÜRKLÜK BUYSA EVET, BEN BEYAZ TÜRK’ÜM!’

Sanatçıların “toplumdan kopuk Beyaz Türkler” olarak eleştirilmesine ne diyorsunuz?

Birisi bana Beyaz Türk’ün ne olduğunu açıklarsa daha doğru cevap verebilirim. Eğer ekmeğin hakça paylaşılmasını, gelir dağılımında uçurum olmamasını, işçi ölümleri olmamasını, kadın-erkek eşitliğini, kızların- erkeklerin birlikte vakit geçirebilmesini, kadınların gülerken ağızlarını kapatmamasını, kadın cinayetlerine “Hayır” denilmesini, eğitimin laik olmasını isteyenlere Beyaz Türk deniliyorsa evet, ben Beyaz Türk’üm. Ben emekten, hukuktan, insan haklarından, barıştan yana bembeyaz bir Türkiyeliyim!

‘ÇÖZÜM SÜRECİ RAFA KALKMASAYDI ÇOKTAN BARIŞMIŞTIK’

Barış çağrılarında sizin de imzanızı görüyoruz. Çözüm sürecinde gelinen noktayı nasıl görüyorsunuz?

Çözüm süreci rafa kalkmasaydı çoktan barışmıştık. Protokoller imzalanmıştı, Dolmabahçe’de toplantılar yapılmıştı. Bunlar olması gereken şeylerdi. Doğu ve Batı birbirini dinlemeye ve anlamaya başlamıştı. Bu toplum, yüzleşmeler konusunda her zaman sınıfta kaldı. Oysaki tam da yüzleşmeye başlıyorduk. Batı’nın Doğu’dakileri soğukkanlılıkla dinleyeceği bir ortam oluşmuştu.

Sizce ne oldu da ters yüz oldu?

Büyüklerimize sormak gerekiyor. Bizi barışa yönelten aktörler şimdi aynı hızla bizi savaşa itiyor. Bugünlerde düşman olarak gösterilenlere “Nasıl yani, o benim kardeşim değil miydi?” diyoruz. Bütün değerler, durumlar, köklerimiz, tarihimiz hunharca, vahşice ve ne uğruna olduğunu bilmediğimiz bir şekilde yok ediliyor. Sivas’ta öldürenler yargılanmadı. Cumartesi Anneleri hâlâ toplanıyor. 12 Eylül bir felaketti ama şimdi 12 Eylül günlerini aratmayacak bir İç Güvenlik Yasası var. O zamanlar saflar çok netti. Özgürlükler kısıtlanmıştı ve bir diktatörlük kurulmuştu. Vesayet altına alınmış bir toplum vardı. Şimdi sözde demokrasi var ama değişen bir şey yok. İnsanlar soruşturmaya alınıyor, sosyal medyada linçler yapılıyor. Tüm bunlar ne için? Bize önce “Barışın” dediler, şimdi de “Savaşın” diyorlar. Ama biz savaşmayacağız!

‘GENÇ OLSAM KISKANIRDIM’

Başta Reha Erdem’inkiler olmak üzere pek çok filmde rol aldınız. Sizin için tiyatro mu yoksa sinema mı daha ön planda?

Tiyatroda oyuncu çok güçlü bir konumdadır. Fakat sinemada yönetmenin dünyasına hizmet etmek zorundasınız. Sinema, kısıtlı alanda yaratıcılığınızı çalıştırabilmek adına önemli bir egzersiz oluyor. Bu yüzden çalışmak istediğim yönetmenler var.

Kimler meselâ?

Zeki Demirkubuz, Önder Çakar ve Nuri Bilge Ceylan’la çalışmak isterim. Özellikle Nuri Bilge’yle, çünkü müthiş bir Çehov tutkunu olduğunu biliyorum. İyi ki çok genç değilim. O zaman başkalarını izleyince kıskanırdım. Şimdi “Ne kadar güzel bir iş yapmışlar” deyip keyfini sürüyorum!

Reha Erdem’le çalışmak nasıldı?

Çok farklı diller kullanan bir yönetmen. Onunla sessiz iletişim kurmanız gerekir. Keşke daha sık birlikte olabilsek...

Sizi en son Zenne ve Çekmeceler filmlerinde izledik...

Caner Alper ve Mehmet Binay oyuncuya alan açan, uzun provalar yaptıran, paylaşımcı yönetmenlerdi. Belki de sektörün içinden gelmedikleri için çok iyi anlaştık.

Genel olarak son dönemin genç yönetmenlerini nasıl buluyorsunuz?

Yeni yönetmenler metaforlarla bağırmadan, meselelerin altını fazla çizmeden, televizyonun siyah-beyaz karşıtlıklarına sığınmadan, insan ruhunun inceliklerini yansıtabilen, geniş bir dünyaya bakabilen filmler çekiyorlar. Örneğin Deniz Akçay’ın Köksüz filmi çok iyi işlenmişti.

‘ASLAN TERBİYECİSİ OLMAK İSTİYORDUM!’

Tiyatro maceranız nasıl başlamıştı?

Ta yuvadayken! Annem çalıştığı için beni İstanbul Üniversitesi’nin yuvasına bırakıyordu. Annemin sarı bir Opel’i vardı. Ona atlar, üniversiteye giderdik. Yuvada kuklaların olduğu alanı ele geçirmiştim. Arkadaşlarıma zorla seyrettiriyordum. (Gülüyor)

Sonra üniversitede tiyatro okumak istediniz…

Hayır. Hayalimdeki ilk meslek aslan terbiyecisi olmaktı! Sirkte çalışmak istiyordum. Hayattaki “Keşke”- lerimden biridir hâlâ... (Gülüyor) Genç kızlıkta anne-babayla araya keskin bir hat çizilmesi gerekiyor. Bebekken koparılmış göbek bağı, ergenlikte bir kez daha koparılıyor. Ailemle en büyük kavgamı tiyatro konusunda verdim. Tiyatro okuma kararımı endişeyle karşıladılar. O sırada İstanbul Konservatuvarı henüz üniversite olmamıştı. Annem, “Üniversiteni bir oku da o da yanında bir şekilde gider” dedi. Öyle de yaptım. Sanat tarihi bölümünü kazanmıştım. Sonra üniversiteyi bıraktım. Konservatuvarı bitirdim ama yıllar sonra döndüm ve sanat tarihini de büyük bir aşkla bitirdim. Üzerine master bile yaptım.

Gerçek anlamda sahneye çıktığınız ilk oyunu hatırlıyor musunuz?

Unutmam ne mümkün! Tennessee Williams’ın Arzu Tramvayı adlı oyunuydu. Gül Onat hastalanmış, yerine beni çağırdılar. Öğlen prova yapacağız diye gittim, matine yapılacağını öğrendim. Can havliyle laflarımı ezberledim. Dekor sallanıyordu. Deprem oluyor sandım, meğer ben titriyormuşum! Hiç yüzme bilmeyen birini okyanusun en derinine atmak gibiydi. Dormen Tiyatrosu’nda ve Kenter Tiyatrosu’nda çalıştım. Sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’na geçtim. Ama sanatsal kaygılarım oranın politik kaygılarıyla çelişti. 1995 sezonunda ayrıldım, üniversiteye döndüm…

Kadir Has Üniversitesi’nde tiyatro dersleri veriyormuşsunuz. Hocalık nasıl gidiyor?

Çok iyi geldi. Gençlerle birlikte olmak çok öğretici...

‘O ESKİ İSTANBUL’U ÖZLÜYORUM...’

“İnsanların birbirine gülümseyerek baktığı zamanları, Boğaz’da rahat rahat denize girdiğimiz günleri, çocukların AVM’lerde değil özgürce dağda bayırda koşabildiği zamanları, içinde cıva olduğu kaygısı duymadan rahatça balık yiyebilmeyi, AKM’yi, Emek Sineması’nı, kapatılan salonları, dağılıp giden tiyatro gruplarını, kavga etmeden sevgiyle, aşkla, keyifle muhabbet etmeyi özlüyorum. Her gün milyonlarca arabanın karbon salmadığı, trafiğin olmadığı günleri özlüyorum. Cep telefonuyla oynamadan göz göze iletişim kurabildiğimiz, fıkra anlatıp gülüştüğümüz zamanları özlüyorum. 1970’lerin İstanbul’unu özlüyorum. O zamanlar bir yerden bir yere gitmek için 3 gün önceden karalar bağlamazdık. Keyifli vapur yolculukları yapardık...”

‘HAYATIM HEP TEŞVİKİYE’DE GEÇTİ’

“Hayatım hep Teşvikiye’de geçti. Maçka İlkokulu’nda okudum. Barut deposundan okula dönüştürülmüş bir binaydı. Yüksek tavanlarımız, kocaman pencerelerimiz vardı. Okulun karşısındaki Aziz Palas Apartmanı’nda en sevdiğim arkadaşım yaşardı. En büyük lüksümüz bakkaldan aldığımız yarım ekmek tosttu. Şimdi Swiss Otel olan yer eskiden bahçeydi. Çay, kahve, bira içilirdi. Orada tenis oynardık, paten kayardık. Topraktan köfte, yapraklardan sarma yapıp evcilik oynardık. İstanbul’da sokaklarda oynanabilen zamanlardı.”

‘BABAM YUMUŞACIK BOL TÜYLÜ BİR KEDİ GİBİYDİ’

“Annem Nephan Saran antropoloji profesörü, babam İsmail Hakkı Saran hukukçuydu. Annem Ankara Hukuk’tan mezun olup eğitimini Amerika’da tamamlamış. Suça eğilimli çocuklarla çalışmış. Türkiye’deki çocuk mahkemelerinin kurulmasına önayak olmuş. Sonra avukatlığın hayalindeki iş olmadığına karar verip antropoloji eğitimi almış. İstanbul Üniversitesi’nde antropoloji bölümünün kurulmasının öncülerinden biri olmuş. Tek çocuktum, kardeşim yoktu. Annem baskın ve otoriterdi. Babam yumuşacık, bol tüylü tekir bir kedi gibiydi...”

TİLBE SARAN’DAN 3 KİTAP ÖNERİSİ

Ursula Le Guin, “Karanlığın Sol Eli”

Marks Solms- Oliver Turnbull, “Beyin ve İç Dünya”

Guy Deutscher, “Through The Language Glass”