Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Gündem Avni Özgürel'i niçin kimse alkışlamadı?

        Ne yalan söyleyeyim, Bilgi Üniversitesi’ni çok karmaşık duygu ve düşüncelerle terk ettim.

        Dikkatimi çeken en ilginç şey, sol literatürde ‘Birikimci’ diye bilinen çevreden Tanıl Bora’nın moderatör olduğu son oturumda konuşan, yine ‘Birikimci’lerin teorik liderlerinden diye bilinen Murat Belge’nin, ve yine ‘Birikimci’lere yakınlığıyla bilinen Ahmet İnsal’in, Bilgi Üniversitesi’nden Ayşe Hür’ün ve Murat Paker’in, eski CHP lideri Altan Öymen’in Türkiye’nin kendisiyle hesaplaşması gerektiği konusundaki tezlerinin tümü alkışlarla karşılanırken, bir tek bu akım ve ideolojik olarak yakın çevresinde bulunmayan Avni Özgürel’in konuşmasından sonra bir tek alkış sesinin bile çıkmaması oldu!

        Oysa Avni Özgürel de, Türkiye’nin tarihiyle hesaplaşması gerektiği, hatalarının çetelesini yazması gerektiği konusunda diğer konuşmacılarla aynı fikirdeydi. Ancak, Özgürel, bu yapılırken Türkiye’de Milliyetçilerin ve Türk kimliğinin rencide edilmemesi gerektiğini söyleme gafletinde bulundu.

        Sonuç olarak Özgürel’in konuşmasından sonra tek bir alkış sesi çıkmadı salonda. Bununla da kalmadı, Ahmet İnsel, deyim yerindeyse, biraz da yakışık almayan bir üslupla ‘kim Türk’ü rencide ediyormuş’ tonunda, Özgürel’e kendince ‘ayar verdi.’

        Bu çıkışa yanıt verme gereği duymayan Özgürel’in tavrında konuşmasındaki kadar cesur bir basiret gördüm ve hayran kaldım.

        Ancak, bu alkış olayı ve oturumdaki hazirunun, ‘başkasının travmasını sahiplenme arzusu’ zihnimde çok tehlikeli bir çanın çalmasına neden oldu.

        Bilgi Üniversitesi’ndeki oturumun izleyicileri ‘Tarihle yüzleşmek ve bunun nasıl yapılacağı’ konusunda hemfikirdi! Homojendi! Salondan bir tek ayrıksı ses çıkmamıştı.

        Buna karşın, yine kendileriyle hemfikir olan, ancak, dünyadaki bütün ideolojilerin değiştiği gibi, milliyetçiliğin de değişebileceğini, demokratikleşebileceğini hatırlatan Özgürel’e karşı tepkililerdi.

        ‘İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse, ötekine sağır.’

        Fakat, Bilgi Üniversitesi gibi demokrasi önceliğini ön plana çıkartan bir kuruluştaki böylesine bir sessizlik ve katı tutum, doğrusunu isterseniz beni ürküttü.

        Aralarından hiçbiri ermeni olmayan, ancak, Türkiye’yi tarihle yüzleştirmeye kararlı bu hazirunun, ‘başkalarının travmasını sahiplenme’ heves ve arzusu ise beni bambaşka düşüncelere de sevketti.

        Örneğin, diye düşündüm, Türklerin ‘başkasının travmasını sahiplenme’ gibi bir geleneği var mı?

        Mesela, Alevilik, Türklerin hiç temas etmediği Şii kültüründeki Kerbela travmasını hangi yolla sahiplendi, içselleştirdi?

        Notumu yazdım… Konuyu dağıtmayalım. Murat Belge’nin, zamanında, bir Ermeni katliamı olduğu tezine aldığı eleştirilere verdiği, ‘Ben tarihçi değilim, ama akademik eğitim aldım. Japonya’yı da görmedim ama Japonya diye bir yer var,’ diye ifade ettiği ilkokul müsameresi düzeyindeki argümanı ise, bir nevi entelektüel körleşmenin sembolü olarak düşünülebilir.

        Alman Henrich Böll Vakfı’nın desteklediği, Türkiye’nin Tarihiyle Yüzleşmesi çabalarına baktığım zaman, ağırlıklı olarak Ermeni konusunun, ardından da 6-7 Eylül, Varlık Vergisi gibi konuların gündeme alındığına tanık oldum. Bir Alman oturumcu ise, bu konuda Latin Amerika deneyimlerini model olarak Türkiye’ye önerdi.

        Ancak, hiçbir oturumcudan, örneğin, Ermenilerin daha 1992’de yaptığı, bugün yıldönümü olan Hocalı katliamına benzer bir örneğin seslendirildiğini, maalesef duyamadım.

        Örneğin, Musul’dan sürülmüş Türklerin travmasıyla ilgilenen kimse yoktu.

        İlginçti… Türkler, oturmuş, belki de başka hiçbir milletin bu düzeyde yapmayacağı şekilde, sadece kendi hatalarını ve günahlarını konuşuyorlardı.

        Yine ilginçti ki, bir konuşmacının belirttiği gibi, bu konuşmalar hiçbir uluslar arası sözleşme veya mahkeme buna Türkiye’yi mecbur bırakmadan yapıyorlardı.

        Ancak, benim anlamadığım şey, bir milletin entelektüellerinin kendi hata ve günahlarıyla bu kadar çok uğraşma merakının ne anlama geldiği oldu…

        Bilirsiniz, bazı psikiyatrik rahatsızlıklar insanın kendi pisliğiyle oynamasıyla tezahür eder. Gönül isterdi ki, oturumculardan Bilgi Üniversitesi’nden psikolog Murat Peker bu ilginin ve başkasının travmasını bu kadar şiddetle sahiplenme arzusunun da bir analizini yapsaydı.

        Olmadı.

        Aynı yeknesak entelektüel önyargı ile devam eden oturumun belki de tek ilginç çıkışı, Türk milletinin tutumunu ‘patalojik’ olarak değerlendiren Belge’ye karşı, entelektüellerin tutumunun bir mağdurperestlik, bir nevi mağdurla kendini özdeşleştirmeyle malul olduğunu söyleyen Ayşe Hür’ün analizi oldu.

        Özellikle Belge’ye göre, patalojik tepki gösteren millet tarihi çarpıtıyor ve kendisinin haksızlığa uğradığını düşünüyordu.

        Konuşmalar boyunca, Ermeni çetecilerin yaptıkları baskınlardaki katliam ve işkenceleri yer ve şahıs ismi vererek anlatan anneannem Halise hanımı hatırladım.

        Halise hanımın acı anıları belli ki bu toplantı kapsamında ‘Tarihle Yüzleşme’ dışında tutulmuş ve konuşma gereği duyulmamıştı.

        Demek ki ya Halise hanım yalan söylüyordu, ya da onun acılarının da konuşulabilmesi için, ‘başkasının travmasını sahiplenen,’ mesela bir Ermeni entelektüeli beklememiz gerekecekti.

        Ne kadar enteresan, ben Hırant Dink’in üslubunu, anneannem Halise Hanım’ın acılarına, bu panelin her konuşmacısından daha yakın bularak terk ettim Bilgi Üniversitesi’ni…

        Çünkü Bilgi Üniversitesi’ndeki Türklerin tarile yüzleşmesi sadece kendi hataları ve haksızlıklarını ilan eğiliminden, başkasının travmasını ve trajedisini sahiplenme arzusundan ibaretti.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ