Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ÜMRAN AVCI

        avci.umran@gmail.com

        İçinde en mahrem sırların saklandığı, kimi zaman şen kahkahalarla çınlayan, kimi zaman gözyaşlarının çaresizce aktığı evlerimiz. Kolun kırılıp yenin içinde kaldığı, kayıpların, kazançların, anıların yaşandığı Türk evleri… “Mahrem”in en vazgeçilmez olduğu Türk evlerinin eşiğinden bu kez bir “yabancı” girdi. Hem de romanların elini tutarak.

        San Francisco Üniversitesi’nde İslami araştırmalar ve Ortadoğu Bölümü öğretim üyesi olan Carel Bertram, “Kimse bana bu kitabı yazmaktan bu denli keyif alacağımı söylememişti” sözleriyle başlıyor “Türk Evini Hayal Etmek” kitabına. Mimari özelliklerinden çok Türkiye tarihindeki değişiminle yaşanan siyasi atmosferin hane halkına yansıması üzerinden kitabını şekillendiren Bertram’ı belki de en çok etkileyen romanlarda bulduğu Türk evi imgesi oldu. Türk evinin anlamını çıkarmak için edebiyatın izini süren Bertram, Sinekli Bakkal’dan, Kiralık Konak’a oradan Fatih Harbiye’deki evlere, konaklara yolculuk etti. Romandaki karakterlerin evdeki yaşamlarının izini sürdü, önemli değerlere nasıl sahip çıkıldığı, bir takım değerlerin kaybı için nasıl yas tutulduğunu yine romanlar arası yolculukta keşfetti…

        Türk Evini Hayal Etmek / Carel Bertram - Eve Dair Kolektif Düşünceler / İletişim Yayınları / 392 sf. / 24,50 TL

        Bir zamanlar İstanbul’a, Anadolu ve Balkanlar’a hükmeden eski Osmanlı evleri bir dizi yangın sonucu yok oldu. Büyüyen, modernleşen bir ulusun demografisine, ekonomisine ve ihtiyaçlara cevap veremedikleri anda da 20. yüzyılın dönümünde yerlerine biz dizi yeni inşaatlar kondu. Ancak hatıraları hafızalardan asla silinmedi. İşte “Türk Evini Hayal Etmek”, Osmanlı evinin nasıl ikinci bir hayat yaşamaya başladığını, hala nasıl görsel ve metinsel bir hatıra imgesi olarak yaşamaya devam ettiğini araştırdı. Bir başka deyişle bu kitap evlerin mimari varlığıyla değil, Türkiye tarihindeki bir dönüm noktasında şiirsel olarak nasıl hayal edildikleriyle ve evlerin şiirsel etkisini yaratıp anlamış insanlarla ilgili… Sorulan asıl soru ise şu; “Bu ev nasıl oluyor da Türk hayal gücünde geçmişe dair bu denli güçlü duygular ve hatıralar çağrıştırıyor?”

        EVLER ESKİ ZAMAN KADINLARINA BENZER

        Abdülhak Şinasi Hisar, Hoca Ali Rıza’nın ev ve mahalle çizimlerine baktığında kırk yıllık bir uykudan uyanmış gibi şöyle diyordu:

        “Bu evler, hep hislerle yontulmuş yüzleri ve yaşlarla dolmuş gözleriyle bana bakarak sanki ayrı ayrı sesler ve edalarla ‘Unuttun mu? Hatırlar mısın? Hatırında mı?’ diyorlardı.”

        Her okuru kendi hatırlama eylemine ortak eden Hisar, kadınlara benzetiyor evleri: “Eski zaman kadınlarına benzer evler ve renk renk eski zaman feraceli yalılar…”

        Hisar’ın eski zaman kadınlarına benzettiği evleri, söz konusu kitap üzerinden giderek biraz olsun dolaşalım…

        “HAREM” HAPİSHANE DEĞİL, NEŞEYDİ

        Geleneksel Osmanlı dönemi evinin odasının penceresiz duvarları, gün içerisinde yatak yorgan gibi şeyleri muhafaza eden yüklüklerle kaplıydı. Yemek zamanlarında, mutfaktan odaya tepsiler taşınır, oda yemek yiyenlerin yeri oturduğu bir yemek odası olarak kullanılırdı.

        En güzel manzara ve ışığa sahip olan “baş odası” gündüz vakti, erkek misafirleri ağırlamak için de kullanılırdı. Baş odası, maddi gücün yetebildiği en iyi iç döşemeye layık görülürdü. Evin en büyük pencereleri bu odadaydı. Buradaki yüklük, duvar ve tavan en güzel ahşap oyma ve süslemelere sahipti.

        Selamlama alanı anlamına gelen “selamlık” ailenin erkekleriyle aile dışından diğer erkeklerin iş ve sosyal ilişkiler için kullandığı bölümdü. Osmanlı döneminde hakim, vali, vezir gibi çoğu hükümet görevlisi veya şehrin zengin kesimini temsil edenler, işlerini büyük evlerin veya konakların selamlıklarında görürdü.

        Harem, evin aileye ayrılmış bölümüydü. Harem, “yasaklanmış, dokunulmazlığı olan yer” demekti ve bu odalar sokağın kamusal yaşamından korunmaktaydı. Burada kadınlar ve çocuklar ailenin erkekleriyle birlikte yaşıyor, yemek yiyor fakat kadın misafir geldiğinde ergenlik çağını geçmiş erkeklerin hareme girmesine izin verilmiyordu.

        Dolayısı ile tıpkı saraylardaki gibi harem her zaman aile hayatının ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin mahremiyet kurallarına tabi bir mekandı. Uğur Tanyeli’ne göre harem “Çoğu kez sanılanın aksine nefret uyandıran bir hapishane değil, Osmanlı’nın evinin en neşeli ve ferah bölümüydü.”

        Süheyl Ünver’e göre de, “Türk kadını kapalı kafesli pencerelerin ardında değil, keyif ve mutluluk veren ferah konaklarda memnuniyetle yaşıyordu. Alçıdan üst pencerelerin, renkli camlardan gelen ışık, aşağıdaki kafesli pencerelerin sebep olduğu karanlığı gidermeye yarıyordu. Türk kadını için ferah ve iyi ışıklandırılmış dünya çok keyifliydi.”

        KİRALIK KONAK’TAN BAKMAK

        Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 1922’de yazdığı Kiralık Konak, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin doğmakta olduğu sırada Türk evini kuşatan anlam karmaşasını ve son derece tartışmalı hatıraları sunuyor. Türk evini anlamanın roman türünden nasıl etkilendiğini ve Türk evine atfedilen anlamları daha ne anlamamıza yardımcı oluyor. Evi çok sevilen bir amca gibi gören Kiralık Konak; duygusal bir salınıma sahip, hatıraları çağıran bir simgedir…

        MOBİLYALAR DEĞİŞSE DE…

        Türkiye’ye 19. yüzyıl başında giren batı mobilyaları kısa sürede bir prestij simgesine hatta fetişe dönüştü. Buna rağmen Osmanlı yaşamının kutsal iç alanına doğru ilerlediğimiz anda ortadan kayboluyordu.

        Evin “görsel”liği değişime uğramış olsa da değişmeyen tek şey evin içerisindeki insanların duygusal hayatıydı. “Mahrem” evin dışarısında hiçbir zaman konuşulmaz, belli başlı duygular benliğin dışında hiçbir yerde ifade bulmazdı.

        Osmanlı davranış kuralları, evin onurunu, meraklı komşulardan veya akraba olmayan yabancılardan korumak biçiminde düzenlenmişti.

        Osmanlı babasının veya (söz konusu kişinin kadın olduğu durumlarda) aile reisinin rolü tıpkı sultanının sorumluluğunun, imparatorluğun iç mekanında düzeni sağlamak olması gibi, hem ruhunun hem de evinin içinin düzenli bir biçimde ve sükunetle yönetilmesinden ibaretti.

        YANGIN EVLERİ DE YAKTI, ANILARI DA…

        Sonra yangınlar başladı… Değişen tarihe tanıklık eden konaklar, canım evler çıra gibi yanıyor, mahalleler yok oluyor, hatıralar tutuşuyor, ama bu kaybın geçmişten kopuşa işaret ettiğine, bir mirasın tehlikede olabileceğine dair bir endişe izine rastlanmıyordu.

        Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. yüzyıl seçkinlerinin bu yangınlara nasıl tepki verdiklerini hatırlarken bu durumu da açıkça ortaya koyuyor:

        “Ne gariptir ki, hayatımızı o kadar çıplak bırakan yangın, Tanzimat’tan sonra İstanbul’da şehirli arasında bayağı bir çeşit zevk yarattı. Kırmızı ceketli, yarı çıplak, ellerinde kargı kadar ince köşklüler koşarak bağırdıkları o korkunç ‘yangın var!’ sesi duyulur duyulmaz, bu işin amatörü olan insanlar, tanınmış beyler ve paşalar yangın seyrine çıkarlardı. İçlerinde arabasını koşturarak giderler, yanlarına üşümemek için mevsimine göre sırtlarındaki kürkten başka battaniye götürenler, kaminato denen ispirto lambaları ile kendilerine seyir esnasında kahve hazırlatanlar bile vardı.”

        VE HAZİN SON

        Böyleydi… Her konakta koca bir hayat vardı, koca tarihin izleri… Yangınlarla yok oldu çoğu, yalnızlıktan çürüyenler oldu... Kalanlarsa yıkıldı yıkılacak. Kırık camlardan başını uzatsan örümcek ağları görünür ilkin, bir de çürümüş ahşabı...

        Evde yaşayanlar mı? Kimi parasızlıktan, apartmanlara taşınmak zorunda kaldı "mahzun"... Kimi aynı çatı altında verdi son nefesini… Kimi sattı, kimi baktı...

        Belki de bu konak hikayesinde son sözü artık Hüseyin Cahit Yalçın’a bırakmalı...

        “İşte bu sofada büyük babamız öldü. Bu odada anneannemiz gelin olduğunda başının üstünden akçeler serpildi. Evimiz, ailemiz ve biz tek vücuttuk. Ahşabı, tahtaları, çivileri, hiçbirisi cansız bir maddeden yapılmamıştı. Her biri bizden bir parçaydı. Bizimle yaşıyorlar ve bize geçmişimizden, büyükbabalarımızdan ve büyükannelerimizden mesajlar getiriyorlardı. Onlarla geçmişi buluyor ve onlarla köklerimizi geçmişe doğru uzatıyorduk…”

        HAFTANIN KİTAPLARI

        Doğudan Uzakta / Amin Maalouf / Yapı Kredi Yayınları / 460 sf, 22 TL

        Geçmiş... bıraktığın yerde mi hâlâ?

        Amin Maalouf'tan unutulmayacak bir "eve dönüş" romanı. Amin Maalouf'un merakla beklenen yeni romanı Doğu'dan Uzakta, kaderin ve tarihin acımasızlığında terk ettikleri yurtlarına dönen bir grup arkadaşın hikâyesini anlatıyor. Doğu'dan Uzakta, bir yüzleşmenin romanı: Gençliklerinin en güzel dönemlerini bir arada geçiren, ülkelerinde patlak veren iç savaştan sonra farklı yerlere dağılan ve yıllar sonra, eski arkadaşlarından birinin cenazesi için tekrar ülkelerine dönen bir grup arkadaş... Açıkça belirtilmese de Lübnan İç Savaşı'nın getirdiği yıkımlara ve Ortadoğu coğrafyasının kültürel, tarihsel ve toplumsal sorunlarına dair çok çarpıcı gözlemlere de yer veren Doğu'dan Uzakta'da Maalouf, yine en iyi bildiği şeyi yapıyor: Doğu'yu anlatıyor.

        Bira, Kadın ve Şahane Hatalar / Shawn Haris /APRIL Yayınları 432 sf, 20 TL

        Heather McElhatton imzalı Şahane Hatalar ve Şahane Hatalar Talih Kuşu'nun ardından bu kez erkek bir yazarın izinde yepyeni maceralara atılıyor okur. Yayınlandığı günden itibaren büyük ilgi çeken ve interaktif bir okuma deneyimi sunanŞahane Hatalar serisinin son kitabında Shawn Harris okura meydan okuyor ve kendi maceranı kendin yarat diyor.

        Tolkien -Bitmemiş Öyküler / J.R.R. Tolkien / İthaki Yayınları / 755 sf, 43 TL

        Orta-Dünya efsanesinin çok önemli bir parçasını oluşturan J.R.R. Tolkien’in Bitmemiş Öyküler kitabı ilk defa Türkçe olarak okuyucusuyla buluşuyor. Özellikle Yüzüklerin Efendisi, Silmarillion ve Hobbit kitaplarını okuyan Tolkien hayranlarının dikkatini çekecek bu kapsamlı çalışma, yazarın yaşarken tamamlayamadığı ama oğlu Christopher Tolkien’in kendi notlarıyla sunduğu bir eser. Bitmemiş Öyküler, Orta-Dünya’nın Birinci Çağı ile Yüzük Savaşı’nın sona erişi arasındaki zamana ait öyküleri kapsıyor.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ