Kusursuz bir gün işte!
Bugün yazı güzergâhımızda, Lou Reed'in "Kusursuz bir gün" melodisinin fonunda, Ceyhan Nehri'nin doğduğu topraklara akıyoruz; Şar Dağı eteklerine kurulmuş Elbistan'dayız…
memisbetul@gmail.com
“Perfect day / Just a perfect day / Drink sangria in the park / And then later / When it gets dark, we go home…” Fonda, “Kusursuz bir gün işte” diyorken Lou Reed, seceresini tut-a-madığımız günlere diyerek başlıyorum bugünün bendeki kusursuz mevzusunu inceden sizlere akıtmaya…
İzninizle, muhabbetimizin tonunu da; Erasmus’un 16. yüzyılda yazdığı ve kendinden daha deli olmayı anlattığı başyapıtı “Deliliğe Övgü” ile belirginleştirmek istiyorum… Erasmus, kitapta biz okurlarına şu soruyu soruyor: “İnsanoğlunun tüm zincirlerden kurtulmasını ve salt özgürlüğe ulaşmasını sağlayan delilik değil midir?”
Ve iki önemli tema üzerine kuruyor eserini: “1.Gerçek bilgelik, deliliktir. 2. Kendini bilge sanmak deliliktir.” (O vakit; bu gece, sadece delilere ve bilgelere bi büyük açıyoruz ve bir kez şerefe diyoruz. Sonrası mukadderat…)
Delileri severim. Bana da ‘delisin sen’ diyenlere gelsin; “Ben deli değilim” şeklinde google’a yazdığınızda, adamım -bu arada benim adım Cemal- çıkacak karşınıza, daha önce de buradan paylaşmıştım sizlerle, gününüze ilaç olur diye, belki-m, 5 dakikanızı ayırıp da Cemal’e kulak verirsiniz niyetine… Şimdilik bulunduğumuz kadrajdan devam!
CEYHAN’IN DOĞDUĞU TOPRAKLARDA…
Malumunuz geçtiğimiz hafta, Kahramanmaraş-Elbistan ve Malatya güzergâhında, kent zifti yapışmış dimağımın loblarını parlatıyordum. Malatya ve Maraş’a bu ikinci gidişim (kelâmı has seyyahlar nasılsa anlatıyor yazılarında buraları) lakin, bugün sizlere, beni cezbeden, Şar Dağı’nın arasında, adeta saklanmış, Ceyhan Nehri’nin doğduğu Elbistan’ı anlatacağım. İşte, bazılarının nereye düşer ki buralar dediği, bu rotadan akacağım, bana kalıp, size dökülenleri…
Yaklaşık 1.5 saat süren İstanbul-Kahramanmaraş havayolu seyahatinden sonra, 4 saati geçen Kahramanmaraş-Elbistan otobüs maceram da başlamış oldu. (Elbistan’a Malatya üzerinden gitmek en akıllıcası, ben macera olsun istedim, takılmayınız!) Maraş Havalimanı’ndan 10 dakikalık taksiyle otogara geliyorsunuz. (Buraların Akdeniz Bölgesi’ne düşüyor olması beni şaşırttı, zira Maraş daha çok, İç Anadolu insanının, içine kapanık ruh haline bürülü… Tabii Maraş’a gelmişken bir de Afşin yazılı tabelayı görünce; “İşte gidiyorum çeşm-i siyahım / Önümüze dağlar sıralansa da / Sermayem derdimdir hey hey sevetim ahım / Karardıkça bahtım karalansa da” diyen, ozan Âşık Mahzuni Şerif de aklıma ilişmiyor değil.) Otogardan da, ‘öz’ olduğunu söyleyen Elbistan otobüsünün arka koltuğuna arkayı beşleyelim abi modelinde, (bu yol biter mi demeyiniz, -reca edicem-kulağımda ipod’umun melodileri, elimde de Leman-Uykusuz-Penguen dergileri olduktan sonra) konuşlandıktan sonra mola verdiğimiz Tekir Belediyesi’nde de hissiyatlı hikâyelere tanık oluyorum. (Bu arada Tekir Yaylası, ayaklarınızı sürmeye değer! Muhteşem bir doğa, retinalarınızı şenlendirmeyi bekliyor.) ‘İnsan, her yerde insan’ cümlesini de nazar boncuğu gibi iliştirdim iç cebime… Neticede, 78 olaylarında kara listeme ilişen kentti Maraş… ‘Kahraman’ olmak kolay değildi ya, o kategoriden…
ADAMIN SU GİBİ AKANIDIR MARAŞLI
“Kurtuluş Savaşı sırasında, Fransız işgalcilere karşı verdiği yerel mücadeleden dolayı TBMM tarafından İstiklâl Madalyası verilen tek ildir ve yine bu kararla adının başına Kahraman getirilen Akdeniz’in dondurma, biber ve tarhanasıyla meşhur kentidir” diyor yamacımdaki… Aklıma, güzel insan, şair Gülten Akın’ın 1972 yılında, “Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı” adlı eserinde Maraşlılar için “Adamın su gibi akanıdır Maraşlı” dediği şiiri düşüyor. Muhabbet ganileştikçe Kahramanmaraş’ın, Türkiye’nin elektrik ihtiyacının %12.5’ini karşıladığını öğreniyorum. (Es notu: Kahramanmaraş’ta Trabzon Caddesi, Trabzon’da da Kahramanmaraş Caddesi var, bu hikâyeyi bir Maraşlı yahut Trabzonlu’dan öğrenebilirsiniz, zira mevzu uzun, bekleme yapmayalım.)
Epey virajlı otobüs yolcuğu sonunda, adeta küçük bir cumhuriyet kurmuş, tarih sahnesindeki ilk ismi Ablasta olan Elbistan’a varıyorum. (Ablasta; Luvi dilinde, yani Hititçe’de ‘akan su’ anlamına geliyormuş.)
Her kelâmda, Maraş’tan ayrılıp, il olmak istediklerini dile getiren, muhabbeti koyu Elbistanlılar’la tanış eyliyorum. Bu arada, Elbistan ilçesi girişinde, bir tabela olduğunu söylediler, ben görmedim ama siz dikkat kesilirseniz de fark edersiniz belki: “Elbistan iline hoş geldiniz”.
DÖRDÜNCÜ BÜYÜK OVA ELBİSTAN…
Elbistan’ı bir İstanbullu olarak sadece Afşin-Elbistan Termik Santrali’nden biliyor olmam dışında, hakkında bildiğim bir şey yoktu. Üç bölgenin kesişme noktasında, Yukarı Fırat havzası içinde kalan, il merkezine oldukça uzak olsa da (162 km.) Kahramanmaraş’ın bir ilçesi… Şar Dağı (2200 m.) eteklerine konuşlanan Elbistan’dan çevreye göz attığınızda görebileceğiniz bakir bir arazi, ağaçsız, engebeli bir dağ gölgesi... Elbistan Ovası ise Çukurova, Konya ve Harran Ovası’ndan sonra Türkiye’nin en büyük dördüncü ovası konumunda. Deniz seviyesinden ortalama 1150 m. yükseklikte bulunan Elbistan Ovası; Binboğa (2935 m.), Berit (3054 m.), Nurhak (3090 m.) ve Hizanlı (2256 m.) dağları ile çevrelenmiş.
İlçenin merkezinde kısa bir tur yaparken gördüğüm Ceyhan Nehri yamacında, öğretmenevi gibi dinlenme ve konaklama yerleri gelenleri ihya eden türden. Ceyhan, Elbistan’ın 3 km. güneydoğusunda, Pınarbaşı’ndan doğuyor ve Elbistan’ın ortasından geçiyor. Bu nehrin, Söğütlü, Hurman, Göksun, Mağara Gözü ve Aksu olmak üzere birkaç kolu daha var. Pınarbaşı’nın gözde mekânı Kale Restoran’da, Elbistan’ın leziz yemeklerinin tadını Ceyhan’a kuşbakışı bakarak çıkarabilirsiniz.Yemek sonrası kahve molasını ise Ceyhan Nehri’nin kenarına dizilmiş çay bahçelerinde verebilirsiniz. Macera da güzel olurdu, diyenlerdenseniz, Ceyhan Nehri üzerinde, küçük bir kano sefası işinizi görecektir. Güneşin batışına karşı, Ceyhan üzerinde, işte hayat diye nidalanmanız da cabası!
Pınarbaşı’ndan hariç, gidebileceğiniz nev-i şahsına münhasır bir lezzet adresi daha var: 10.000 m2’lik yeşillikler üzerine kurulmuş, Karaelbistan ilçesinde bulunan Kayapınarı Et ve Balık Restorant… Naçizane tavsiyem, kiremitte balık yanı taze yeşillik salatası. Pınar üzerinde yüzen çardakta da demli çayınızı yudumlarsınız. Geriye ise sessizliğin ve dağ kokusunun muhabbetinize vuran serinliğinin tadını çıkarmak kalıyor!
ŞAR DAĞI ETEKLERİNDE…
Yerleşim yeri, eski Karaelbistan Beldesi’nin bulunduğu yerde, Ceyhan Nehri’nin iki yakasında kurulmuş ve yaklaşık 1 yıl kadar da burada kalmış. Bölgede Hitit, Sümer, Asur, İran, Makedon, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlılar sırasıyla egemenlik kurmuşlar. 1085 yılında, Emir Buldacı tarafından, Elbistan ve çevresi Bizanslılar tarafından ele geçirilmiş. 1114 tarihinde meydana gelen büyük deprem, buraların tamamen yıkılıp harap olmasına neden olmuş. 1124 yılında ise Dulkadiroğlu Beyliği’ne, başkentlik yapmış. Ancak, 1507 yılındaki savaş sonunda yıkılınca, başkent, Maraş’a taşınmış. 1522 yılında, yörede, Osmanlı egemenliği görülüyor. 17’nci yüzyılda, Anadolu topraklarında görülen bütün ihtilal ve isyanlarda, Elbistan yöresi, sığınma ve direnme merkezi olarak öne çıkmış ve bu durum üzerine, merkezi hükümet tarafından, bölgeye hiçbir imar yatırımı yapılmamış.
Burası, Türkiye’nin en büyük et üretim kaynaklarından olmasının yanında, çerezlik ayçiçeği üretiminde de ön planda. Tarım ve hayvancılıkla birlikte, Türkiye Kömür İşletmeleri ve Şeker Fabrikası’nda, yöre halkı, işçi ve memur olarak çalışmakta. Ayrıca, Afşin’de bulunan termik santralin kömürleri, Elbistan ilçesi sınırları içinden üretilmekte. Çünkü, burası en geniş linyit kömürü rezervlerine sahip.
ETİN MARAŞ VE ELBİSTAN HALİ
Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun bazı illerinde olduğu gibi burada da sebze yemeği bilinmiyor. Elbistan tava, kebap, lahmacun buranın es geçilemeyecek tatlarından. Gelelim damak çatlatan yöresel lezzetlerinden bazılarına; Mumbar, patlıcanlı ekşili çorba, tirşik çorba, mercimek köftesi, içli köfte, borani, ekşili aya sulusu, cevizli samsa ve sucuğu, taş fırınlarda yapılan çörekleri ve fıstık ezmesi… Sıcak lavaşla katık edilerek yenilen ‘Eli Böğründe / Yanyana’ adlı yemeği muhakkak tatmalısınız. Şehir içinde, 24 saat açık ve yalnızca mercimek ve paça çorbası servis edilen dükkanlarda, özellikle ‘siyah’ denilen paça içmenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Bir de tabii Kahramanmaraş deyince, hemen akla gelen tarhanayı es geçmemelisiniz. Kağıt gibi ince, gevrek-cips modelindeki bu tarhana, hoşunuza gidecek. Tabii ki Maraş’a gelmişken, buraya has dondurmasının tadını çıkarmadan olmaz. Maraş Dondurması’nın özelliği içinde salep katılıyor olmasından kaynaklanıyormuş.
Meraklısına not: Yöredeki halka, dondurmanın ilk bulunuş öyküsünü sorduğumda-öğrendiğim: Vakti zamanında, Osman Ağa isimli bir kişi, bölgedeki Osmanlı saraylarına, yabani orkide yani salep satarmış. Ve bir gün, satışı yaptıktan sonra, elinde kalan fazla salepleri, şeker, süt ile karıştırmış ve kara gömmüş. Sonraki gün gidip baktığında, bu karışımın değişik bir kıvam olduğuna şahit olmuş. Süt, şeker ve salep karışımı, sakız gibi uzuyormuş. Sonrasında bu karışımı yakın çevresindekilere de tattırmış. İsmini de ‘karsambaç’ olarak belirlemiş ve bu karışım, günümüze, meşhur ‘Kahramanmaraş dondurması’ olarak gelmiş.
Ne satın alınır diyenlere!
Buraya has olarak üretilen, bünyesinde A,B ve C vitaminlerini barındıran kırmızı pul biber, el emeği ile yapılan ceviz oyma sandıkları, ‘sim-sırma’ adlı elbiseler, yatak-masa örtüleri ilgi çekici… Demirciler Çarşısı’na yolunuz düşerse de, Hartlap Köyü’nde üretilen, Kahramanmaraş el yapımı bıçaklarından ve yine civarındaki Bakırcılar Çarşısı içinde bulunan dükkanlarda, birbirinden kıymetli ibrikler, tepsiler, tavalar ve bakraçlardan satın alabilirsiniz.