Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema kerem akça vizyon filmleri değerlendirmesi

        Kerem Akça / keremakca@haberturk.com

        10 OCAK FİLMLERİ

        Biraz “Con Air”, biraz “Deney” ile akraba olarak görülebilecek, Slyvester Stallone ile Arnold Schwarzenegger’i bir araya getirip ‘aksiyonda tecrübe konuşur’ diyen kitleyi hedefleyen bir modern hapishane filmi… “Kaçış Planı”, kaçış eylemindeki zekilikten ziyade işçilik ve yüksek tempoyla öne çıkmaya çalışınca oyunculukların ve süresinin mağduru oluyor. Özündeki fikri ileriye taşımakta sıkıntılar çekiyor.

        Hapishane filmlerinden alışık olduğumuz bir mahkumun yaşam mücadelesine odaklanmaktır. Onunla birlikte canlanan, dramatik, aksiyon yüklü, gerilimli veya siyasi bir süreç de bu alanın atardamarına dönüşür. “Alkatraz Kuşçusu”nun (“The Birdman of Alcatraz”, 1962) insani yaklaşımını, “Kelebek”in (1973) geriltme becerisini, “Parmaklıkların Ardında”nın (“Cool Hand Luke”, 1967) Post-Vietnam döneminden fışkıran reddedilemez yalnızlık tasvirini veya “Esaretin Bedeli”nin (“The Shawshank Redemption”, 1994) dokunaklı dostluk hikayesini unutmak mümkün mü?

        “CON AİR”İN KARGO GEMİSİNDE GEÇEN VERSİYONU

        Ama özellikle son dönemde bu alt türde Hollywood’dan ziyade başka ülkelerden çıkan filmler kalıcı olabiliyor. “Örümcek Kadının Öpücüğü” (“Kiss of the Spider Woman”, 1985) elbette ayrı bir tez konusu. “Açlık” (“The Hunger”, 2008) ve “Zift” (2008) gibi siyasi meseleleri anlatı zekasıyla kavrayabilen başarı abidelerinin yanına “Deney” (“Das Experiment”, 2001), “R” (2010) gibileri yerleştirilebilir. Hatta ben çok tutmasam da “Yeraltı Peygamberi”ni (“Un Prophète”, 2009) de bu son ikilinin altına sıkıştırabiliriz. Bu filmlerin tamamı masum veya gerçekten azılı bir suçlunun çöküşüne veya psikolojisine odaklanıyor. Gerçek dünyaya adım atması veya içeride kalmasına paralel olarak yüzleştiği entrikaların, arkadan bıçaklamaların veya yozlaşmaların üzerine gidiyor.

        “Kaçış Planı” (“Escape Plan”, 2013) ise bu alışkanlığı bozmak için yola çıkıyor. Hapishaneden kaçma uzmanı Ray Breslin’in peşine takılıyor. Kısa bir girizgahın ardından dünyanın en azılı suçlularının yerleştirildiği bir ‘gemi hapishanesi’nin çevresinde alıyor soluğu. Miles Chapman’ın hikayesi ilgi çekici. Büyük oranda da uçak hapishanesi (ya da havadan mahkum nakletme aracı) yaratan “Con Air”in (1997) geleneğini daha teknolojik ve gemi gizliliğine uygun bir platforma yerleştirmeyi planlıyor. Kimi ülkelerde savaş suçlularının yerleştirildiği gemi hapishanesi efsanesine tutunuyor. Stallone’nin yüklediği ‘tecrübe’ ile de geçerli olmaya çalışıyor.

        HİKAYE VE YÖNETMENLİK SENARYOYU AYAĞA KALDIRAMIYOR

        Bu hikaye 110 dakikaya uygun mu tartışılır. Ancak İsveçli Mikael Hafström, Hollywood’a estetik açıdan uyumlu bir geçiş yaşamasına karşın sendelediği kariyerinde bir yara daha alıyor sanki. Zaten “1408” (2008) dışında eli yüzü bir iş vermeden, başarısız senaryoların mağduru olması ritim problemine de yansıyor. 2.35:1’de hapishaneyi tanıtan giriş ve ötesinin şekillenişi, kurgulanışı fazla sıkıntılı değil. Aksine çöken senaryonun ta kendisi oluyor.

        Görüntü yönetmeninin kurgucuyla ne kadar doğru iletişimde olduğu tartışılabilecekken, Stallone ile Schwarzennegger’in eski model ‘kaslı aksiyonu’na kayması çok geçerli bir çatıyı canlandırmıyor. Stallone’nin diğer mahkumlarla ilişkisindeki entrika algısı, inandırıcılıktan ziyade abartıyı öne çıkarınca filmle kurduğunuz temas da zamanla daha mesafeli hale geliyor. Bir uzmanın içeri girmesi meselesi yerinde ama onun gizeminin ortaya çıkması aksiyonu çok çekici değil anlayacağınız…

        ‘Kaçış planları’ üzerine inşa edilen yapının “Kader Bağlayınca” (“The Defiant Ones”, 1958) ile akrabalık kuran ikinci kısmı, teknolojik altyapı açısından birkaç bilgisayar görüntüsünün ötesine geçemiyor. Kendimizi ‘Biri Bizi Gözetliyor’un içinde hissetmemizi sağlayan, faşist bir geleneğe meyleden, ‘denek mahkum’ meseleli “Deney”in başka bir bakış açısına transferi sahici durmuyor.

        ‘TECRÜBE KONUŞUR’ MU DEDİNİZ?

        Sürenin uzunluğu da filmin kendini daha fazla ciddiye almasını sağlıyor. “Hürkan”dan (“Lock Up”, 1989) sonra ikinci kez bir hapishane filmine zıplayan Stallone, sanki oradaki kimliğine “Uzman”daki (“The Specialist”, 1994) mizacını yüklüyor. Bu sefer ‘bir kompozisyon sergileme’ zorluğuyla karşılaşması ise filmin inandırıcılığını zedeliyor. Ne kimliği, ne de karizması, 67’sine gelen oyuncuyu bu açmazdan kurtarabiliyor. Aksine Schwarzenegger’le ‘tecrübe konuşuyor’ temalı gövde gösterisi yaptığı anlarda fazlasıyla seyirciyi köşeye sıkıştırma yanlısı bir tutum izliyor. Jim Caviezel, Amy Ryan ve Sam Neill belki ama, “Sıradışı Sanık”taki (“Mean Machine”, 2001) kimliğini kapıp gelmiş gibi duran Vinnie Jones’un ve 50 Cent’in olan bitene ne katkısı olduğunu, senaryo için ne yaptığını çok anlayamıyoruz.

        “Kaçış Planı”, senaryo mağduriyetiyle Hafström’ün ülkedeki yerini bir kez daha belirliyor. Metalik renklerin, koyu mavinin içeriye sızması ise ruhumuzu biraz teknoloji kaplıyor. Ama aksiyonun daha ileri gitmesi ve son bölümde zıvanadan çıkması asla bu yöne kaymamızı sağlayamıyor. Nihayetinde şaşırtıcı olmayan bir hapishane filmi, fikri ve hikaye anlatma becerisiyle yer yer çekici, ama son kalemde ‘kendini ciddiye alan süre’nin yol açtığı kırılganlıktan mağdur gibi. İster istemez de ‘teknolojik’ sürecin birkaç yapay efektten ziyade günümüze uyan bir ‘teknolojik gerilim’e dönüşmesini istiyorsunuz. Ama film bir ‘hapishane aksiyonu’na kayma inadını gösterip 80’lerin kurallarının çiğliğiyle yüzleşince ‘doyurucu’ olma şansını mucizelere bırakıyor.

        FİLMİN NOTU: 4

        Künye:

        Kaçış Planı (Escape Plan)

        Yönetmen: Mikael Hafström

        Oyuncular: Slyvester Stallone, Arnold Schwarzenegger, Jim Caviezel, Sam Neill, Amy Ryan, Vincent d’Onofrio

        Süre: 110 dk.

        Yapım yılı: 2013

        ŞİİR, UD EZGİSİ VE MİSTİSİZM

        İlahi aşkla, ud sesleriyle ve nasihatlarla bir birliktelik oluşturan, bu incelikli matematiği ise ‘hayaletimsi/öğretici tipler’in ötesine taşıyamayan bir eser. “Yunus Emre Aşkın Sesi”, görünürde 13. yüzyılda dünyaya gelmiş ünlü şair ve düşünür Yunus Emre’nin hayatı üzerine bir biyografik film. Ama ‘şiir, ud ezgisi ve mistisizm’ üçlüsünün ilkokul öğretisine dönüşen karton tekrarlarından silkelenip film olmak için adımlar atmadan perde yolculuğunu tamamlıyor.

        Tarihi bir figürün hikayesini anlatmak herhalde Hollywood’da en iyi şekliyle karşımıza çıkar. Senaryo metotları, görsel kıvraklıklar, üst düzey oyunculuklar perdeyi esir altına alabilir. Filmi beğenmeseniz bile bir karesinde etkilenme şansı bulabilirsiniz. O iyi oynanmış, çekilmiş an o kadar zihninizde yer eder ki geriye bakınca ‘…nın en iyi performansı’ veya ‘en iyi … sahnesi’ gibi bir konuma oturabilir.

        “FETİH 1453” SONRASI FİLMİ Mİ?

        Ama nedense bizde “Fetih 1453” (2012) sonrasında bile önceki yüzyıl tanımlarında bir güncellenme, bir ilerleme olmadı. Aksine gerileme oldu. Üretimin artmasıyla birlikte tabiri caizse uçurumdan aşağı yuvarlanma gerçekleşti. İslam ile, ilahi aşk ile anılan büyük düşünür, şair ve derviş Yunus Emre burada böylesi bir projeye konu oluyor.

        1240-1321 yılları arasında yaşamış, bu tasavvuf ile beraber anılan adam, burada da yüklü mistisizm ile günahlarından arınıyor. İnanca doğru yol gösteren bir tiplemeye can veriyor. “Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi”nin (2011) biyografik iskeletindeki gariplikler burada daha farklı işliyor. Gelenekselliğin yerini sözde ‘tasavvufi’, ‘ilahi’ veya ‘mistik’ sıfatı alıyor.

        YÖNETMEN ŞAŞIRTMIYOR

        Ancak 1.85:1’de bir-iki atlı koşturma sahnesini bir kenara koyunca hep aynı ezber tekrarlanıyor. Etkileyici bir söz, bir nasihat, bir şiir dizesi, ardından gelen yapay bir ud tıngırtısı ve nihayetinde manevi dünyadan yükselen bir ilahi kuvvet etrafımızı sarıyor. Bunların karakterlere ‘matematiksel’ olarak geçirilmesi ise ‘sarsma’ ihtimalini azaltıyor. Aksine ilkokul seviyesinde bir Yunus Emre öğretisiyle bizleri yüzleştiriyor.

        Bunun üzerine plastik animasyonların ve efektlerin eklenmesi de şaşırtmıyor. Ruhsal dünyada yeri olmayan bu parçalar filmi zedelerken günümüzden kopup gelen yan karakterlere hiç girmiyoruz bile. Belli ki “Yunus Emre Aşkın Sesi”, 96 dakikada kitlesini doyurup herkese ‘mistisizm’ aşılıyor. Ancak “Nostalghia” (1982) gibi bir Tarkovsky mucizesini mumla aratıyor. Yerel bir çalışma olarak tarihimizin derinliklerinde, tozlu raflarda saklanmaya mahkum bırakılıyor. “Mevlana Celaleddin-i Rumi: Aşkın Dansı” (2008) canlandırmalarla şekillenen garip belgesel tanımının mimarı Kürşat Kızbaz ise şaşırtmıyor.

        FİLMİN NOTU: 3

        Künye:

        Yunus Emre Aşkın Sesi

        Yönetmen: Kürşat Kızbaz

        Oyuncular: Devrim Evin, Ahmet Mekin, Altan Erkekli, Suna Selen, Altan Gördüm

        Süre: 96 dk.

        Yapım yılı: 2013

        EKİP RUHUNA BEL BAĞLAYAN KOMEDİ

        Ölümlerden ölüm beğenirken yolda geçen kara komedi “Sağ Salim”in devam filmi “Sağ Salim 2: Sil Baştan”, ilkindeki amatör ekip ruhunun coşkusunu ve Burçin Bildik gerçeğini korurken şiddet yüklü sahnelere profesyonel bir efekt şirketinin elini değdiriyor. Ama bu tercih de tatmin edici bir sonuç vermiyor.

        Amatör ruhlu ama yer yer iş bitiren kara komedi “Sağ Salim” (2012), Burçin Bildik’in parlamasıyla öne çıkmıştı. Ersoy Güler’in özellikle son bölümde yüklediği coşku ve tesadüfler silsilesiyle birazcık güldürmüştü. Burada ise prodüksiyon kalitesinin yükselip Digiflame’in projeye dahil olmasıyla aynı formül ilavelerle devam ediyor.

        BU SEFER HEDEF RAFTİNG Mİ?

        Bildik’in yanına Ezgi Asaroğlu, Nazlı Tosunoğlu katılırken Murat Akkoyunlu yerinde kalıyor. Büyük oranda da ‘mafya babası’ tipi ile tiyatro arka planını dolduruyor. “Sağ Salim 2: Sil Baştan” (2013), artan kan oranı yüksek sahneleri ve içeriye giren üç Afrikalı tiplemeden güldürü çıkarmaya çabalıyor. Bu durumun çoğu zaman ‘saf ırkçılık’ anlamına gelmesi gözlerden kaçmıyor.

        Bu da ister istemez Bildik ile Asaroğlu’nun ‘vahşi doğa’ya uygun, raftinge gidermiş gibi süslendikleri kıyafetlerinden bir samimiyet dolduruyor filme. Anne karakteri ve aşılanan kan oranı yüksek sahneler fazla tutmazken yol komedisinde ‘cinsiyetler çekişmesi’ne varan sakarlık ve ‘stoner film’ eğilimi gösteren uyuşturucu içip bilinçaltına girme bölümleri eğlenceli. Afrikalılar da bir tek bu ‘detay’ ya da ‘nokta atışı’ ile kalıyor aklımızda.

        Yolda geçen çılgın eğlenceye yine vinçle çekilmiş genel planlar eşlik ederken, kurgu ve sinematografi için tutulan isimlerin TV ekranının dışına çıkmaması filme zarar veriyor. Bu duruma oyuncuların samimiyeti ve ekip ruhunun coşkusu ekleniyor. Ölümlerin arka arkaya gelmesi yer yer eğlenceli. Ama bunların ‘efekt’ bağı ile profesyonelleştirilmesi, ‘sulu’ ve ‘yabancılaştırıcı’ sıfatlarını daha manidar hale getiriyor.

        FİLMİN NOTU: 3.2

        Künye:

        Sağ Salim 2: Sil Baştan

        Yönetmen: Ersoy Güler

        Oyuncular: Burçin Bildik, Murat Akkoyunlu, Ezgi Asaroğlu, Nazlı Tosunoğlu

        Süre: 100 dk.

        Yapım yılı: 2013

        ANA İLE OĞLUNUN YAKIN PLAN KARDEŞLİĞİ

        “Çocuk Pozu”, vasıflı bir ailenin arasına sızıp 60 yaşındaki anne ile 34 yaşındaki oğlunun Oedipus kompleksine meyilli ilişkisini, bir kırılma noktası üzerinden inceliyor. Bunu yaparken yükselen Romen sinemasının çekici minimalist geleneğinden ziyade yakın planları ve diyalogları gözümüze sokarak sonuç almak isteyen ve meselenin çekiciliğinden koparan bir sürece imza atıyor. Bana kalırsa 63. Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı’lı film, 2013’ün en büyük hayal kırıklarındandı.

        Son 10 yılda Romen Yeni Dalgası’nın çıkışı, Yunanistan’daki taze sinema ile birlikte belki de en heyecan verici gelişme. Dünya sinemasını takip eden kitle için de artık Corneliu Porumboiu, Christian Mungiu, Catalin Mitulescu, Adrian Sitaru, Radu Muntean, Cristi Puiu isimleri, kulak aşinalığı yaratmaya başladı. En azından bu yönetmenlerin üçüncü filmlerini görecek olgunluğa erişmeleri, uluslararası ödüllere uzanmaları derken bir bilinirlik kazandığı şüphesiz. Arada senaryolara ortak imza koyan Razvan Radulescu da unutulmamalı.

        AKIMIN EĞİLİMLERİ BERRAK

        Bir köşesinden İtalyan Yeni Gerçekçiliği, bir köşesinden Balkan sinemasının zeminiyle ilişkilendirilebilecek bu akım, aslında bu noktadan kendine kaydırmalı veya sabit uzun planlara, doğal renklere ve oyuncu yönetimine yaslanan bir minimalist gelenek belirledi. Ortaya çıkan örneklerin kimisi bu arka planı, alışılmış teknikleri yıkmak için kullandı, kimisi kaydırmalı uzun plan/plan sekans yaratma becerisiyle bütünledi, kimisi sallanan el/omuz kamerasından faydalanıp ‘sapına kadar gerçeklik’le tanımladı, kimisi ise süreyi uzun tutup dramatik aksiyonu reddederek anlamlandırdı.

        Ama bir gerçek var o da komünist Çavuşesku rejiminin devrilmesiyle birlikte bir özgür iradenin harekete geçtiği, hasıraltı edilen meselelerin ve tehlikeli konuların bazen ‘mizah’, bazen ‘ciddiyet’ ile kavrandığı… Mungiu’nun kilisedeki lezbiyen ilişkiye, ilkel kürtaj girişimine el atması, Porumboiu’nun bürokratik meselelere ironik ve derinlikli yaklaşımı derken herkes bir tarafa çekilip bir kimliğin izinde ilerledi.

        VASIFLI BİR AİLENİN BİREYLERİNİN İLİŞKİSİ

        Calin Peter Netzer de 2003’te “Maria” ile çıkış yapsa da 2008’de “Şeref Madalyası” (“Medalia de Onoare”, 2008) ile tanındı. Ülkede 1960’larda Sovyet komünist rejimi döneminde askerlik yapan, 70 yaşlarında bir adamın sosyal gerçekçi öyküsü ‘yalın’lığıyla dikkat çekti. De Sica’nın geleneğine atıfta bulurken ‘temiz’ çekilmiş duran eserin, akımın geleneğine yatkın olmadığı açıktı. Netzer bu sefer ise modern ve vasıflı bir ailenin etrafında alıyor soluğu.

        34 yaşındaki çocuk ile 60 yaşlarındaki annenin arasında filizlenen aidiyet, annelik içgüdüsü, adalet ve suçluluk duygusu odağından canlanan ‘kopamama’ durumuna yaklaşıyor. Bir anlamda Oedipus kompleksinin uç noktasında yaşanabilecek ‘kalp kalbe karşı’nın bir karşılığını daha üst sınıf bir ailenin arasında buluyor. Buradan hareketle de iletişimsizlikten ziyade birbirine kapılmak, artık evden kopsan da bir şekilde kendi ayaklarının üzerine basamamak esas inceleme kıstasına dönüşüyor.

        SOSYOLOJİK ANALİZ, GÖRSEL KIVRAKLIKLA SARILMIYOR

        “Çocuk Pozu”, bir kazadan, bir kırılma noktasından yola çıksa da medeni ve muhafazakar annenin tutumu ve çocuğu ile ilişkisinden bir sosyolojik analiz çıkarmayı planlıyor. Romen sinemasının sınıfsal geleneğini de tersyüz ediyor. Adeta Çavuşesku rejiminin kökenlerini, atalarını belirlediği bir ailenin sonraki jenerasyonunu canlandırıyor. Bu alegorik bakışın, ‘lider’li hareketlenmenin çekiciliği baki. Ama Netzer, burada sinemaskop formatında arka planlara dokunmadan ‘yakın plan’lar üzerine çalışmış. Olup biteni görmemizi engelleyen bu tercih, geleneğin orta yerinde gizlenen kaydırmalı uzun plan yetkinliğini bir anda yerle bir ediyor. Sinemaskopu, 2.35:1’in genişliğini anlamlandıran kaydırmalı kamera minimalizmi ve uzun plan alma alışkanlığı böylece bir kenara bırakılıyor.

        Biçim-içerik uyuşmazlığı konusunda ‘tez çalışması’ olarak işlenebilecek anlamsız bir üslup canlanıyor. Netzer’in önceki filminde basit metotların peşine düştükten sonra burada psikolojik karmaşayı, ‘gözümüze sokarak’ canlandırmak istemesi rahatsız olmamızı da sağlıyor. Anne ile oğul arasında kopması istenen ilişkinin akıma uygun bir üslupla kavranması şüphesiz daha doğru, nazik ve manalı olabilirmiş. ‘Bağın kopmaması’nın görsel karşılığı nasıl diyalogların ve yakın planların üzerimize üzerimize gelmesiyle açıklanabilir ki? Üstelik Romen Yeni Dalgası’nda ‘rejim sonrası’ hikayelerde sınıfların yalnızlığından ziyade sabit kurallarla yıkılabilecek özgürlük arayışının tanımı yapılırken…

        AKIMIN EN ŞAŞIRTICI TEMSİLLERİNDEN

        Bu haliyle “Çocuk Pozu”, Sokurov’un “Ana ve Oğlu”na (“Mat i Syn”, 1997) dönüşme arzusunda bulunmaması bir tarafa gerçekçiliğiyle en fazla Cassavetes’i veya Fransız Şiirsel Gerçekçiliği döneminin Jean Renoir’ını hatırlatır hale geliyor. 80’lerin ikinci yarısına gidip rejimin son yıllarını gözlemleyen “4 Ay 3 Hafta 2 Gün”ün (“4 Luni, 3 Saptamâni Si 2 Zile”, 2007) ve “The Paper Will Be Blue”nun (“Hîrtia va fi albastrã”, 2006) sallanan el/omuz kamerası kullanımını andırıyor.

        Ama seyirciyi cepheden hedef alan kafalar ve fazlaca diyalog koltuğunda oturanları sarhoş edip hikayenin sosyolojik yüzeyinden uzaklaştırıyor. Film, bunlardan birincisi gibi o estetik tercihle ‘uzun plan’ alma peşine düşüp flululuğu da iyi kullanan ve meselesini çerçeveleyebilen bir süreç de dokuyamıyor. Cristi Puiu’nun tek bir cümleden üç saat çıkarırken ‘minimalizm’i abartan filmlerinden, ‘hiçbir şeye değmeyen sanat yapma arzuları’ndan birine dönüşmüyor belki. Fakat bence Netzer’in filmi akımın olumsuz anlamda en ‘şaşırtıcı’ çıkarımlarından.

        FİLMİN NOTU: 4.1

        Künye:

        Çocuk Pozu (Pozitia Copilului / Child’s Pose)

        Yönetmen: Calin Peter Netzer

        Oyuncular: Luminita Gheorghiu, Bogdan Dumitrache, Natasa Raab

        Süre: 112 dk.

        Yapım Yılı: 2013

        HAYALLERİM, AŞKIM VE BEN

        Tuzla’da bir tersanede tedarikçi olarak çalışan 20 yaşındaki Ali, umutlu ve hayalci bir gençtir. Bunu aşmak için ise hafif gerçeküstücü bir yönetmenliğe ve sanatsal bir uğraşa ihtiyacı vardır. İsmini klasik Türk müziğinin bir makamından alan “Ferahfeza”, liman yaşamına entelektüel bakışıyla ‘ilk film özeni’ barındırırken geleneksel kalıpların dışına çıkma arzusunu gerçekleştiremiyor.

        20 yaşındaki bir tersane işçisinin umutlarına hafif ‘gerçeküstücü’ bir gömlek giydirerek, De Sica’nın bazı arayışlarını akla getiren, mucize ile yalnızlığın bir araya geldiği bir deneme. “Ferahfeza”, mavi ile beyaz arasındaki renk paletine getirdiği görsel yorumla dikkat çekse de hayal-gerçeklik dengesinde inandırıcı bir dramatik çatı kurmakta pek başarılı olamıyor.

        GRAFİTİ, GEMİLER VE UMUTLAR

        Elif Refiğ’in ilk film sıkıntıları karakter yaratımında ve minimalizm zamanlamasında ortaya çıkıyor. Kieskowski’nin renk filtreleri akşam sahnelerinde canlanırken, gündüz sahnelerinde doğallık gri/mavi kullanımına kaykılıyor.

        Gemiler, grafiti ve umutlar üzerine bir kalıplardan çıkma, hayatın gerçekleriyle yüzleşme hikayesi sunan “Ferahfeza”, kültürel olarak da ‘sosyal gerçekçi’ tanımlarla hareket ediyor. 1.85:1’de son derece yalın şeylerin, sessizliğin peşine takılan eserin göz yanılsaması yaratmayan objektifleri seçmediği kesin. Bu durum da Uğur Uzunel’in Ali karakterine tutunmamızı öneriyor.

        TAM ZAMANLI BİR BAŞARI DEĞİL

        Özellikle hayallerin ve gerçekliğin iç içe geçtiği anlar, aşkın ve uğraşların bir ayakta durmaya dönüştüğü atmosfer yer yer tutuyor. Ancak bunun yanında diğer süreç sanki ‘zamanlaması tutmayan minimalizm’ kokuyor. Refiğ, sosyal gerçekçi sinemaya tutunup ekonomik sorunları bünyesine alırken, sahil/liman yaşayışı hikayelerine tutunuyor. Bir tersane işçisinin çıkış arayışını perdeye taşıyor.

        Bu durum inandırıcı ve samimi olma noktasında Uzunel’den biraz zarar görürken Sitari Akbaş’ın kadın karakteri de ‘hayalcilik’i ‘çocuksuluk’la karıştırıp dramatik çatıya ihanet eden anları geçiremiyor. “Ferahfeza,” bir kadın duyarlılığı taşımasına ve Türksoy Gölebeyi’nin sinematografisiyle dikkat çekmesine karşın ilk film zaaflarını üzerinden atamayan bir iş.

        İlle de minimalizmi, pan dışındaki hareketsiz kalan kamerayla ve normal objektiflerle yapma arayışı ‘tam zamanlı’ işlemiyor. Hayallerin, aşkın ve bireyin yolculuğu oyunculara ve yönetmene takılıyor. Karakterlerle bağ kuramadan umut aşılamak da bir hayli zor hale geliyor. Özellikle de “Düşler Diyarı” (“Beasts of the Southern Wild”, 2012) gibi bu tabana farklı bir yaşayış, Jean Cocteau ile Werner Herzog’u buluşturan bir süreç armağan eden iyi bir filmin varlığı çok yakınken Refiğ’in eserinin çekiciliği daha da azalıyor.

        FİLMİN NOTU: 4

        Künye:

        Ferahfeza

        Yönetmen: Elif Refiğ

        Oyuncular: Uğur Uzunel, Sitare Akbaş, Hüseyin Sevimli, Mert Asutay

        Süre: 95 dk.

        Yapım Yılı: 2012

        KADINLAR İÇİN ‘TONY MANERO’

        “Gloria”, günümüz Şili’sinde 58 yaşındaki bir kadının cinsel arayışını tüm gerçekliğiyle ve cüretkarlığıyla perdeye aktaran sıra dışı bir film... Rahatsız edici Şilili yönetmen Sebastián Lelio, Hollywood’da ‘kötü kadın’ olabilecek bir tiplemeyi öne alarak Pinochet rejiminin silikleştirdiği bir anti-kahramanın özgür irade arayışını, bedeniyle haykırışını resmediyor burada. Paulina Garcia’nın tavizsizce can verdiği Gloria, tüm sinemaseverlerin yoğun bir ahlaki sorgulamanın ardından ‘yürü be!’ deyip sırtını sıvazlamak isteyeceği feminist karakterler arasına katılıyor.

        Haftanın en iyisi “Gloria”yı dün kaleme almıştım.

        FİLMİN NOTU: 6.8

        Künye:

        Gloria

        Yönetmen: Sebastián Lelio

        Oyuncular: Paulina Garcia, Sergio Hernandez, Diego Fontecila

        Süre: 110 dk.

        Yapım yılı: 2013

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        47 Ronin: 3.3

        Arkadaşlar Arasında: 2.3

        Aziz Ayşe: 4

        Bir Hurdacının Hayatı (Epizoda u Zivotu Bereca Zeljeza / An Episode in the Life of an Iron Picker): 3.8

        Bir Vampir Hikayesi (Byzantium): 6

        Bu İşte Bir Yalnızlık Var: 4.4

        Buraya Kadar (This is the End): 4

        Carrie: Günah Tohumu (Carrie): 3

        Danışman (The Counselor): 5.3

        Dinozorlarla Yürümek (Walking with Dinosaurs): 0.7

        Direniş Günlerinde Aşk (Apres Mai / Something in the Air): 5.4

        Düğün Dernek: 3.9

        Erkek Tarafı: Testosteron: 1.8

        Erkekler: 3.5

        Genç ve Güzel (Jeune et Jolie / Young & Beautiful): 3

        Halam Geldi: 3.5

        Hayatboyu: 7

        Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları (The Hobbit: The Desolation of Smaug): 5.9

        Kedi Özledi: 4.7

        Kusursuzlar: 6

        Küf: 6.5

        MC Dandik: 3.5

        Oldboy: 5.4

        Onur Savaşı (Jagten / The Hunt): 5.5

        Ölümsüz Aşk (Ain’t Them Bodies Saints): 5.9

        Özür Dilerim: 2

        Patron Mutlu Son İstiyor: 3.7

        Popüler (Populaire): 6.1

        Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2 (Insidious: Chapter 2): 5.8

        Saroyan Ülkesi: 5

        Senin Hikayen: 5.3

        Sev Beni: 4.5

        Sona Doğru (All is Lost): 2

        Sürgün: 2.9

        Tamam Mıyız?: 4

        Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı (The Secret Life of Walter Mitty): 4.5

        Yarım Kalan Mucize: 2.5

        Yılın Savaşı (Battle of the Year): 1.6

        Yozgat Blues: 6.5

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ