Dönek sözünden rahatsız olmuyorum
Ahmat Hakan: Kendimi geliştirme, yenileştirmeye çalışıyorum bu döneklik değil
Felsefeyi felsefe kitaplarından değil, romanlardan öğrenebilirsin demişti' 18'imdeyken, bir arkadaşım. Sanki o anı bekliyormuş gibi, kendimi zorlayarak okuduğum kuramsal kitabı fırlatıp, canım romanıma geri döndüm. Politikadan, kuramsaldan uzak duramasam da, öz olarak çok sevemedim. İnsan ruhuna dair çok şey söylemez politik kitaplar, onlar insanları genellemeler olarak ele alırlar, oysa ben değil bir insanın, aynı renklere sahip, aynı boydaki akşam sefalarının bile her birinin farklı, eşsiz yaratıldığına inanıyorum. Belki de bu yüzden zamanında, politik gazeteci olamamış, ciddiye alınamamış, şanımı yürütememişimdir. Bunları son dönemin en çok konuşulan ismi Ahmet Hakan röportajının ön yüzüne neden yazdığım konusuna gelince; şöyle söyleyebilirim, bu röportajda onun zihninden bir şeyler alınmıştır, bazı meraklar giderilmiştir ama ruhundan çok az şey koparılabilmiştir. Daha doğrusu o konulara girilememiştir bile. Biz okulda anlambilim okuduk; yani bir metnin içindeki ilk okumaların, görünen manaların ötesindeki manaları çözümleme, yorumlama dersi. Öyle ki, Ernest Hemingway'in toplam dört sayfalık bir hikayesi üzerine, öğretmenimiz tam 30-40 sayfalık bir yorumlama notu vermiş de, arkadaşlardan biri 'Hocam Hemingway hakikaten yazarken bütün bunları düşünmüş müydü?' demişti. İşte anlambilim böyledir; görünenin altındakini oku. İşte o nedenle Ahmet Hakan'ın birçok yazısı da birden fazla okumayı hak ediyor, bu röportaja gelince, o da fena olmadı. Haa bu arada, birlikte bir miktar yürüdük, herkes onu tanıyordu, özellikle de büfeciler. Hepsi de 'Abi gel sana bir dürüm ısmarlayalım, buyur' dediler. Ama sanırım o dürümcüler 'büfeci İslamı'ndan değildiler.
Geçen hafta AKŞAM Pazar'da yaptığım ve Kadir İnanır'ın sizi 'tarif ederek' 'dangalak' dediği röportaj sonrasında hiç vakit kaybetmeden, size yönelttiği sataşmaya karşılık bir yazı yazdınız. Çok saldırılan bir gazetecisiniz. Kolay hedef mi alınıyorsunuz acaba?
Kadir İnanır, durup dururken galiz bir hakaret ediyor. Böyle kolay olmaması lazım bu işlerin. Üzerimden bir polemiğin parçası olmak, kimilerinin işine geliyor olabilir. Kadir İnanır için böyle bir şey söz konusu mudur, değil midir bilmiyorum; biraz çaptan düşmüş bir sinema oyuncusu gibi bir izlenim ediniyoruz; bonus monus falan. Bana vurup, meşhur olmak istiyorlar gibi, bir İclal Aydın tavrı da göstermek istemiyorum ama bunu da anlamıyorum. Kolay hedef olmamın nedenleri vardır ama bulamıyorum bu nedenleri.
Siz kendinize ait değil, o kişilere ait olabilecek nedenler söylediniz?
Gazeteci olarak, bir çelişkiyi yakalamışım, yorum yapmayacak mıyım? Bu yorumun karşılığı o gazeteciye dangalak demek midir? O sözcükten daha ağır sözcükler bulmak elbette mümkün, ama bu düzeye inmek istemiyorum. Girdiğim tüm tartışmalarda asgari nezaket kurallarına uymaya çalışıyorum elimden geldiğince.
Reha Muhtar size dava açacağını yazdı; kaç dava açıldı size?
Hiç. Reha Muhtar açacağını yazdı ama açmadı. Ben de açmıyorum. Kadir İnanır bana 'dangalak' dedi diye, mahkeme kapılarına gitmiyorum.
Ali Atıf Bir sizin için 'Beyaz İslamcı' demiş, siz de İsmet Özel'in 'fırlamayım/bıktım tanımlanmaktan' mısrasıyla yanıt vermiştiniz. Hakikaten bıktınız mı tanımlanmaktan? Çünkü sonra düşünce tarihinizin evrelerini anlatan bir yazı yazdınız. Siz de insanları tanımlıyorsunuz
Bir insan hakkında, onun yazıp çizdiklerinden, yapıp ettiklerinden bağımsız bir tanımlama yapmıyorum. Anlama çabası içinde oluyorum. Bıktığım tanımlama biçimi, anlama çabasının uzağındakiler. Üstün körü, yüzeysel, 'bu herif eskiden şöyleydi, şimdi de' böyle gibi, kategorize edip, dışlamaya, etkisizleştirmeye, bir tarafa atmaya yönelik tanımlamalardan bıktım. Ben kimseyi kategorize ederek, tanımlama getirerek dışlamıyorum. Herkesi oturup konuşulabilir, kendisiyle tartışılabilir buluyorum.
KENDİMİ HEP SOLA YAKIN HİSSETTİM
Ekşisözlük'te sizin için 'sağsolcu' diye bir tanım kullanılmış
Türkiye'de, dindarsanız, siyasi pozisyonunuzun sağ olduğunu varsayarlar. Bence bu yanlış bir paradigma. Dindarlıkla sağcılık arasında bir örtüşme olmadığı kanaatindeydim. İlle de, dinle ideoloji arasında bir bağlantı kuracaksak, İslam dininin dönüştürücü, devrimci, sosyal adaletçi yapısına bakalım. Bir Müslüman'ın, kendini solcu diye tanımlaması bence makul bir durum. Bir Müslüman için sağcı olmak, meşru bir şeyse, solcu olmak da meşrudur. Hiç sağ ideolojilere inanmadım, hep sola yakın hissettim kendimi. Bu da benim buluşum değil, İslami hareketler içinde kendini sola yakın gören çok insan var.
Yine Ekşisözlük'te 'İslamcıların sevmediği, solcuların adam yerine koymadığı, laiklerin de nefret ettiği adam' deniyor size. Ama bu çevrelerin hepsi tarafından okunuyorsunuz
Olaylara kategorik yaklaşmak herkesin işine geliyor. Sağcıysanız sağcı gibi, İslamcıysanız İslamcı gibi, solcuysanız solcu gibi davranmalı, refleksleriniz hem sınıfsal konumunuza hem de ideolojik durumunuza uygun olmalı. Bunun dışında bir tavırla karşılaşırsanız arıza çıkıyor. Arıza da ilk önce mensup olduğunuz gruptan çıkıyor. Bizde söylenene değil, kim söylüyor ona bakılır.
Laik kesimden nasıl tepki alıyorsunuz?
Bunları ifadede kolaylık olsun diye kullanıyoruz ama bu kadar rahat söyleyebileceğimiz keskinlikte ve homojenlikte değil hiçbir şey. Her iki kesimde de, her türlü düşünce biçimleri ve refleks var. Bu çerçeveden baktığınızda, her kesimden olumlu da olumsuz da tepkiler alıyorum. Genelde o gün yazdığım yazıyla ilgili oluyor. Bana kategorik bakanlar daha çok medyada yazıp, çizenler.
KENDİNİ CEMAATİNDE ERİTMİŞ KİMSE YOK
'Çaydan kadın geçirme' olayı da dahil, zaman zaman İslami kesimi eleştiriyorsunuz. Tepki alıyorsunuz. Hem bir kesimin içinde yer alıp, hem özeleştiri yapma geleneği bizde hiçbir kesimde yoktur Bu sizce kendine güvensizlikten mi kaynaklanıyor?
Bu, cepheleşme zamanlarına özgü alışkanlıkların sürmesiyle ilgili. İslami kesimde 5-10 yıl önce bu tutum olsaydı, anlayışla karşılardım ama bugün içe kapanmanın, homojen, hepsi aynı şeyleri düşünen insanlardan oluşan bir cemaatmiş gibi davranmanın anlamı yok. Bu davranışın nedeni büyük ölçüde, kendine güvensizlikten, kamplaşmadan, düşmana koz vermemek fikrinden kaynaklanıyor.
Niye anlamı yok, ne değişti?
O dönemin konjonktürü gereği bunu anlayabiliriz, yeni durum şudur; artık insanlar çeşitlendi, tek tip insan yok, kendini cemaatinde eritmiş insan model azaldı. Dışa açıklık, şeffaflık var. Herkes her şeyi tartışabiliyor. Tutucu, kendine güvensiz olmanın anlamı yok.
'İslami devlet diye bir şey olamayacağını keşfettim. İslam adına kurulacak devletin, eninde sonunda kişilerin İslam'dan anladıkları olacağını fark ettim' diye yazmışsınız, devrime inanan insanlar yok mu?
İnanan insanlar olması, bir devrim özlemi ile yanıp tutuşuyor olmak içe kapanmanın, kendine güvenmenin mazereti olabilir mi? Pekala devrim düşleri görebilirsiniz ama dışa açık olabilirsiniz.
Polemik mesleğin raconu mudur?
Biriyle ilgili bir eleştiri yapacaksak, adlı adınca yapılması taraftarıyım. Polemik, durup dururken laf olsun, dikkat çekeyim diye birine saldırmak değildir. Kimle bir tartışmaya girdiysem, ilk yazıyı ben yazmadım. Hıncal Uluç'a da Ali Atıf Bir'e de. Onlar yazdılar ve ben de cevap verdim.
Reha Muhtar'a ilk siz yazdınız...
Ona ilk yazıyı ben yazmış olabilirim.
Tanımlarınız biraz sert olabiliyor...
Bana dangalak ya da yavşak dediğinde, ne yapmalıyım buna karşı? Sen döneksin diye, yarım sayfa dönek kelimesini seksen kere döndüre döndüre kullanan Reha Muhtar'a ne diyeyim?
Sizin için sıkça 'dönek' sözünü kullanıyorlar, Türkiye'de bu söz, en büyük hakaret anlamında kullanılıyor. Herkes çok tutarlı ve istikrarlıymış gibi. Sizi bu çok rahatsız ediyor mu?
Hiç etmiyor. Bugüne kadar haberci, televizyoncuydum; siz benim hiç 'ey insanlar namaz kılın' dediğimi ya da 'dünya şöyle bir şekil almalıdır' gibi telkinde bulunduğunu, analiz yaptığımı gördünüz mü? Bu konuda hiç yazı yazmadım, bir fikir tartışmasına girmedim ki, geçmişle kıyaslama yapılsın. Bir dönem İslam devleti olabileceğini düşünüyordum, ama bugün farklı düşünüyorum. İnsanda böyle bir değişiklik olamaz mı? Ben, her an kendimi geliştirme, yenileştirme içinde olduğumu anlatmaya çalışıyorum ve bunun döneklik olmadığını söylüyorum. ? Hürriyet Gazetesi'ne geçtiğim gün 'İslam devleti olmaz' dememişim ki. Geçtiğim kuruma göre hizalanmadım. İnsanların fikirleri değişebilir. Geçmişte, İslami kesimin hatalarını bu kadar fazla göremiyor olabilirim, şimdi daha fazla görüyor olabilirim. Bu benim dönekliğime işaret etmez ki! İnsanlar bazı görüşlerini zamanla değiştirip, dönüştürebilirler. Bu zemini hazırlayan da biziz, çünkü Türkiye'de döneme göre, iktidara göre hizalanmak biçiminde işler yapıldı. Bunu da dönek kelimesiyle tanımladılar. Sonra da her türlü farklılaşma biçimi karşısında bu tanım söylendi.
En son gazeteci Ahmet Taşgetiren'le bir polemiğiniz oldu
Geçen yıl aydınlar toplu halde Başbakan'a giderek, Kürt sorunu ile ilgili görüştüler. Ahmet Taşgetiren, Başbakan'ın konuyu Kürt sorunu olarak nitelendirmesinin yanlış olduğunu yazdı. İtiraz ettiği, Kürt sorunu tanımlamasıydı. Ancak önce, yazdığı yazılarda bu sorunu Kürt sorunu olarak nitelemişti. Ben de 'burada bir tenakuz yok mu, üstat' diye bir yazı yazdım. Bu durumda 'Kardeşim dediğin doğru burada bir çelişki var, ama bunun nedeni de bu' denmesi beklenir. Ama böyle cevaplar verilmiyor. O gün o cevabı yazmayan Ahmet Taşgetiren bir fırsat yakalıyor; benim tarikat ve cemaatlerle ilgili yazdığım, eleştirel görünen yazıdan yola çıkarak, Hürriyet'te yazışımı da delil olarak kullanıp, ağır bir hakaretle saldırıyor.
HAC MİLAT DEĞİL
Yıllar önce Deniz Akaya'yla Aktüel Dergisi için bir röportaj yapmıştınız, o zaman magazin dünyasını kast ederek, 'bu dünya bana göre değil' diye yazmıştınız, şimdi ise magazin yazıyorsunuz
Manken dünyasının bana göre olmadığını esprili bir dille yazmıştım. Hala öyle düşünüyorum. Bu dünyaya girmiş değilim. Yaptığım magazin dünyasının ünlü isimleriyle, o verili dili kullanmadan, gözlemlerimi yazmak. Farklı bir açıdan, farklı bir üslupla bakıyorum. Magazin dünyası daha önce böyle bir şeyle karşılaşmadığı için bir şaşkınlık yaşıyor, tepkisel oluyor. Hep aynı üslupla övülmüşler ya da ağır eleştirilere uğramışlar.
'Hacca gitmenin bir milat olduğunu kabul etmiyorum'la ne demek istediniz ?
Dinde hacca gitmişle, gitmemiş insan arasında sorumluluk açısından fark yok. Ben de biraz da gözlem amacıyla gittim, çok önemli bir gözlem alanı orası. İslam dünyasının içinde bulunduğu durumu algılamak bakımından mutlaka gidip görmek lazım. Oradaki insanların ilişki biçimlerinden, insana verilen değerden son derece zengin, siyasi gözlemler ve sonuçlar çıkarmanız mümkün. Ben o açıdan milat değil dedim.
Bir röportajınızda 'kendimi yalnız ve huzursuz hissediyorum' demişsiniz. Bazı yorumlarda, 'melankolik' yapınızdan dem vuruluyor; tek olmayı yeğleyen bir havanız da var...
Yapısal olarak melankolik bir insan olduğumu söyleyemem; aksine acayip gerçekçiyimdir. Yalnızlık meselesine gelince... Bu biraz da benim tercih ettiğim bir şey...
Sizden fikir soran 19 yaşındaki gence verdiğiniz 'kafana göre takıl' öğüdü, çok içtendi. Siz o yaşta kafanıza göre takılabilmiş miydiniz?
19 yaşında çeşitli grupların içine girip çıksam da hep 'dışa açık' bir yapıdaydım. Bir grubun içinde boğulmadım. Kendime korunaklı alanlar yaratmayı başarabildim. Hatta o gruplardan bir hayat deneyimi bile çıkardığımı söyleyebilirim. Gençlere şunu söylüyorum: Grupların içine girip çıkın ama olayları fazla ciddiye almayın. Kafanıza göre takılın gitsin.
Bir de Nişantaşı meselesi var...
Önce Sabah'ta, sonra Hürriyet'te yazdığımda sınıf atladım sanıldı. Gaziosmanpaşa'da otururken oturduğum evi değiştirdim, Esenler'de Kısmet Pastanesi'ne giderken Teşvikiye'de kafelerine gitmeye başladım gibi algılandı. Bunu nasıl yarattım bilmiyorum. Bu algıdan sonra da; 'beyler yanılıyorsunuz, ben öteden beri Nişantaşı'nda otururum, nasıl böyle söylersiniz' demek yerine, 'eskiden kebapçıdan çıkmazdım, şimdi de suşiciden çıkmıyorum' dedim. Kanal 7'de, beni kategorize etmek isteyenlerin gözünde çok koyu bir şeriatçıyken de, şimdi oturduğum yerde oturuyordum. Aynı yaşam tarzına sahiptim.
Dostoyevski'de kendi çelişkilerimi buldum
İlk gençliğinizde, Dostoyevski'ye çok düşkün olduğunuzu yazmışsınız. Dostoyevski, insan ruhunun suça yatkın bir yanı olduğunu söyler, romanlarında kahramanlar, şeytani yanlarıyla hep bir mücadele içindedir Sizin ruhunuzda böyle bir yatkınlık mı vardı?
İyi bir nokta ama nedeni bu değil. Dini bir çevrede yetiştim ama aynı zamanda dışa açık bir çocuktum, yapı olarak. Bulunduğum çevrenin dışına meraklı, ilgili bir ruh hali taşıyordum. Tutucu ortamlarda yaşayan dışa me-raklı insanların yapıları genellikle çetrefilli oluyor ve insan bir günah problemiyle karşı karşıya kalıyor. Bir yandan merak ediyorsunuz, bir yandan sizi baskı altında tutan unsurlar var. Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza'sında şöyle bir cümle vardır; 'Tanrı yoksa her şey mubahtır.' Kitabın temel cümlelerinden de biridir o. Dostoyevski hep bu problemle uğraşır. 'Karamazov Kardeşler'de kısmen bu var; eğer bir ilahi güç varsa, günah varsa, biz bu günahla mücadele ederiz. Onun ruhumuzda yarattığı karabasanlar, çelişkiler vardır. Bunlar benim için bulunmaz bir deryaydı. O çelişkileri yaşayan bir insan için, o çelişkilerin anlatıldığı, hem de çok güzel anlatıldığı kitaplardı.
Bu çelişkiler sizi bir sorgulamaya götürdü mü?
Her an sorguluyorsunuz. Dindarlık demek sakin olmuş, sükunete kavuşmuş ruh demek değil. Dindar insanın da ruhu gelgitlerle doludur. Ben o gelgitlere karşılık buldum Dostoyevski'de.
Aycan Saroğlu /AKŞAM