Korona salgınının toplum ve birey psikolojisini nasıl etkileyeceği merak konusu… Bugünler bizi takıntılı insanlar haline getirebilir mi? Türkiye’ye has koşullar neler?
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Psikoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hakan Türkçapar bu konularda ilginç tespitler yapıyor. “Türklerin yaşadığı psikolojik problemler ağırlıklı olarak ilişki azlığından yani yalnızlıktan değil ilişki yoğunluğundan ve o ilişkilerin yoğunluğunu kaldıramamaktan kaynaklanıyor. Bir Alman hasta ortalama 2 kişiye korona bulaştırırken, bir Türk 16 kişiye bulaştırıyor. Belki de bu süreç bizde aşırı olanı sağlıklı bir düzeye getirebilir. Herkesin birbirini öpmesi, sarılması, el sıkışmasının çok da sağlıklı olmadığını gördük” diyen Türkçapar Türk insanının bir başka probleminin de hayattaki sıkıntılarının nedenini kendisinde değil hep dış etkenlerde araması olduğunu söylüyor…

"DAHA ÖNCEDEN RUHSAL BOZUKLUĞU OLMAYAN İNSANLAR BU OLAYI RAHATLIKLA ATLATIR"

"Musluğun başında 7–8 saat geçirmiyorsanız, şu an biraz obsesif olmanız normal"

Hem gündelik alışkanlıklarımız değişti hem de gündelik kaygı boyutumuz ciddi oranda arttı. Her an bir görünmeyen düşmanın saldırısına uğrayacakmış gibiyiz, durmadan ellerimizi yıkıyoruz, nereye dokundum diye takip etmeye çalışıyoruz; bu süreçte biraz saplantılı bireyler haline geldik. Sizce koronavirüs psikolojimizi nasıl etkiledi?
Daha önceden bir ruhsal bozukluğu, ilişki problemi ve kişilik düzeyinde bir sorun olmayan insanlar bu olayı psikolojik anlamda rahatlıkla atlatır. Tabii ki şu anda bu olay yaşanırken, kaygı bozukluğunda görülen bir kısım belirtileri geçici olarak gösterebiliriz. İnsanların bir travmada, bir yasta verdiği tepkileri geçici olarak verebiliriz. Hepimiz bir miktar “hasta” gibi davranabiliriz. Bu gayet normal, çünkü burada gerçekten olağandışı bir durum var. İlk günleri travma gibi yaşadık, çünkü hepimizin, sevdiklerimizin hayatını tehdit eden bir durum söz konusu. Daha önce, aksıran öksüren insanlar hiç dikkatimizi çekmezken şu anda toplu bir yerde öksürdüğünüzde hemen bütün dikkatler size yöneliyor. Ayrıca kendimiz de nereye dokunduğumuza, öksürüp öksürmediğimize dikkat ediyoruz. Bunlar şu anda bir düzeye kadar normal. Ancak eğer kişinin yapması gereken işleri engelleyecek, ilişkilerini ve işlevselliğini bozacak düzeye varıyorsa, o zaman şu anda bile bu bir patolojik sınıra varmıştır diyebiliriz. Obsesif kompulsif bozukluğun kirlenme-bulaşma-yıkama tipi vardır. Normalde böyle bir olgu olmadan da o insanlar ellerini çok sık yıkayan, hijyene aşırı “dikkat eden” kişilerdir. O tür rahatsızlığı olan insanlar bazen yedi sekiz saat musluğun başından ayrılamaz, banyodan dört beş saatte çıkamaz; birileri tarafından banyodan çıkarılırlar ya da “Elimi gerçekten yıkıyor muyum, su akıyor mu?” diye el yıkarken yanlarında birini isterler. Bu patolojik sınırda olmadıkça, şu an hepimizin “obsesif” olması doğal.

"ATEŞ, ÖKSÜRÜK PSİKOLOJİK NEDENLERLE OLMAZ"

“Çarpıntı, titreme, terleme, mide bulantısı gibi bazı belirtiler, kaygıda da ortaya çıktığı için görülebilir ama bunlar koronayla çok örtüşen belirtiler değil. Anksiyeteden dolayı akciğerden gelen kuru öksürük olmaz. Ateş, psikolojik nedenlerle 37.8 sınırının üstüne pek çıkmaz”

Bu virüsün hiç belirti göstermeden de yayılabiliyor olması “Acaba hastalık bulaştı ama farkında mı değilim?” kaygısını yaşamamıza sebep oluyor. Bu psikolojik kaygılar bizim fiziksel birtakım belirtiler hissetmemize; hasta değilken üşümemize, titrememize, ateşimizin çıkmasına neden olabilir mi?
Evet, yol açabilir. Ama her belirtiye yol açmaz. Buna “davranışsal bağışıklık sendromu” deniyor. Kişi hasta olacağı psikolojisiyle kendi vücuduna dikkat ettiğinde, bir düzeyde onda birtakım fiziksel belirtiler çıkabilir. Ama mesela ateş, psikolojik nedenlerle 37.8 dediğimiz sınırın üstüne pek çıkmaz. Çarpıntı, titreme, terleme, mide bulantısı gibi bazı belirtiler, kaygıda da ortaya çıktığı için görülebilir ama bunlar koronayla çok örtüşen belirtiler değil. Anksiyeteden dolayı akciğerden gelen kuru öksürük olmaz. Burada işin psikolojik kısmı önemli. Belli bir düzeyde gerçekçi bir tehlike analizi yapmamız gayet normal. Şu anda bir salgın var, potansiyel olarak her yerde bu enfeksiyon olabilir. Dolayısıyla, virüs her yerde varmış gibi ve herkes korona enfeksiyonluymuş gibi davranmamız gayet normal. “Onda var mı? Bende var mı?” kısmını bir kenara bırakmamız gerekiyor. “Bu ciddi bir hastalık, bulaşıcı bir hastalık. Bana da bulaşabilir. Ben de başkalarına bulaştırabilirim” düşüncesinde olmamız, yani o belirsizliği bu kesinliğe dönüştürmemiz gerekiyor. Belirsizlikle kalırsak ve onunla uğraşırsak herhangi bir şey elde edemeyiz. Bu maalesef toplumsal bir alışkanlığımız.

"AŞIRI FAKİRLİK DIŞINDA MUTLULUĞUN GELİR DÜZEYİYLE İLGİSİ YOK"

“Psikolog Julian Rotter’ın ortaya attığı “dış kontrol odağı” maalesef Türk insanında çok fazla. Dış kontrol odaklı insanlar, duygusal durumlarını, “Hayat beni bu hale getirdi. Ülkem beni bu hale getirdi. Bana imkân verilmedi” diye hep dış etkenlere bağlarlar”

Belli sektörlerde çalışanlar dışında evden pek dışarı çıkamıyoruz. Bu izolasyon süreci psikolojimizi kalıcı olarak bozabilir mi?
Onu da pek zannetmiyorum. İzolasyonun en uç noktaları olarak hapishane hücresinde kalanları ve uzay istasyonunda yaşayan bireyleri söyleyebiliriz. İzolasyonun belli psikolojik etkileri olabilir ama bizim şu anda yaşadığımız yumuşak bir izolasyon. Evimizde internet, görüntülü konuşma gibi çeşitli olanaklar var. İstediğimiz zaman evimizin önüne çıkabiliriz. Burada mühim olan şey, kişinin bulunduğu pozisyon ne ise onun hakkını vererek yaşaması. Şu anda kısıtlı bir izolasyon içindeyiz. Bu izolasyonun getireceği en önemli risk depresyon olabilir, çünkü insan dediğimiz canlı oturduğu yerde kendisini iyi hissetmiyor. Sigmund Freud, spekülatif bulunabilir ama söylediği çok güzel bir şey var: Kendisine “Sağlıklı insan nedir?” diye sorulduğunda Freud’un cevabı, “Seven ve üreten insandır” oluyor. Evde veya iş ortamında, seviyorsak ve üretiyorsak ruhsal sağlığımızı koruruz. Yine yapımız gereği belli zamanlarda hareket etmemiz gerekiyor. “Yatalım dinlenelim” yönünde de bir eğilimimiz var ama onu fazla abarttığımızda depresyona yol açıcı bir etkisi de var. Dolayısıyla, ev içinde de yetişkinler için yarım saat, çocuklar için 1 saat fiziksel hareket tavsiye ediliyor. İnternette kişinin kendi evinde, hatta bir oda içinde yapabileceği egzersizler var. Hatta bazı Amerikan filmlerinde vardır: Kişi haksız yere hapse atılır ama hücrede öyle bir kas yapar, vücut geliştirir ki çıkar intikam alır. Bizim de birazcık öyle olmamız gerek. Bunun dışında, dinlenecek müzikler, konuşmalar; izlenecek filmler, dizilerden oluşan bir liste yapmayı öneriyorum. Evde yapmayı ertelediğimiz pek çok şey olabilir. Bu aynı zamanda hayat hızlıca akarken, biz de sürüklenip giderken hiç durup düşünemediğimiz bazı konuları, belki varoluşsal konuları düşünmek, “Ben kimim? Hayat nasıl gidiyor?” diye sormak için de bir fırsat. Okunacak şeyler için bir fırsat. Pişirilecek şeyler, yapılacak yemekler için bir fırsat. Bazısı için çocuklarıyla vakit geçirmek için bir fırsat. Kendi ruh sağlığını geliştirmek için bir fırsat. Biraz da sahip olduğumuz şeyleri fark etmek, minnettarlık duymak için bir fırsat. Mesela ben şu anda konuşabiliyorum, bir ağrım yok, nefes alıyorum, ayağım yere basıyor. Bunların hepsi, var olduğunda çok fark etmediğimiz, çok önemli şeyler.

Şu görülüyor ki, ruhsal olarak kendini en iyi hisseden insanlar ile en kötü hisseden insanların yaşadıkları hayat ve olumsuz olaylar açısından büyük bir fark yok. Çok iyi hissedenler ile çok kötü hissedenlerin yaşam olaylarına baktığınızda, aşağı yukarı aynı. Gelir düzeyi açısından çok büyük bir fark yok. Eğer karnınızı doyuramayacak kadar fakirseniz bu sizi mutsuz ediyor ama fazla para sahibi olmak mutluluk getiriyor diye bir şey yok. Yine ülkeler arası, coğrafyalar arası büyük bir fark yok. Bulunduğunuz ülkede kıtlık ve iç savaş varsa bu sizi mutsuz ediyor ama ortalama bir hayat yaşıyorsanız, California’da yaşayan ile Yozgat’ta yaşayan arasında büyük bir fark yok. Bu dış etkenlere bazılarımız kendini çok fazla kaptırıyor. Eğer biz tamamıyla dış etkenler tarafından belirlenen bir kuklaysak, o zaman yapacak bir şey yok, hayat bizi nereye götürürse oraya sürükleniriz. Psikolog Julian Rotter’ın ortaya attığı “dış kontrol odağı” maalesef Türk insanında çok fazla. Dış kontrol odaklı insanlar, duygusal durumlarını, “Hayat beni bu hale getirdi. Ülkem beni bu hale getirdi. Bana imkân verilmedi” diye hep dış etkenlere bağlarlar. Bunun rahatlatıcı yönü şu: Siz bir günah keçisi bulduğunuzda öfke duyarsınız ve rahatlarsınız ama aynı zamanda pek bir şey yapmanıza da gerek yoktur, çünkü dış şartlar yok. Ama bir de “Tamam, hayat bana bunu yapıyor ama ben ne yapabilirim?” diye soran iç kontrol odaklı insanlar var. İnanın, bence bunun dışında bir formül yok. Eğer kendi kurtuluşumuzu dışarıya ve dış etkenlerin değişmesine bağlarsak, bence çok bekleriz.

Yani “Korona günlerinin sizi etkilemesine izin vermeyin” diyorsunuz.
Yok, etkilesin ama biz de kendi yapacağımızı yapalım. Çünkü “Etkilemesine izin vermesin” de çok iddialı bir şey. Bu sefer etkilediğinde de “Bak yapamıyorum” deriz. Tabii ki etkileyecek ama biz de kendi oyunumuzu oynayacağız. Ruhsal durumumuzu etkileyen dış faktörler, doğa koşulları, diğer insanların yaptıkları, kendi bedenimiz ve fizyolojimiz var. Ayrıca kontrol edemediğimiz, aklımıza anlık olarak gelen düşünceler ve duygusal tepkilerimiz söz konusu. Peki, biz neyi kontrol edebiliriz? Davranışlarımızı, konuşmalarımızı, verdiğimiz kararları kontrol edebiliriz. Onun dışında bugünümüzü, içinde yaşadığımız anı, karar seçimlerimizi kontrol edebiliriz. Enerjimizi bu alana yönlendirmemiz gerek. Yine düşüncelerime verdiğim tepkiyi de kontrol edebilirim; o düşüncelere inanabilirim veya inanmayabilirim, üzerinde düşünmeye devam edebilirim, kafamdan atmaya çalışabilirim. Enerjimi kontrol edebileceğim alana çevirirsem; neye göre davranayım, neye göre karar vereyim, neye göre konuşayım diye bir pusulaya ihtiyacım var. Orada da insanın istek ve idealleri önemli: “Ben nasıl bir insan olmak istiyorum?”, “Nasıl bir doktor olmak istiyorum?”, “Bu toplumun içinde nasıl bir vatandaş olmak istiyorum?”. Hayatın asıl önemli soruları bunlar. Bu soruları kendimize sormamız gerek.

"TÜRK İNSANI YALNIZLIKTAN ÇOK İLİŞKİ YOĞUNLUĞUNDAN MUZDARİP"

“Türklerin yaşadığı psikolojik problemler ağırlıklı olarak ilişki azlığından yani yalnızlıktan değil ilişki yoğunluğundan ve o ilişkilerin yoğunluğunu kaldıramamaktan kaynaklanıyor. Türk insanı yalnızlıktan çok kalabalıktan muzdarip. Bir Alman hasta ortalama 2 kişiye korona bulaştırırken, bir Türk 16 kişiye bulaştırıyor.”

“Biz çok temas eden bir toplumuz. Sosyal mesafemiz de kısa. İnsanların konuşurken birbirlerine yaklaşma mesafelerine baktığımızda da İngilizin, Türkün ve Almanın mesafesi farklı. Hatta bazı hastalarımız hazırda duran koltuğu bile kaldırıp, size doğru 35-40 santim yakına çekerler. O nedenle izolasyon bize daha zor gelebilir. Belki de bu süreç bizde aşırı olanı sağlıklı bir düzeye getirebilir. Herkesin birbirini öpmesi, sarılması, el sıkışmasının çok da sağlıklı olmadığını gördük.”

65 yaş üstü kişileri ziyaret etmemeye çalışıyoruz. Onlara evlerinden çıkmamaları gerektiğini söylüyoruz. Bir yandan da, “Siz ölümle burun burunasınız” mesajını fazlasıyla veriyoruz. Yaşı büyük olanlar bu süreçle psikolojik olarak nasıl baş etmeli?
Bizim yardımcı olmamız gerek. İnsana kendisini en iyi hissettiren şey başka bir insana yardım etmek. Hele de kendi büyüklerimiz varsa. Çünkü yaşlı insanların sosyal çevresi daralıyor, arkadaşlarını kaybetmiş oluyorlar. O zaman geriye kendi akrabaları kalıyor. Bu da aslında bizim toplumun bence gelişmiş bir yönü. Bizim toplumumuzun yaşlılara yeterince ilgi, sevgi, destek göstereceğine inanıyorum. Tabii ki istisnalar olabilir. Alman bir psikolog kadın arkadaşım doğum yapmış. Almanya’da hasta odaları, bir hasta diğerine arkadaşlık etsin diye iki yataklı, çünkü ilişkilerin yoğun olduğu bir toplum değil. Arkadaşımın doğum yaptığı sırada bir Türk de doğum yapmış ve onun oda arkadaşı olmuş. Ona en ilginç gelen şey sürekli ziyaretçi gelmesi ve yiyecek getirmeleri. “Beni tanımadıkları halde benimle konuştular” diyor. O yiyeceklerden de illa ona yedirmeye çalışmışlar ve yedirmişler de. Bizim yaşadığımız psikolojik problemler, ağırlıklı olarak ilişki azlığından çok ilişki yoğunluğu ve o ilişkilerin yükünü kaldıramamaktan kaynaklanıyor. Türk insanı yalnızlıktan çok kalabalıktan muzdarip. İnsanlar bize geldiğinde hep o insanların getirdiği yükü anlatıyorlar. Avrupa toplumu ise yalnızlığın, izolasyonun getirdiği yükü anlatıyor.

Sosyal ilişkilerimizin güçlü olmasından kaynaklı olarak, “Aslında bu korona dönemindeki izolasyon Türkleri diğer milletlerden daha az etkiler” diyebilir miyiz?
Sağlık Bakanımız iki üç gün önceki toplantısında şöyle bir şeyden bahsetti. Almanya’da koronavirüslü bir hastayı bulduklarında geçmişte temas ettikleri insanları araştırıyorlar. Ortalaması 2’ymiş. Türkiye’de koronalı biri bulunduğunda ortalama temas sayısı 16. Hatta geçen bir hasta 30 kişiye bulaştırmış. Bu da gösteriyor ki biz çok temas eden bir toplumuz. Sosyal mesafemiz de kısa. İnsanların konuşurken birbirlerine yaklaşma mesafelerine baktığımızda da İngilizin, Türkün ve Almanın mesafesi farklı. Hatta bazı hastalarımız hazırda duran koltuğu bile kaldırıp, size doğru 35-40 santim yakına çekerler. O nedenle izolasyon bize daha zor gelebilir. “Almanlar kolay uyum sağlıyor” deniyor ama zaten onların normal hayatı bu. Yaşlılarını ziyaret etmiyorlar. Almanya’ya düzenli olarak terapi eğitimine gidiyorum. Akşam 6’dan sonra ortalıkta in cin top oynuyor. Sabah zaten erkenden işe gidiyorlar, dönünce de erken yatıyorlar. Hannover’de akşam 7-8’de yemek için dolaşırken ürküyorsunuz; nükleer savaş gibi bir şey olmuş da ıssız sokaklarda dolaşıyormuşsunuz gibi oluyor. Türkiye böyle değil. Bizim şehirlerarası dolaşımımız da çok fazla. New York’tayken, 1 buçuk saat mesafedeki Philadelphia şehrine bir turistik otobüsle gidecekken, New York’ta çalışan tur şoförünü Philedelphia’ya nasıl gidileceğini bilmediğini gördüm. Telsizle yönerge alıp öyle götürdü. İstanbul’daki bir şoförün Kocaeli’ne nasıl gidileceğini bilmemesi gibi bir şey hayal edebilir miyiz? Mümkün değil. Bizde herkes her yere gidiyor; çok geçişken, çok dolaşan bir toplumuz. Şu anda tabiatımızda olmayan bir şeyi yapmaya çalışıyoruz. Onun payını da düşünerek değerlendirmek lazım. Bizim için daha zor. Bu izolasyon dönemi, o aşırı insan ilişkisinin yorgunluğunu yaşayan kişilere belki de psikolojik olarak iyi gelecek.

Türklerin birbirleriyle olan yakın ilişkisinden söz ettik. Bu süreç Türklerin de bu alışkanlığını değiştirebilir mi?
Bence çok güzel bir araştırma konusu olur. Şu anda söyleyeceğim şey sadece spekülasyon ve kendi tahminim. Belki de bizde o aşırı olanı sağlıklı bir düzeye getirebilir. Herkesin birbirini öpmesi, sarılması, el sıkışmasının çok da sağlıklı olmadığını gördük. Aslında soğukalgınlığı ve grip eskiden de oluyordu. Belki bu sene bunların oranı da azalacak. Çünkü gripten de yılda yaklaşık 390 bin insan ölüyor. Eskiden beri, yaşlı birini ziyaret edeceğim zaman soğukalgınlığım varsa ziyaret etmemeyi tercih ederim. Çünkü benim kaldırabileceğim bir şeyi o kaldıramayabilir. Yine eskiden beri böyle bir hastalık taşıyorsam sinemaya, tiyatroya gitmem. İşe de gitmemek lazım. Bu konuda aşırı rahatlığımız vardı ve belki de o azalır.

Yani Türklerin bazı kötü alışkanlıkları için bu süreç öğretici olabilir.
Evet, olabilir. Böyle de olabileceğini görür bazı insanlar, çünkü alışkanlıkların kırılması için farkındalık ve yeni bir davranış tarzını yapa yapa onu ikincil olarak devreye sokmak gerek. Öğrenilmiş hiçbir şey unutulmaz ama yeni bir şey öğrenirsek o eskinin etkisi azalabilir. Bu da açıkçası fena olmayabilir.

"BİR YABANCIYLA KONUŞURKEN GÖSTERDİĞİNİZ ÖZENİN FAZLASINI EŞİNİZE GÖSTERİN, 'BENİM EVİM İSTEDİĞİMİ YAPARIM' DEMEYİN"

Bir başka konu da aile ilişkileri ve eşler. Bu süreçte aile içi şiddetin, kadına şiddetin söyleniyor. Çin’de boşanmalar da artmış. Korona nedeniyle aile bireyleri arasındaki ilişkilerde bir çöküntü yaşanır mı?
“Çöküntü” demeyelim de bir problem yaşanma olasılığı var. Şöyle bir durum: Şu an yarım saattir bir koltukta oturuyorum. Dün aynı koltukta 2 saat 49 dakika oturdum ve koltuk bana çeşitli noktalardan batmaya başladı. Koltuk aynı koltuk. Kötü bir koltuk da değil. Ben de aynı kişiyim. Burada problem maruz kalma süremizin uzaması. Biz dünyanın en iyi insanı olsak da, karşımızdaki insan dünyanın en iyi insanı olsa da, birbirimize çok fazla maruz kaldığımızda bir süre sonra sıkıntı duymaya başlarız. Üniversitede çok iyi arkadaş olan kişiler, birlikte eve çıktıktan bir iki ay sonra birbirlerine düşman olur. Bunun çok örneği var. Onlar aslında o sınırlı sosyal ilişkiyi sürdürseler pek de öyle bir şey yaşanmayacaktır. İnsanlar flört döneminde gayet güzel anlaşır, sonra birlikte yaşamaya başladıklarında sıkıntılar başlar. Çünkü flört döneminde iki kişi kendi istedikleri zamanlarda bir araya gelirler. Zamanları uygundur, kafalarında başka bir şey yoktur. Şu anda biz artırılmış bir maruziyet içindeyiz. Kişi evdeyse, eskiden gündüz işine giderken şu an gitmiyor. İnsanlar daha fazla bir arada oluyor. Burada bizim ekstra bir gayret göstermemiz gerek. O ekstra gayret gösterilmezse kesinlikle sorun olur. İnsanlar arası ilişkiler doğal gidişine bırakıldığında giderek bozulur. Sürekli bir itina, bir çaba göstermek gerek. Şu anda insanlar yorgunken de, sinirliyken de, kafaları meşgulken de bir aradalar. Hem kendimize hem karşımızdakine karşı hoşgörülü olmamız, karşımızdaki insanı farklılıklarıyla kabullenmemiz gerekiyor. Kendimize de özen göstermemiz lazım. Bir yabancıyla konuşurken gösterdiğimiz özenin bence daha fazlasını eşimizle konuşurken göstermek gerek. Çünkü bir yabancı, belki bir defa göreceğimiz biri. Ama eşimiz, çocuğumuz bizim için çok daha önemli insanlar. O çok önemli insanlara son derece hoyrat davranıp yabancılara karşı kibar olmak çok gördüğümüz bir kombinasyon. Biz birine hoyrat ve kaba davranırsak o da bize hoyrat ve kaba davranır.

“Yabancılara ne kadar kibar davranıyorsanız ailenize de o kadar kibar davranın” diyorsunuz…
Belki daha fazlasıyla. Oradaki mantık “Benim evim istediğimi yaparım” oluyor. Öyle değil. Eğer öyle bir hayat yaşıyorsak zaten tamamıyla izole bir hayat yaşamamız gerekir. Eğer bir insan biriyle birlikte yaşıyorsa, kendi hayatımı yaşarım diye bir şey bence söz konusu olamaz ve olmamalı.

Dijital bağımlılığa karşı ne dersiniz? Önümüzdeki süreçte artar mı?
Zaten dijital bağımlı olanlar aynı şekilde devam eder. Artacağını düşünmüyorum. Çünkü şu anda teknolojiyi her şey için kullanıyoruz. Eskiden belli şeyler için kullanılırdı. Mesela Skype görüşmeleri yapmaya başladım. Üniversite derslerini de görüntülü olarak yapıyoruz. Teknolojiyi şu anda daha verimli kullanmaya başladık. Dijital bağımlılık bunun gereksiz ve kişiye zarar verici halde kullanılması. Böyle bir problemi olmayan birisinin bu dönemde bağımlı hale geleceğini düşünmüyorum. Aksine o teknoloji ile tanışıp onu verimli kullanabilir. Şu anda daha verimli ve gerekli şekilde kullanıyoruz.

Peki, yeme içme bağımlılığı gibi kötü alışkanlıklar edindiğimizi hissediyor musunuz?
O risk var. Bir veri yok ama insanlar evdeyken yemek yiyor. Onun antidozu kendimize bir program yapıp programlı yaşamak ve ruhsal anlamda da tek yönlü beslenmemek. Spektrumu geniş tutmakta yarar var. Eğer hiçbir şey yapmıyorsanız illa ki bir şeyle uğraşacağınız için yemeğe yönelmeniz şaşırtıcı olmaz.

"DAHA ÖNCE YÜZ YÜZE GÖRÜŞMEDİĞİM HASTAYA ONLINE TERAPİ YAPMIYORUM"

Korona bütün alışkanlıklarımızı değiştirirken danışanlarınız ile doktorlar arasındaki ilişkileri de değiştirdi. Online muayeneler başladı. Hastalarla online olarak görüşmek ne kadar verimli oluyor?
Başından beri elektronik teknolojileri zaman zaman kullanan biriyim. Ama bütün doktorlarda da psikiyatrlarda da olması gereken şöyle bir prensip var: O kişiyle fiziken görüşmedikçe süreç başlamıyor. En azından bir iki kere fiziksel olarak görüştüğüm hastalarla online olarak terapiye devam ediyorum. Eskiden bunun oranı, yurtdışında veya başka şehirde olan hastalarla yüzde 3-5 ile çok azdı. Bu dönemde hemen hemen bütün hastalarla daha çok online görüşmeye başladık ama şu anda, yüz yüze görüşemeyeceğimiz için yeni bir danışan almıyorum.

Peki, online görüşmede insanlar yeterince içten davranabiliyorlar mı? Bir danışanınız sizinle birlikteyken anlatacağı şeyleri dijital görüşmede anlatabiliyor mu?
Eski dönemde, bunu nadir olarak yaparken sanki daha verimsiz oluyor gibi geliyordu. Yüz yüze görüşmede bir verime 100 diyeceksek, online olduğunda yüzde 60’lara geliyor gibi. Bunun bir nedeni teknolojik etmen: Söylüyorsunuz, bekliyorsunuz, bazı şeyler kesiliyor, fiziken bir arada olduğunuzda rahatlıkla göstereceğiniz bir şeyi online’da göstermeniz zaman alıyor. Öyle bir verim düşüklüğü var gibiydi ama şu an çok kullanmaya başlayınca, enteresan şekilde, herhalde alışıldığı için verimin arttığını düşünüyorum. Terapide rutin olarak, hasta karşı çıkmadıkça, görüşmelerimi hastalarıma kaydettiririm. Bütün psikoterapi görüşmelerini kaydetmelerini isterim, çünkü standart bir aile hekiminin bile 20 dakikalık bir görüşmede söylediği çok az bir materyalin yaklaşık 1 saat sonra yalnızca yüzde 30’u, 40’ı hatırlanıyor. Terapi gibi daha yoğun etkileşim gerektiren bir şeyde çoğu unutulur. O kaydın amacı, bunun daha sonra en az bir kere dinlenmesini istememdir. Böylece terapideki seans sayınız azalıyor. Bu çalışmalarla da gösterilmiş bir şey. Kaydedilmesi beni de disipline ediyor, çünkü bir şey kaydediliyorsa daha dikkatli davranırsınız. Ayrıca hastanın da o zamanı daha iyi kullanmasına yol açıyor. Muhakkak negatif yönleri vardır. Bazen hasta, “Hocam kaydı burada kapatabilir miyiz?” diyor. Kendisinin aslında o kayıt, ben onu almıyorum ama o istemiyorsa kaydetmeyebiliyoruz. Ama kaydedilmediğini varsaydığımız bir online görüşmede, hasta kendisini ifade etmede bazı açılardan zorluk yaşayabilir, bazı açılardan da kendisini daha rahat ifade edebilir.

Peki, görüntülü mü konuşuyorsunuz, yoksa telefonda mı?
Bir aksilik olmadıkça veya hasta özellikle istemedikçe genelde görüntülü yapmaya çalışıyoruz. İşin etkileşim boyutu söz konusu olduğunda, görüntülü seanslarda hastalar daha iyi hissediyorlar.