Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

M. FATİH ÇITLAK - GAZETE HABERTÜRK

İnsan dertlerle dermanını bulan, sıkıntılarla mücadele ederek çıkış yollarına ulaşmayı başaran, Allah Teâlâ’nın kulluk payesini verdiği zattır. İnsan çileyle pişer. Dünya gam ve keder mahallidir. Dünyada rahatı, esenlik ve huzuru, hele ebedi mutluluk yaşamayı hayal edenler ta başında aldanmışlardır. Dünyadaki her nimetin ya külfeti, ya şükrü, belki de çilesi vardır. Nimetten derde ve çileye düşmek insanın fıtratına ağır gelir ama çile ve derde sabredebilir, bunu fıtratına uygun şekilde yaşar ve dönüşebilirse gönlü safada olur.

Helalinden kazanmak için uğraşan, didinen, yorgun düşen bir beden, vazifesini tamamlayıp yerine getirdikten sonra, sahibine huzur olarak döner. Tembel, çözüm üretmeyen, vazifesini yapmayan insan her zaman sıkıntılı, bezgin hatta bedenen de hastalıklı gibidir.

İBADET, KİŞİYİ TEFEKKÜRE SEVK ETMELİ

Kıymetli dostlar! Dünya hayatında herkes kendi kabiliyetine göre bir şeylerle uğraşacak, helalinden ömrünü, vaktini değerlendirecek, hem kendisi hem de bütün mahlukat için yararlı olmaya çalışacaktır. Dünya; çalışana da çalışmayana da muhakkak kasavet ve sıkıntısını yaşatacaktır. Üzerine düşen vazifeyi yaptıktan sonra bu bela ve musibetlerle karşılaşan kişinin gönlü rahat, kalbi aydınlıktır. Allah Teâlâ’ya veya kullara ait hukukunu ve vazifesini yerine getiremeyen yahut ihanet eden insanlarsa vicdanen ve kalben huzursuz olup sıkıntıya düşeceklerdir.

Halk arasında bir tabir vardır. “Az derdin hakkından aşk gelir, çok derdin hakkından iş gelir!” Bizleri gülümseten fakat içinde hakikat barındıran bir sözdür bu. Çünkü eğer nefsimize helal sahada bir uğraş bulmazsak, onu meşgul edecek bir program çizmez, hayat çizgimizdeki rotamızı belirlemezsek nefis ve şeytan asla boş durmayacak, hemen seni meşgul edebilecek bir gaile, bir oyun, bir heves ve hayali pazarlayacaklardır.

Nefis kendi haline bırakıldığında yuları elden çıkmış, tutulmamış binek hayvanı gibidir. Ya ahıra gidecek ya da birinin bağına, bahçesine dalacaktır. Yularını sağlam tuttuğumuzda ise istediğimiz işi, ticareti hatta seyahati seyr ü seferi yapmak zorunda olduğunu anlayacak, itaat edecektir.

Gençlik, boş zaman ve para... Bu üçü bir aradaysa muhakkak kişi günaha düşer. İbadetler bizlerin insan olabilmesi için bahşedilmiş, gözümüzün nuru, aydınlığı olarak Rabb’imizden lütfedilmiş amellerdir. Fakat ubudiyyet yani kulluk bilinci bizim hayatımızın her anını, gününü, vaktini içine almaktadır.

Günde 5 vakit Allah’ın (CC) huzuruna çıkan, adeta içtimada bulunan bir Müslüman, “Hangi yüzle ben Rabb’imin huzuruna varacağım?” düşüncesiyle iki namaz arasındaki haline dikkat etmelidir.

Sene içerisindeki ramazan şuuru da aynıdır. Bir ramazandan diğer bir ramazana geçiş bütün senenin hesabını insana yaptırır ve yaptırmalıdır.

Hacca gitmek bütün ömrün gözden geçirilmesiyle, adeta yeni doğmuş gibi dünyaya gelme halini hatırlatır, hatırlatmalıdır.

Zekât kazandığımız mal, mülk ve servetin helalini haramını, israfını infakını bize gösterip muhasebesini yaptırmalıdır.

Hatta iftar sofrasına erken oturmamızı tavsiye eden Efendimiz’in (SAS),bu sünnetine tabi olurken yani uyarken sofradaki nimetleri ibretle seyretmeli, tefekkür etmelidir.

“Şu anda karşımda duran bu nimetlerin ve üzerimdekilerin hakkı var. Bir üzümün şu hale gelmesi için kaç kere üzerine güneş doğuyor ve batıyor. Dünyanın bir ucunda ekilen biçilen, hasadı yapılan bir ürün şu an sofrada karşıma gelmiş duruyor. Peki ben bunları parayla aldım ama helalinden mi kazandım? Yemeğin kokusunu, tuzunu, bedeni zevklerimle ayırt edebiliyorum, acaba bu nimetlerin içerisindeki helal ve haram kokusunu da ayırt edebiliyor muyum? Hayal bile edemediğim bu kadar nimeti Cenab-ı Hakk bana nasıl ikram etti?”

Ve daha nice düşüncelerle bir iftar sofrası bile bize vaaz u nasihat edebilir.

İnsan, hayatındaki bu detayları görebilmek için birazcık çile çekmeli. Evet, ibadet ederken, helal kazanırken, güzel ahlakı yaşamaya çalışırken bir sıkıntı ve çile çekeriz fakat bu bize huzur olarak döner, belki de en önemlisi hayatın, nimetin, zamanın hatta nefsimizin farkına varma dikkatini de bu emek ve çile; kişiye bahşeder.

İNŞİRÂH SÛRESİ

1- “Biz senin için göğsünü açmadık mı?”

(Efendimiz (SAS) göğsünün yarılması suretiyle manevi ameliyatlar geçirmiştir. Böylece ileride karşılaşacağı hadiselere hazırlanmış, ruhuna genişlik, kalbine ferahlık ve huzur verilmiştir.)

2-3- “O sana ağırlık veren yükü üzerinden kaldırmadık mı?”

(Buradaki anlatım mecaz içermektedir. Katlanması ağır olan zorluklar, ağırlık veren ve bel büken yük olarak anlatılmıştır.)

4- “Senin şanını yüceltmedik mi?”

(Birtakım kimseler için şan ve şöhret afettir ancak biz senin şanını ancak senin lehine yükselttik. Senin merteben, şan yüksekliğinin en büyük mertebesidir.)

5-6- “Demek ki güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”

(Göğsünün açılmasının gerçekleşmesi, senden yükün kaldırılması ve şanının yüceltilmesiyle senin çektiğin zorluklarla birlikte kolaylıkların da olduğu görülmüştür. Seni zorluktan kolaylığa erdirdik, yine de erdiririz. Karşına bir zorluk çıkarsa bil ki beraberinde kolaylık da vardır. Onu gönül ferahlığıyla karşıla.)

7- “Öyleyse bir işi bitirince diğerine koyul.”

(Her fırsat bulduğunda, her zorluktan kolaylığa eriştiğinde, örneğin farzları bitirdiğinde nafileye geç, namaz bittiyse duaya geç, böylece kolaylık artsın ve şükrün de artmış olsun. Sana gösterilen kolaylık seni çabalamaya teşvik etsin.)

8- “Ancak Rabb’ine yönel.”

(Her ne umarsan Allah’tan (CC) um, O’nun rızasını tahsil etmek için çalış.)

ASKERLERE MEKTUP YAZDIRAN ÇAVUŞ

Asker ocağında bir çavuş varmış. Askerlerin izin günlerinde bütün erlere mektup yazmalarını mecbur kılarmış. “Her biriniz en az 3 mektup yazacak, yoksa ceza veririm!” dermiş. Bazı askerler itiraz yoluyla “Yahu bizim memlekette hiç kimsemiz yok, kime yazalım?” diye çıkışınca çavuş, “Köyündeki çeşmeye, oradaki ineklere, tavuklara, havasına suyuna yazacaksın!” diyerek asla mazeret kabul etmezmiş. Bir gün komutan neden böyle yaptığını sormuş. Çavuş şöyle cevap vermiş: “Efendim bunlar genç, işleri güçleri yok diye başıboş kalacaklar. Ya birisinin bahçesine, bağına ya da ailesindeki kişilere yanlışlık yapacaklar. Onları mektupla meşgul ediyorum ki günaha düşmesinler.”

MÜSRİF GENCE BABASININ VERDİĞİ DERS

Delikanlının biri parasını çarçur eder, babasından aldığı harçlıkları lüzumsuz yerlere harcarmış. Babası bu duruma üzülür ve oğlunun bu kadir kıymet bilmezliği en sonunda onu helak edecek diye kara kara düşünürmüş. Bir gün oğlu gene para istemek için babasının yanına gelmiş.

Adam, “Sana on lira değil yirmi beş lira vereceğim fakat bir şartım var. Bana helalinden bir lira kazan getir” diyerek delikanlıyı göndermiş.

Bizim genç meslek bilmez, daha evvel de çalışmamış. Haliç Köprüsü’nün üzerinde ne yapacağını düşünürken ellerinde ağır yükler olan bir ihtiyar gelmiş ve “Evladım sen hamal mısın? Hadi gel şunları taşı da sana harçlık vereyim” demiş.

Delikanlı hemen kabul etmiş, ancak ağustos sıcağında taşıdığı yük onu perişan etmiş. Nihayetinde eve varınca gencin takati kesilmiş. İhtiyar şıkır şıkır eden kesesini almış eline, içinden bir lirayı çocuğa uzatmış. “Hadi bakalım, hakkını helal et” demiş. Çocuğun hiç hakkını helal edecek hali yok ama “Mühim değil, nasıl olsa bunu babama vereceğim, yirmi beş lirayı da cebe indireceğim” diye düşünmüş, koşa koşa eve gelip babasına bir lirayı uzatmış.

Adam şöyle bir paraya bakmış, baş parmağının üzerine koyup bir fiske ile pencereden dışarıya fırlatmış. Fırlatmasıyla beraber delikanlı haykırmış. “Ne yapıyorsun baba, anam ağladı o parayı kazanana kadar!” diyerek neredeyse paranın ardından atlayacak hale gelmiş.

İşte o zaman o mürebbi baba, “Oğlum sen parayı kolay mı kazanıyorum zannediyorsun? Emek çekmeden kazanılan para haramdır, ikram etmek, cömertlik güzel ama seninkisi israftır, savurganlıktır, gel bu huyundan vazgeç, hem helalinden kazan, çalış, çabala hem de infak eden, yerli yerince harcayan bir insan ol ki ömrünü boş yere harcamayasın” diyerek nasihatte bulunmuş.

Belki çok klasik ve didaktik üslupla yazılmış bir metin var karşınızda. Ama bu anlatılanların hakikat olduğunu vicdanen hissediyor ve biliyoruz.

AYET-İ KERİME

İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? O dökülen meniden ibaret az bir su değil miydi? Sonra alaka (rahme asılan embriyon) oldu da Rabb’i ona şekil verdi.

Ondan da iki cinsi; erkek ve dişiyi var etti. Peki, bunu yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?

(Kıyâme 36-40)

“Belâ” yani bilakis Ya Rabb’i! Eksiksiz olarak her şeyimizle diriltmeye muktedirsin.

HADİS-İ ŞERİF

“Şu beş şeyin kıymetini bil: Ölüm gelmeden hayatının, hastalık gelmeden sağlığının, meşguliyet gelmeden boş vaktinin, ihtiyarlık gelmeden gençliğinin, fakirlik gelmeden zenginliğinin...”

(Münavî, Feyzu’l-Kadîr)

BAKMADAN GEÇME