Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

Ayşe ÖZEK KARASU - HABERTÜRK PAZAR

Turistler yerel kültürlere zararlı varlıklar. Ve kutsal değerlere. Dadandıkları yerin özgün yapısını, kutsalların sihrini bozan varlıklar. Sistina Şapeli’nde bunları hissediyorum. Dakika başı ‘silencio’ anonsu fayda etmediği gibi o anons da kutsal mekânda garabete dönüşüyor. Kitlesel turizmin zararını ben söylemiyorum, BM Çevre Programı da öyle diyor.

Sistina Şapeli’ne uzun yıllar sonra yeniden ayak basıyorum. Çocukluk hatıralarıma sarılmak için. Yıllar sonra, bu sefer kendi çocuğumla paylaşmak için. O dakika irkiliyorum. Mekân kutsal ama ortam panayır yeri. Pusetlerde ağlayan bebekler, yasak olmasına rağmen yayvan basamaklara yayılanlar, fotoğraf çekenler, yerlerde pet şişeler ve dakika başı aynı anons; Silencio... silence please... no photo, no film. Ama dinleyen kim. Balık istifi turist güruhu uğultuyla salınıp duruyor. Tek hücreli devasa bir zararlı gibi. “Kıyamet Günü”nün önü kıyamet gibi. Vatikan Müzesi’nin şaheserleri arasında itiş kakışla şapele uzanan 1.5 saatlik yolda çekilen çileyi saymıyorum bile. Sırma ile kalabalıkta o yana bu yana savruluyoruz.

Şapelde tavana bakan biri diyor ki, “Bak tam ortada iki adam el ele tutuşmuş...” Michelangelo’nun “Yaratılış” sahnesinde neyi kastettiğini anlıyorsunuz değil mi? Belki şaka yapıyor. Çoğu lüzumsuz diye düşünüyorsunuz. Kitlesel turizmin zararlarına zaten vâkıftım ama Sistina’da gerçekle bizzat yüzleşiyorum. Kutsal mekân, kalabalıklara boğulan ticari metaya dönüştüğü an saygı da ortadan kalkıyor. Sihrin bozulması için mekânın ille de kutsal olması gerekmiyor. İlber Ortaylı’nın, bilinçsiz (yabancı) kalabalıkların Topkapı Sarayı’na akın etmesine nasıl içerlediğini hatırlıyorum. Özellikle cruise gemisinden inmiş avare kalabalıkların...

Vatikan Müzesi’ne giden kuyruk neredeyse 1 kilometre. 14 Euro’luk bilet fiyatına 15 Euro daha eklersen, kuyruğu pas geçebiliyorsun. Değiyor tabii ama global turizmin böyle kalkışmadığı günlerdeki o büyüden eser kalmıyor. Vatikan Müzesi Direktörü Antonio Paolucci’nin verdiği bilgiye göre günde 20 bin ziyaretçi geliyor; şapelin içinde aynı anda 2 bin kişinin bulunduğu da vaki.

Sistina Şapeli, kapıda İsviçreli muhafızlar ayinde böyle...

 

 VE ‘ŞELPİ ŞTİK’ÇİLER

Aziz Petrus Meydanı ve bazilikadaki kalabalığın nabzı da farklı değil. Turist hengamesi arasında, seyyar satıcılık yapan Afrikalı ve Asyalı kaçak göçmen dolaşımı da kabarık. Son kaçak dalgasından çok önce İtalya’ya kapak atanlar onlar. Bangladeşliler Roma meydanlarında “şelpi ştik” satıyor; Bernini çeşmeleriyle milyonlarca selfie çekilsin diye... Yani çoğunlukla sırtlar dönük eserlere. Satıcılarda bir de yeşil lazer salgını var. Piazza Navona’da Dört Nehir Çeşmesi üzerinde gece boyu dolaşıyor o yeşil ışıklar. Pür, çıplak görünmüyorlar, bakir değiller artık. Nasıl bir eğlenceyse!

İyimser bakış açısıyla, evet turizm birbirine yabancı kültürleri yakınlaştırır, ekonomik faydaları da malum. Ama BM Çevre Programı’na bakarsanız, kitlesel turizmin faydasından çok zararı var. Hatta sosyo-kültürel etkisi kadar ekonomik zararı da var. Dini ve etnik ritüeller, festivaller, yemek kültürü ve yaşam biçimi yabancı turistlerin beklentisine göre şekillenmeye başladığı zaman, yerel kültürün kimlik ve değerleri de bozulmaya başlıyor. Turistin hediyelik eşya talebi, sanat ve zanaatı ucuzlatıyor, zevksizleştiriyor. Her tarihi ve kültürel değeri buzdolabı mıknatıslarına adapte etmek gibi ucube tasarımlar hasıl oluyor. Ortalama bir turist, yabancı ortamda tanıdık şeyler aradığı için yeme-içme kültürü de onun dümen suyunda yol bulmaya başlıyor. Yerel tatlar ziyan oluyor. Şuursuz turistlerin kılık kıyafetleri de kültür çatışmalarına neden olabiliyor.

Ve ekonomik adaletsizlik; Brezilya, Endonezya gibi gelişmekte olan ülkelerde yılda en fazla 3 bin dolar kazanan turizm çalışanları, bol para harcayan zengin turistlere hizmet veriyor. Bu da sınıfsal bir strese neden oluyor. Para, değerli eşya taşıyan turistler suç oranında artışı tetikliyor. Filipinler, Jameika ve benzerlerinde enerji ve su kaynakları turizme yönlendiği için, yerel hizmetlerde fiyat artışı yoksullara yük oluyor. Kıyı şeritleri ve zengin doğanın turizm yapılaşmasına kayması yine yerele bedel ödetiyor. Emlak fiyatları artıyor. Adam adada yaşıyor, balık bile tutamıyor. Sektörün getirisi yerel halkı kalkındırmıyor. Turizm çalışanları sezonluk ve güvencesiz istihdam edildiği için ekonomik sorunlar kalıcı olarak çözülemiyor. Ayrıca ucuz işgücü talebi nedeniyle çocuk işçi sorunu da ortaya çıkıyor. Seks turizmi de cabası.

Mısır, Kolombiya, Meksika ve Peru’daki arkeolojik alanlarda düşük ücret nedeniyle bekçiler turistlere antik eser satarak yolunu buluyor.

Peki yerel kültürün turistin keyfine göre şekillenmesinde yerlinin hiç mi kabahati yok? Meselâ Arap turist geliyor diye her köşeye nargile; kebapçı mönülerine beceremedikleri falafelleri kondurmak marifet mi? Beş yıldızlı bir otel zincirinin bahçesindeki Lübnan lokantasında Hintli turistlerin nargile içtiğine bile tanık olmuşluğum var.