Çöp toplayan çocuklar ile huysuz adam
Arzu Çevikalp, yeni çıkan DVD "Trash" (Çöplük) ve "St Vincent" (Benim Komşum Bir Melek) hakkında yazdı…
Arzu ÇEVİKALP/HABERTÜRK.COM
acevikalp@haberturk.com
“Trash” ve “St Vincent” birbirinden çok farklı filmler, ancak önemli bir ortak özellikleri var, o da duygusal anlar ile bizi hüzünlendiriyor oluşları… Ele aldıkları hikâyeyi çocukların penceresinden anlatmaları ise bizim ilgimizi daha çok çekiyor. Bill Murray’ın müthiş bir performans gösterdiği “St Vincent”, özellikle finali ile göze çarpıyor, tabi şunu da belirtmekte fayda var: film bitti diye DVD’yi fırlatıp atmayın bir köşeye, çünkü filmin jeneriği akarken sizi büyük bir sürpriz bekliyor. Müzikleri de ona keza! “Trash” için ise şunu söyleyebiliriz: Brezilya hakkında detaylı bilgi edinmek ve dönen dolapları öğrenmek eğer hakkımız diyorsanız, filmi huzurlarınıza getiriyoruz. 23 Nisan’ın yaklaştığı Dünya Çocuklar Günü için, bu filmlerin izlenmesi önem arz ediyor. Özellikle de “Trash”. Lütfen tüm dünya çocuklarını koruyup onlara kucak açalım!
Trash (Çöplük): Güleriz acınacak halimize!
Festivalin en iyi filmlerinden biri olan “Trash” (Çöplük) filminin DVD’sinin çıktığını görünce bir hayli şaşırdık, belki de biz festivali takip ederken DVD’si çoktan çıkmıştı. Böyle bir filmin vizyona girmeyip de DVD’sinin piyasaya sürülmesi gerçekten de çok garip.
Billy Elliot, The Hours / Saatler ve The Reader / Okuyucu gibi filmlerle başarısını kanıtlayan İngiliz yönetmen Stephen Daldry, Andy Mulligan’ın romanını beyazperdeye taşıyor. Brezilya’nın arka sokaklarını ve sefil yaşamını anlatan film, çöplükte yaşayan çocukların şans eseri bir cüzdan bulmalarıyla bambaşka bir yöne kayıyor ve çöplükte yaşayan çocukları küçümsememiz gerektiğinin altını çizerek ifade etmeye çalışıyor.
Çöplükte yaşayan çocukların zekâsını ve yeteneklerini yüzeye çıkartan yönetmen Daldry, hayatının acımasızlığını dramatik bir şekilde ortaya koyarak, yolsuzlukla mücadele edem Brezilya’nın karanlık tarafını gösteriyor. Tabi bunu çöplükte yaşayan çocuklar üzerinden yapıyor, çünkü o çocuklar adalet için savaşan kahramanları andırıyorlar. Yozlaşmaya aldırış etmeden, hayatları pahasına bile olsa mücadele eden çocuklar, cüzdanın esrarını araştırmak adına her yöntemi deniyorlar. Onlar için en önemli şey; yapılan hataların ciddi bir bedeli olduğu!
Çocukları o hale getiren Belediye Başkanı, çalıp çırptığı paralarla kendini düşünmeye devam ederken, onun sağ kolu olan yardımcısı da başkanı devirmenin çarelerini arıyor, başkan o kadar kötü ki, ülkesinin insanlarına eziyet ediyor. Gerçek hikâyelere can vermeyi seven Daldry, gerçekleri mizahi ve ironik şekillerde anlatarak, hem duygularımızı ön plana çıkarıyor, hem de gözümüzün fal taşı gibi açılmasına vesile oluyor. Körleşen, hissizleşen ve ruhunu satan insanlara karşı hayat dersi vermek için, canını dişine takan Daldry, filme monte ettiği sert ve şiddet dolu sahnelerle, bazı yerlere gönderme yapıyor sanki… Filmin en önemli olayı şu: “yaptığınız kötülükler döner sizi bir şekilde bulur.” Öyle doğru bir laf ki, gerçekten de hikâyenin en büyük dayanağı diyebiliriz. Peki, Daldry’nin filmi özel kılmasının sebebi bu cümlede mi yatıyor? Hayır. Daldry çocukların iyi niyetli oluşlarından ziyade, avukatlık oynamalarına ve sonuna kadar izleri takip etmelerine yoğunlaşarak, onların cesur duruşlarını perdeye kancallı iğneyle sıkıca tutturuyor.
Bir yanda zenginlik, diğer yanda fakirlik ve bunun tek sorumlusu Belediye Başkanı… Yer yer “Escobar” filmiyle kesişen “Trash”, sürprizli olaylarıyla, güçlü karakterleriyle ve hatta dramatize edilmiş hikâye örgüsüyle, insanın canını sıkıp, yüreğini sıkı bir şekilde burkuyor ki, bazı şeyler açığa çıksın! Çocukları öne çıkaran hikâyeler her zaman ilgi çeker, lakin buradaki durum biraz farklı, sebebi de çöplükte yaşayan çocukların unutulmaz macerası… O çöplük sahnelerini nasıl unutabiliriz ki? Bu insanlık ayıbı değildir de nedir? Film boyunca kanımızı donduran sahneler, gözlerimizin buğulanmasına neden olurken, kapitalist kafalı insanların boyunduruğu altından kurtulmak için, sonsuz çaba gösteren çocuklar bize, öyle büyük bir ders veriyor ki, o ders tamamen hafızalarımıza kazanıyor. Kendimize hep şu özlü sözü hatırlatmalıyız: “ne oldum değil, ne olacağım demeli”. Fakir insanları küçümsemenin, onlara eziyet çektirmenin ne büyük bir günah olduğunu önümüze dayayan film, iyiliğin henüz ölmediğini ama gitgide azaldığını da vurgulamadan edemiyor.
Netice itibariyle; “Trash” Brezilya’nın hiç bilmediğimiz yerlerinde hayatını zorluklarla sürdüren insanların olduğunu ve bu insanlara yardımcı olunmadığını göz önüne sererek biraz da olsa içimizin cızlaması gerektiğini belirtiyor. Daha keskin bir tabirle; polislerin bile görevlerini doğru bir şekilde yapmadıklarını gösteren film; para için herkesin herkesi satabileceğini görsel bir biçimde ifade ediyor. Daha önce Brezilya’yı hiç böyle görmediniz! Eğer Daldry’nin filmlerine aşinaysanız, bunun da diğer Daldry filmlerinden pek farkı yok.
St Vincent (Benim Komşum Bir Melek): Yalnız ve sevimsiz bir adamın başına gelenler…
Bill Murray’in huysuz ve hiçbir şeyden tatmin olmayan bir adamı canlandırdığı “St Vincent”, mizah ve dramatik çatıyı doğru kuran bir karakter draması… Sırtını hem hikâyeye, hem de karaktere dayayan film, yalnızlığı merceğe alarak olayların yalnızlık üzerinden ilerlemesine vesile oluyor, çünkü burada anlatılmak istenen, yalnızlığı seçen yaşlı bir adamın kimseyle iletişim kurmak istememesi. Konu çok bilindik, ama konunun anlatılış tarzı farklı, bu da filme karşı bakış açımızı tazelememiz adına güzel bir tercih.
Peki, bu huysuz yaşlı adam neler yapıyor? Hiçbir şeyi kafaya takmadan, vurdumduymaz olduğunu karşı tarafa yansıtıyor, ama bunun altında yatan düşünce bir hayli acayip… Vietnam savaşında yaşadıklarından etkilenen ve kaplumbağa misali kabuğuna çekilen yaşlı adam, hayatına tesadüfen giren küçük bir çocukla vakit geçiriyor. Önceleri hiç takmıyor çocuğu, fakat sonradan çocuğa öyle bir bağlanıyor ki, hayatının baharını yaşıyor sanki… Egomanyak yaşlı adamın umursamaz hallerini güzel yansıtan film, onun savaşta sertlik görmesinden ötürü hayatı boşlamış olduğunu vurgulayarak, olayları onun perspektifinden analiz etmemize yardımcı oluyor. İçine kapanmak böyle bir şey olsa gerek! Hikâyenin merkezinde yer alan çocuk ise, her şeyi olduğu gibi kabul ediyor ve onu değiştirebileceğini düşünüyor. Değiştiriyor mu derseniz, yanıtımız olumlu olur, zira huysuz bir yaşlıyı, ancak küçük bir çocuk değiştirebilir, ama tamamen değil. Geçmişi bir çırpıda silmek kolay olmadığı için, onun bıraktığı arazlarla yaşıyoruz, o arazlar bilinçaltında kayıtlı olduğu için, onu bilinçaltından dışarı atamıyoruz. Yaşadıklarını unutmak ya da sıfırlamak niyetinde olan yaşlı adamın, en büyük ilacı küçük çocuk oluyor, çocuk da tam da zamanında karşısına çıkmaz mı! Çocuklar her zaman yaraları sararlar.
Sonuç olarak; “St Vincent” yaşlı bir adamla çocuk arasındaki dostluğa arka çıkarak, o dostluğun rayına oturtulması adına çocuk ve yaşlı adam arasındaki dengeyi ona göre kuruyor. Yalnız yaşlı adamın kimseye anlatamadığı bir sırrı var, o nedenle onu düşündükçe deliye dönüyor, ama çevresindekiler onu bu haline rağmen seviyorlar, çünkü içinde kötülük yok. Tabi şunu da unutmayalım, hayatında hiç çocuk sevgisi tatmayan yaşlı adam, çocuklarla nasıl iletişime geçeceğini bilmediğinden iyice bocalıyor, ama yaptığı eylemlerle çocuğu güldürüyor oluşu, çocuğun ona bağlanmasında büyük bir etmen. Durum komedisi örneğini iyi yansıtan filmin bize kalırsa en olmaması gereken oyuncularından biri Naomi Watts’tı. Role hiçbir şekilde uyum sağlayamayan Watts’a rol birkaç gömlek büyük gelmiş olsa gerek ki, film boyunca toparlanmayı bir türlü başaramadı. En kötü tarafı da aksanıydı, bizi karakterden soğuttu resmen. Bunların dışında film gerçekten bekleneni verdi.