Bir adaya düşelim diyorum Mahmut!
Yeni dönem genç tiyatro ekipleri, zehir gibi geliyorlar, diyorum ya hep, işte en temizinden bir örneği daha: Tiyatro Hâl ve oyunları "A4"…
“Mahmut: Herkes araftan korkar, ben cennet bellemişim arafı. Bir seçenek olsa bu da… Sorulabilse bu; Ne bileyim gitmek mi istersiniz, kalmak mı yoksa… Vıdmak mı? ‘Vıdmak mı? Nasıl?’ Ben buldum şimdi… Ben bekliyorum ki… ‘Git’ desin biri. Ancak öyle rahat ederim. İstemiyor kimse beni derim… ‘Bir adaya düşelim diyorum Mahmut. Şöyle dört tarafı yalnızlıkla çevrili… Biz varız bi. Yanına 6 kişi al Mahmut. Her biri 2 A4’ten 6 kişi al, 12 sayfa al Mahmut. Kişi başı iki A4'ün var. Anlat Mahmut!’"
Betül MEMİŞ / memisbetul@gmail.com
BEKLİYOR, BİRİ ‘GİT’ DESİN DİYE!
Kimdir bu Mahmut (?) diyenlere takdimimdir, bundan sonra yazacaklarım. Lakin mevzuya birazdan bağlanacağız ama öncesinde ince ayardan bir giriş taksimi iyi gider kanısındayım ben! (Eee, olayımız ‘gitmeler-kalmalar ve en fenasından da araf’ olunca… Ne mey paklar bu efkârı, ne de iki kelamın şerbeti!) Ey, her bilgeliğin kıymetini bilen pek tadında, sevgili okur; PEKİ YA SİZ, gide(bile)nlerden mi, yoksa kala(bile)nlardan mısınız? Beşeri cennetinizde öylesine ya da durup dururken, içime kurt düştü imgecini konuşmayalı kaç vakit oldu? Bir düşünün ki, kaç kişi bu ömür sayacını ‘vıdıladı’ ya da ‘arafta’ sonsuza dek nöbetçi mahkum kaldı?! Ayrıca siz, bugüne kadar bir tane bile olsa bir Mahmut tanıdınız mı? (Aman diyim cevabınızı kendinize saklayınız?! Zira bu sıralar cevaplar pek de muktedir gel-e-miyor.)
Şimdi anlatacağım hikâye; biraz geçmişten, biraz şimdiden ama çokça bu topraklardan… “1980 sonrası doğanlar için bir hayaldi Mahmut Hoca. Gerçek değildi. Çünkü ya kovulmuşlardı ya öldürülmüşlerdi ya da bir şekilde sindirilmişlerdi. Artık yoklardı... Binlerce Mahmut, binlerce insanın hayatına girdi, onları dönüştürdü, değiştirdi, ellerinden, tutup ayağa kaldırıldı ama artık yoklar... Nesli tükenmiş son canlılar gibi bavullarını toplayıp göçüyorlar, göçtüler. Biri kaldı yalnız. Arada. Ne orada, ne de burada... Bekliyor. Biri ‘git’ desin diye...”
“A4” GÖRDÜĞÜN GİBİ AMA BİLDİĞİN GİBİ DEĞİL!
Gelelim bu hicaz makamdan nidalanıp da yazıyı şereflendiren kahramanlara; Tiyatro Hâl ve yeni seyirlikleri “A4”… Genç ve dinamik bir ekipten oluşuyor Hâl… Hepsi idealist, hepsi heyecanlı, hepsi samimi ve hepsinin kafa ayarı tam kıvamında! Bundan üç yıl önce ilk oyunları “Eksik” ile merhaba diyen Tiyatro Hâl, şimdi de ikinci seyirlikleri olan “A4” ile tiyatro izleklerini, başka boyutta ama algıda seçicilikte, nostalji tadında bir yolculuğa çıkarıyor. Ben de merak edip; ‘Kimdir bu Hâl ekibi?’ dedim ve Zencefil’in bahçesinde zencefil ve bal tadında bir muhabbete oturdum ekiple. Ben ekipten bir ya da iki kişi beklerken kelamıma eşlik etsin diye, bir baktım masa ekipten herkesin teşrif etmesiyle şahaneleşmiş. İşte, bu tam kıvamında muhabbetten bana kalıp, yazıya dökülenler: Merak buyurduysanız, usuldan yanaşınız yazının yamacına…
Tiyatro Hâl’in doğuş hikayesinden başlayalım?!
Bundan üç yıl önce Haliç Üniversitesi’nde okuyorken ilk oluşumu atmaya başladık. İlk oyunumuzda, benim (Özer Arslan) yazdığım “Eksik” oldu. Bu oyunla da Çek Cumhuriyeti Brno kentinde 20.’si düzenlenen ve 65 ülkenin başvurduğu, Janacek Müzik Gösterim Sanatları Akademisi Festivali’nden “en iyi yönetmen” ödülünü aldık. Hâl olarak, bizden bir şeyler anlatmak istiyoruz; ilk hedefimiz bu. Sahnelerimizde yabancı kaynaklı tiyatro oyunlarını izliyoruz. Örneğin; Köklü bir tiyatro geleneğine sahip İngiliz tiyatro anlayışını bizim sahnelere uyarlamakla bu iş olmuyor işte… Dünyanın gelişmiş birçok ülkesinde, oynanan yerli oyunların oranı yüzde doksanlara ulaşmaktayken, ülkemizde bu oran yüzde otuzlar seviyesinde kalmakta. Neden yabancı oyunlara hapsolmuş durumdayız? İşte tam da bu soru-n-lardan yola çıktık ve varlığımız süresince gerek grup içerisinden, gerekse hâlihazırda üreten ülkemizdeki genç yazarlardan beslenerek yolumuza devam etmeyi planlıyoruz. Kendimiz yazalım ve söyleyelim istedik. Yanlış ya da eksik olsun ama bizden bir öykü anlatalım istedik.
Bu arada neden adı Hâl?
Güney Zeki Göker: 12 tane anlamı var aslında. İlk önce ekibin hepsi Haliç Üniversitesi’nden geldiği için “Hâl” dedik. Ama bizim arasında en sevdiğimiz; “halletmek, tahtan indirme” anlamına gelen.
TİYATRO BAŞKA BİR ŞEY OYUNCULUK BAŞKA
Kalabalık bir ekipsiniz. Ekibin hepsi tiyatro kökenli mi ve bu markalaşma yolunda tiyatrodan kazandığınızla, Hâl’in hayallerini gerçekleştirebilecek misiniz?
Başlarken 7 kişiydik, şimdi ise kalabalık bir ekip olduk. Serkan Altıntaş, Güney Zeki Göker,Yunus Emre Yıldırımer, İncinur Daşdemir, Mustafa Gültekin, Özer Arslan, Emre Yetim, Zeynep Yazıcıoğlu, Canan Atalay, Özge Öztürk, Melissa Özge Milanlıoğlu, Kürşat Karaman, Fırat Albayram, Zeliha Gürsoy, Akın Akbaş, Hazar Vurgun Çağıldayan, Dora Durak, Berk Turancı ve Merve Engin, hepimiz Haliç’teniz. İlk yıl sadece kendi arkadaşlarımız izliyordu bizi, sonra bir yol çizmemiz gerektiğini düşündük… Profesyonelleşelim dedik. Ama bizim ülkemizde profesyonellikle hayatını idame ettirmek ne yazık ki zor! Kısaca; tiyatro yaparak para kazanılmıyor, bu yüzden de tiyatro harici TV’lerde oyunculuk yapan arkadaşlarımız var. Bence, bu konuda çok samimiyim, eğer ekonomik durumları iyi olsa tiyatrocuların yüzde 50 ya da 70’i TV’de oynamaz. Bunu da küçümseyerek söylemiyorum, sadece tiyatro başka bir şey, TV sektörü başka… Ben tiyatroculuğun ve oyunculuğun başka bir şey olduğunu düşünüyorum. Biri birinin alt dalı gibi geliyor. Böyle deyip değişenler oldu. Bilmiyorum, bizden de değişenler olabilir ama tiyatroyu seçme ve devam etme nedenim-iz; oyunculuk değil, tiyatro.
Bu idealist söylencelerinizden yola çıkarsak, ilk başladığınız Hâl hissiyatı ve şimdinin Hâl’i arasında bir fark oluştu mu? ‘Yorgun’, ‘kırgın’ ya da ‘oyuna devam’ halinde misiniz?
Serkan Altıntaş: Oyuna devam, diyoruz tabii ki. (Gülüyor.) Ama yorgunluğumuz da var. Çünkü mesele, oyun yazmak, yönetmek ya da oynamakla bitmiyormuş. Türkiye’de sahne bulmak, seyirci toplamak, dekor, kostüm, ışık ya da ses, buna benzer tüm detaylarla oyuncular yani bizler uğraşıyoruz. Bu uğraşlar güzel ama bir süre sonra yapmanız gereken işleri yapamıyorsunuz ve bu performansınızı da etkiliyor. Hele ki ülkemizde bir yandan da sahneler kapatılıyorken. Kısaca desteklenmeyen kısmı yordu, diyebiliriz. Sırf bu yüzden istiyoruz ki bizden sonra gelen genç nesil, bizim yaşadığımız zorlukları yaşamasın.
Güney Zeki Göker: Biz galiba Hal’i okulda kurmuş gibiydik 3. sınıftanken ekip olmanın adımını atmıştık aslında. Özer aradı bir akşam; Aklımda bir şeyler var, dedi ve Şişli’de Özer’in evinde buluştuk. Bu üç yıl nasıl geçti hatırlamıyorum bile. Ama bu ikinci oyun A4 ile ilgili bir şey belirtmek istiyorum: oyunun hak ettiği değeri gördüğünü düşünmüyorum ben. Hissiyat nedir diye sordunuz ya; açıkçası çok fazla desteklenmedik biz. Tabii ki destekleyen hocalarımız oldu. Ama okuldaki gibi değildi, kendi başımıza kalmıştık. Oyunlarımıza gelmek bile destekti bizim için... Yalnız olduğumuzu görmekle başladı kırgınlıklarımız aslında.
ESKİ USTALARIN EGOLARI YENİ NESİLDE YOK!
Ama diğer tiyatro ekipleri de bunları yaşamıştır ve yaşıyordur da. Kötü bir şey değildir belki de bu yalnızlık; Bu yalnızlık, şu anın omurgalı duruşunu kazandırmıştır kimbilir?!
Evet, kırılmamız işe yaradı. Biz şanslı bir ekibiz, hepimiz neden bir aradayız biliyoruz ve birbirimize inanıyoruz, bir şeyleri anlatmak ve paylaşmak için tiyatro yapıyoruz. Tüm bu yalnız süreçten sonra şimdi bu kadar uğraşıyoruz ve çabalıyoruz, bunu olumlu noktaya dönüştürmek gerekiyormuş belki de. Biz bir şey yapmadıkça kimse bir şey yapmayacakmış anladık. Ama kabahat sadece bizde değilmiş, onu da gördük. Bazen inanmak da yeterli gelmiyor, sistem ve yönetimler önemli rol alıyor çünkü bu süreçte…
Geçen sezon, hangi oyunları beğendiniz? Genelde tiyatrocular, yoğunluklarından izleyemediklerinden dem vuruyorlar da…
“Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi”, “Güzel Şeyler Bizim Tarafta” ve “Largo Desolato”… (Özer) Şahsım adına söylüyorum, bir çekincem yok ama kurum tiyatrolarında aynı oranı yakalamak pek mümkün olmuyor, ne yazık ki. Orada bir aksaklık olduğunu düşünüyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam; Haluk (Bilginer) Hoca ve (Seyyar Sahne) Celal Mordeniz söylemişti; ‘İnsanların tiyatrolara gitmeme sebebidir, kurum tiyatroları’ diye. Benzer kulvarlarda olmamıza rağmen birçok yeni tiyatro grubunun oyunlarını izlemeye gidiyor, internetten destekliyor ve oyunlarını paylaşıyoruz. Hatta oyuncu alışverişi bile yapıyoruz. Bazı eski ustaların egoları yeni nesilde yok bence. Biz birbirimizi desteklemek zorundayız ki ayakta kalabilelim.
Sahne bulmak zor derken, Talimhane’nin ruhsat problemi çıktı yine… Nasıl kotarmayı planlıyorsunuz?
Oyunu sahnelemeden bir gün önce ne yazık ki böyle talihsiz bir olay yaşadık. Diğer tiyatrocu arkadaşlarımızın olduğu gibi, biz de zor durumda kaldık. Bu durum da bizi, bir mekân arayışına itti. Kendi mekânımız olsun istiyoruz; düşündüğümüz adres Mecidiyeköy’de, hem yangın merdiveni de var… Eğer becerebilirsek; tiyatronun yaşayabileceği, sahnesi ve kafesiyle bir tiyatro alanı-platformu kurmayı planlıyoruz. Ustalarımız bize hep; Avrupa’da devlet, tiyatrolara bilmem kaç para ödenek veriyor, bizde olsa bak neler yapıyoruz diye söyleniyorlardı. Ama biz biliyoruz ki hiç bir şey kolay verilmemiş, hep bir mücadele olmuş. Kimse bize de bu hakkı vermeyecek, didineceğiz ve kendi sahnemizi yaratacağız. Evet, ilk başta çok zorlanacağız ama bizden sonraki tiyatroculara da yarayacak.
Şimdi konuşuyorken, bir kez daha ortaya çıkıyor ki zamanında usta dediğimiz kişiler de bir şeylerin ucundan tutabilseymişler ya da onlara da ustaları el verebilseymiş bu şartları... Bugünkü gençlik, belki de çok daha ileriye gitmiş olabilirmiş!
Doğru söylüyorsunuz. İşin ticari kısmıyla da ilgili bir şey eklemek istiyorum. Sadece örneğin Şişli’de kendini döndüren bir tiyatro bıraksalardı, ben zaten onu döndürüp, o Avrupa’daki bütçeye çekebilirdim. O zaman devletten bir şeyler talep edebilirdim çünkü sesim daha da gür çıkardı. Artık bazı kalıplaşan argümanlara inanmıyorum ben; destek olunmuyor, sistem istemiyor gibi… İnançlı olursanız ve ne istediğinizi açık açık önünüze koyarsanız oluyor. Birileri engelliyor diye düşünürsek, işimiz olan tiyatroyu yapamayız ki…
80’LERDEN SONRA MAHMUT HOCALAR KALMADI
Gelelim A4’e… Kimdir bu intiharın eşiğine gelmiş Mahmut Hoca? Sesi, hissiyatı ve hayatına girenler, bu topraklara çok da uzak değil gibi?!
Kendisi şu an inanmasa da Hasan Şahin Türk diye bir hocamız var bizim üniversitede. Biz oyunu yazarken, onu düşündük… Şöyle bir hocaydı: İzlediğimiz o Mahmut Hoca’nın daha da fazlasıydı. Bütün sorunlarınızla ilgilenir, yeri gelir fırçasını atar, yeri gelir dinler, sorunlarınıza çözüm bulurdu. Kısaca, sizi adam etmeye çalışır... Böyle insanların 80’den sonra kaybolduğunu düşündük biz. Kalmadı. Yeni nesil ne yazık ki neden kalmadığını ve ne anlama geldiğini bilmiyor. Oyunda anlatmak istediğim: Türkiye’nin yakın tarihi değil, Türkiye’nin yakın tarihindeki kilit insanlardı. Bazen doktor, bazen öğretmen, bazen subay, bazen de bir profesör oluyor bu kişiler. Adı: Mahmut Hoca! O, her hangi bir kişi. ‘Mahmut’, A4 kağıdına sığdırmaya çalıştığı öyküsüyle yakın tarihimize ayna tutuyor belki de.
“A4”ü izlerken ilk sahnede, “an itibariyle yine aynı bakış açısı mı yoksa!” dedim ama oyunun sonunda bütününe baktığımda o kare, o sahneye ‘cuk’ oturuyordu. Belki o karakterin kararı farklı da olabilirdi ya da ortaya bırakılabilirdi de çünkü sıkıntılı bir mevzu!? (Bilerek deşifre etmiyorum o sahneyi, gidip de izleyeceksiniz nasılsa:))
Oyundaki çoğu metin gerçek hayattan bir alıntı. Mesela bu sıkıntılı hikâye, onu sahnede anlatan Yunus’un bizzat yaşadığı kendi hikâyesi… Ve evet o hikâye benim için de kritik bir anlatım ve sondu. Sıkıntı olabilirlik aşamasında, biz de tarafsız olmaya çalıştık. Ama o hikâyenin sonunu hâlâ tartışıyorum kendi içimde.
TAHAMMÜLÜMÜZ YOK…
Mahmut kavramı üzerinden birçok hikâyeyi de tekrar gün ışığına çıkarmışsınız; Uğur Mumcu, 6-7 Eylül olayları, 1980 darbesiyle yüzleşme… Mahmut, toplumsal belleğimizi yeniden kurcalıyor gibi?!
Doğru, birçok hikâye var A4’ün içinde… Mesela Melisa’nın canlandırdığı Mayreni’nin hikâyesi; Cem Karaca’nın annesi Toto Karaca, Ara Güler’in eczanesinin bulunduğu binanın üst katında yaşıyormuş. 6-7 Eylül, Ara Güler’in adı Ara olduğu için onu yabancı sanmıyor ve zarar vermiyorlar. Toto Karaca, evde yalnız o sırada ve onu kurtaran ise yine üst kattaki subay olmuş. Mayreni’yi Toto Karaca diye anlatmadım ama o hikâyenin de bir gerçekliği var. Mümkün olduğunca da sadık kalarak anlatmaya çalıştım. Bu hikâyeler bazılarımızın hayatlarına altın dokunuş oluyor. Ben artık çok fazla o altın dokunuşları yapacak insanları da göremiyorum. Bu oyunu biraz da kendimize de bir şeyleri hatırlatmak için sahneye koyduk. Mücadele etmek istiyorsak, artık elimizi taşın altına koymak gerekiyor.
Oyundaki şarkılar ve sesleriniz şahane… Hatta öyle ki oyun sonrası epey etkisinde kaldım diyebilirim.
Hepimizin seslerinin çok iyi olduğunu söylenemez ama eğitimimizden dolayı kulaklarda bir aşinalık-eğitim var. Müzik direktörümüz, sahnede piyanoda gördüğünüz Dora Durak, gitarda Berk Turancı ve klarnette Bahadır Uygur Pars’ın sayesinde ve konunun algısı içinde güzel ses olarak hissediliyor. Dinlediğiniz şarkılar ise “Bahçada Yeşil Çınar” / Celal Güzelses, “Signomi”/ Ezginin Günlüğü, “Ama Babacığım”, “Düşler” / Fikret Kızılok, “Rüya” / Ezginin Günlüğü.
Hal’in bu seneki başka projeleri neler?
Yabancı bir yazardan çevirdiğimiz bir oyun var. Ece’nin okul için hazırladığı bir projeydi bu; yurt dışından daha önce hiç çevrilmemiş oyunları getirmek. Konu beyaz yakalılar... Adapte ederek sahneye taşıyacağız, yine istediğimiz tatta bir oyun olacak kanısındayız.
Son olarak söylemek istedikleriniz?
Tahammül edilmeli herkese, her şeye… Eğer Avrupa ile aramızdaki farkı kapatmak istiyorsak. Ama bu tahammül olgusu hep, ne yazık ki lafta kalıyor. Gençler önemli, ümidi kesmemek ve kestirmemek gerekiyor. Eğitim pratikle oluyor. Belirli bir dönem, hata yapma şansları olmamış bir yönetimle ilgili, gazeteci Yılmaz Özdil’in güzel bir yazısı vardı... Tam da öyle! Medyanın, devlet büyüklerinin yeniye tahammül etmesi gerekiyor ki pişelim ve bizden bir şeyler çıksın. Kültür sanat ve para vs. her şeyi dışarıdan alıyoruz. Yerliye tahammülümüz yok! İnsanlar buna bir şans verirse, çıkışlarını orada bulurlar gibi geliyor bana.
NOT: Ben, umudunu hiç kaybetmemiş ekiple, bu söyleşiyi bitirdikten bir-iki gün sonra Ece’den müjdeli haberi alıyorum… Hâl, hayalindeki mekânı tutmuş ve tadilata başlamış bile! Anlaşılan bundan sonra tiyatro güzergâhına Mecidiyeköy’de konuşlanan Tiyatro Hâl’i de ekleyeceğiz, zira bu ekibin anlatacak daha çok söylencesi ve bu köşelerden paylaşacak çok hikayesi var gibi… O vakit, yazıya veda busesini de yine Hâl’in “A4”ünden bir alıntısıyla verelim: "Bazı laflar var hoca dilde, bilirsin ama anlamazsın yeri gelmedikçe. Orada anladım işte, ağlarsa anam ağlar dedim içinden... / Yoldur önemli olan! Ben varamadım diye oranın varlığından şüphe mi etmek gerek?" Şimdilik eyvallah…
Bilgi için: www.tiyatrohal.com / Tel: (0507 512 27 57)