'Sinema olmasaydı Obama başkan olamazdı'
John Sayles sadece Kerem Akça'ya konuştu
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
9-15 Kasım 2012 tarihleri arasında 3. kez düzenlenen Malatya Film Festivali’ne onur ödülü almak üzere konuk olan John Sayles, Amerikan bağımsız sinemasının kilit ve öncü yönetmenlerinden biri. Özellikle de “Return of the Secaucus Seven”, “Lianna”, “The Brother from Another Planet” ve “Lone Star” gibi sinema tarihinde iz bırakmış ya da kültleşmiş eserleriyle bilinir. 33 yıllık usta yönetmenle Obama’dan Vietnam Savaşı’na, Ken Loach’tan artan ‘saf bağımsız’ tartışmalarına, eşcinsel sinemadan Roger Corman’a uzanan çok yönlü bir söyleşi gerçekleştirdim. Malatya’ya 9 Kasım’da ayak basan Sayles’in, festival kapsamında 11 Kasım’da bir basın toplantısı gerçekleştirdiğini, bugün saat 16’da ise İnönü Üniversitesi Turgut Özal Kongre ve Kültür Merkezi’nde bir ‘master class’ vereceğini meraklısı için ekleyelim.
62 yaşındaki John Sayles, 33 yılda çektiği 17 filmle Amerikan bağımsız sinemasında iz bırakmış bir figür. Bunlarla Cannes, Sundance gibi festivallerde yarışmış, senaryo kategorisinde Oscar adayı olmuş, San Sebastian Film Festivali’nde ödüller almış bir isim kendisi. Edebiyatla yakın ilişkisi her zaman bilinen yönetmen, sinema kariyerine ise 1978’de “Piranha”nın senaryosu ile başladı. 1979’da çektiği 60.000 dolarlık mini-bağımsız “Return of the Secaucus Seven” ise onun ilk yönetmenlik denemesiydi.
Sayles, en kısa tanımıyla Amerikan bağımsız sinemasının işçi sınıfı temsilcisi, asi ruhu, muhalif kimliği ya da sosyolojik gözlemcisi olarak anılabilir. Özellikle John Cassavetes’in 1959’da o alanda ilk adımı atmasının ardından ‘bağımsız gelenek’in orta damarında 80’lerde Jim Jarmusch ile beraber çıkış yapmasıyla tanınır. Jarmusch kadar anılmaması ise onun görsellikten ziyade diyalogları, çarpıcı meseleleri ve insan hikayelerini öne çıkarmasına bağlanabilir. ‘Öteki Amerika’dan minimalist manzaralar’ sunması ise bu sayede mümkün olmuştur.
Filmlerine ek olarak stüdyolar için yazdığı 12 senaryo ile TV işlerinden gelen maddi birikimle ayakta duran yönetmen, mütevazı, naif, açık sözlü, realist ve konuşkan bir karaktere sahip. Yaşı büyük olmasına, kariyerinden Roger Corman, Chris Cooper, David Strathairn, Danny Glover, Angela Bassett, Richard Dreyfuss gibi isimler geçmesine ya da ‘Coen Kardeşler’den arkadaşım diye bahsetmesine karşın da herhangi bir egoya sahip değil.
3. Malatya Film Festivali’nde usta yönetmen ile yaptığım söyleşide de politik cesaretinden sinemasal varoluş arayışına uzanan birçok konuyu aydınlattık. Özellikle bu ‘düşünce adamı’yla 33 yıllık kariyerinin dışavurumları adına faydalı bir zaman dilimi geçirdiğimizi söyleyebilirim. Zira Sayles; ‘Ronald Reagan, Vietnam Savaşı’nı ABD kazanmış gibi gösterdi’, ‘Roger Corman, filmlerini basından saklayarak kâra geçirdi’ gibi tartışmalı ya da ‘ele alınmayan bir meseleyle ilgili film yapmak o konuda nokta koymak değildir. Aksine diğer yönetmenlere de söyleyecek söz bırakmaktır.’ gibi felsefi sözlerinden bizi esirgemedi neyse ki...
“SAF BAĞIMSIZ KAVRAMINA İNANMIYORUM”
2005’te Sundance Film Festivali’ne katıldığımda bir tartışma başlamıştı. ‘Bağımsız filmler ne kadar bağımsız?’ sorusunun ışığında ‘saf bağımsız’ kavramı sorgulanıyordu. Hatta orada Slamdance Film Festivali adlı bir festival de stüdyoların ya da dağıtımcı şirketlerin satın almadığı daha düşük bütçeli bağımsız filmleri gösterme adına bir rekabet oluşturuyordu. Siz ise gerçek anlamda ‘saf bağımsız’ kavramını karşılıyorsunuz.
Evet evet...
Aslında doğrusunu söylemek gerekirse Amerikan bağımsız sineması adına John Cassavetes’i bir ‘öncü’ olarak görürsek siz ve Jim Jarmusch biraz ikinci jenerasyonun en dikkat çeken isimlerindensiniz. Peki böylesi tarihi öneme sahip usta bir yönetmen olarak bu ‘saf bağımsız’ kavramına nasıl bakıyorsunuz?
Bu konuda yorum yaparken hala şanslı olduğumuzla söze başlamalıyım. Zira film çekme eskisine göre daha ucuzlaştı şu sıralar. Video ile beraber peliküle ihtiyaç kalmadı. Bu da maliyetleri düşürdü. Sundance Film Festivali’nde de yılda 2.000-3.000 film arasından bir seçki oluşturuluyor. İlk veya ikinci yönetmenlik denemelerinin içindeki değerlendirmeden 40 film seçiliyor. Bunlardan belki beş tanesi dağıtım hakkına sahip olabiliyor. Bu da genç yönetmenleri yeniden film çekmeye teşvik ediyor. Onlar da filmlerini bitiriyor. Birçok kişi filmini tamamladıktan sonra bedavaya ‘YouTube’a koyuyor. Bunların arasından iyi filmler de çıkıyor. Buradaki zorluk, eğer gençken film çekiyorsanız profesyonel oyuncular birliğine bir ücret ödemek durumunda kalmanız. Profesyonel ekip için de benzer bir süreç işliyor. Bunun üzerine videonun maliyeti de ekleniyor. İşin doğrusu bu rakam çok da ucuz değil. Bu da film çekme sürecini zorlaştırıyor. John Cassavetes gibi bir kariyer sahibi olmak çok kolay değil. Aslında Cassavetes ile filmlerimiz farklı olsa da ortak taraflarımız var.
Evet doğru, farklı geleneklere sahipsiniz...
Kariyerini devam ettirmek için başka bir işten destek aldı.
Evet oyunculuk.
Film yıldızlığı onu bir yerlere taşıdı. Ben de senaristim. Senaryo yazmaya devam ediyorum. Son 10 yılda da filmlerim için bütün maddi birikimim oradan geldi.
“BAĞIMSIZ YÖNETMENLERİN İŞİ KOLAY DEĞİL”
Ama “Men with Guns” ile beraber son 15 yılda Columbia Pictures’ın bağımsız kolu Sony Pictures Classics de birçok filminize dağıtım desteği verdi.
Genelde böylesi şirketler 2-3 sene dayanabiliyor. Ama onların en önemli tarafı halen varlıklarını sürdürebilmeleri. Ekonomik olarak küçük dağıtımcı da önemli. Böyle dört tane falan oluşum kaldı şu sıralar. Aslında “Men with Guns”tan önce Orion’la ve United Artists Classics ile çalışmıştım. Aynı iki kişi yönetiyor bu şirketleri. Sonrasında Sony Pictures Classics’e geçtiler.
O zaman iyi bir yönetmenin bağımsız dağıtım şirketlerinin maddi aktarımıyla kendi yolunu çizebileceğini ama ruhunu da koruyabileceğini düşünüyorsunuz.
Yani aslında bazı açılardan evet...
Böylesi şirketler Darren Aronofsky gibi yönetmenleri Oscar yarışına dahi sokabiliyor. Bu da bir fırsat gibi sanki. Fox Searchlight...
Weinstein Kardeşler de var.
Evet evet.
Ama bunların hiçbiri benim filmimi son 10 yılda dağıtmadı. Daha dikkatli oluyorlar. Bir film için para ödedikleri çok nadir oluyor bugünlerde. ‘Filmi dağıtırız ama para vermeyiz’ diyorlar genelde. ‘Para kazandırırsa oradan bir yüzde veririz’ stratejisiyle hareket ediyorlar. Bizle şansını dene demiş oluyorlar. Filmleri finanse etme süreci artık pek yok. Eğer bağımsız ruhla kendi projenizi çekerseniz ‘dikkate alalım’ cevabıyla karşılaşıyorsunuz. Tabii 3000 film arasında kolay değil. Seçenekler fazla...
Sizin gerçek anlamda tek stüdyo filminiz MGM kaynaklı “Eight Men Out” gibi gözüküyor.
Aslında onun bağımsız kolu Orion’ın yapımıydı o da.
O zamanlar böylesi ‘bağımsız’ bir düşünceden ziyade farklı şirketler durumu hakimdi biraz
Onlar MGM’e arşivlerini sattılar. Ne zaman filmlerimizden bir kopya çıkarmak istesek şirket şirket dolaşmamız gerekiyor.
MGM de kapandı. Bond filmleri de Columbia Pictures’a geçti. Böylesi bir döngü var.
Sektör gündelik işliyor ve çok çabuk değişiyor. Gelir oranı küçük filmlerde bir hayli düşük. Bağımsız filmler üretilmesine karşın bu konuda gerçek bir geri dönüş yok. Bu da ABD’de bağımsız yönetmenlerin kariyerlerini bağımsız olarak devam ettirmelerini zorlaştırıyor. Ama Hollywood’u keşfedip ana akıma geçen yönetmenler yollarına devam edecektir.
O zaman saf bağımsız yönetmenler olduğunu düşünmüyorsunuz?
Aslında tam öyle değil. Bu bir ‘saf’lık sorusu değil. Her yönetmen herkesten para alabilir. Kendi çekmek istediği filmi yaptığı sürece yapar bunu. Stüdyolarda daha tüzel bir durum var. Hollywood filmleri yapanlar da başarılı olabilir. Karyn Kusama asistanımdı benim. İki stüdyo filminde başarılı olamadı.
“Kız Dövüşü” (“Girlfight”, 2000) fena değildi.
Evet ondan sonra maddi açıdan başarı sağlayamadı. Coen Kardeşler de arkadaşım. Onlar istediklerini kabul ettiriyorlar. Ang Lee, Tim Burton gibi stüdyoların kendilerini finanse etmesini sağlıyorlar. Çok az insan bunu yapıyor. Yönetmenler, genelde memur olarak bir projeye çağrılıyorlar. Güzel filmler üretiliyor ama kimse istediğini yapamıyor.
“CORMAN, FİLMLERİNİ BASINDAN SAKLAYARAK KARA GEÇİRDİ”
Bağımsız sinemanın tarihine bakınca Cassavetes’in ‘cinema-vérité’ dokunuşuyla ürettiği karakter dramasının bıraktığı etkiyle belli bir cesaret aşılanmıştı. John Waters, Paul Morrissey, Curtis Harrington gibi isimler özgür bir ruhla sinemaya girdi. 80’lerde sizin ve Jim Jarmusch’un, insan hikayeleri ve minimalizm odaklı bir yön belirleyip bu süreci farklılaştırdığı görülebilir. 90’ların sonunda çıkan Todd Solondz, Wes Anderson ve Alexander Payne gibileri ise sanki 2000’lerde bir ‘alaycı-absürt-mizahi’ dokunuş yaratmış gibi gözüküyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Todd Solondz başarılı, yetkin bir yönetmen. Wes Anderson ve Alexander Payne iyi filmler yapmıştı stüdyolarda. Bir filmde ticari geri dönüş alınca bir film daha yapabiliyorsunuz. Yolunuz açılıyor. Hepsinin dünyaları var.
80’lerdeki filmlerinize bakınca hepsinin bütçesinin geri dönüşünü fazlasıyla aldığını görebiliyoruz. Sizin de başarılı bir şekilde kariyerinize devam etmeniz, biraz bu durumla ilintili. Arada film iş yapmayınca TV dizisi ya da sinema senaryoları yazmanız buna bağlanabilir mi?
Hala yapıyorum. Hollywood’da bile bir şey yapmak zorlaşıyor her gün. Senaryolarda dört projeden biri seçiliyor. Şimdi de üç tane TV işi yazıyorum.
Roger Corman
Roger Corman’ın katkısını arkanıza alarak kariyerinize başladınız. Onun sayesinde “Piranha”nın, “Battle Beyond the Stars”ın ve sonrasında da “Alligator”ın senaryolarını yazdınız. O senaryolardan memnun muydunuz? Yoksa sadece para için mi yazdınız?
Bildiğim türlerdi. Çalışmaktan memnun oldum. Gençken görmüştüm birçok film. Sürekli izledim. Çekilmesinden vazgeçilen bazı filmlerin senaryolarını da yazdım hatta.
Öyle mi?
Örneğin James Cameron için bir bilimkurgu projesi yazmıştım. “Jurassic Park” devam filmleri için draft yazmıştım. Yapılmadı. Bunlar çok pahalı filmler. Çekilmeleri için başarılı olmasından emin olunması lazım. Bir gün stüdyolar planlarına alırlar umarım.
Roger Corman birçok yönetmenin çıkışında rol oynadı. Korku yönetmenleri bir kenara Francis Ford Coppola, James Cameron ve siz bunların arasından biraz ayrıksı duruyorsunuz. Kendisi nasıl bir etki yaratıyor ya da fikir babalığı yapıyor?
Bunlara Peter Bogdanovich ve Jonathan Demme de eklenebilir. Avantajı Roger Corman’ın çok film yapması. Çok düşük bütçeli filmler çekiyor. ‘600.000 dolarımız var. Şunları şunları yaparsan seni yalnız bırakacağım’ diye başlıyor işe. Bunun devamında bir stüdyo müdahalesi olmuyor. Sinema yazarlarına gösterilmeden vizyona giren filmleri olmuştu örneğin. Roger bu konuda çok zekiydi. Önceden bile kâra geçiriyordu elindeki malları. Dünyanın belli bölgelerine dağıtım haklarını satıyordu. Bu sayede ekonomik baskıyı daha en baştan ortadan kaldırıyordu. Bugün Sundance Film Festivali’nde çok iyi olduğu düşünülen bir film ya da 100 milyon dolarlık bir bütçeyle çekilse onun üzerinde de bir baskı olur. Ortaya çıkan ‘iyi bir film’ ise dahi bunu derinden hissedersiniz.
Yönetmenlik kimliğinizi ‘Amerikan bağımsız sinemasının Robert Altman’ın ruhuyla doldurulmuş Ken Loach’u’ tamlamasıyla anabilir miyiz?
Evet bizim filmlerimizin çok sıra dışı olma sebebi biraz daha karmaşık olmaları. Robert Altman’ın filmlerinde karakterler değil ama filmler öyle. Çok fazla insan ve karakter oluyor. Farklı bakış açılarından görüyorsunuz her şeyi. Ken Loach yapıtlarına da benzerlik olabilir. Ama orada tek bir bakış açısı devreye giriyor. Ben de her bakış açısından ‘politik bilinç’i yakalamak istiyorum. Her şey olması gerektiği gibi oluyor demek ayrı. Senaryolarda etrafta olanla ilgili tartışmalı bir şey yapmak zor Hollywood’da. Ama Ken Loach bunu arıyor ve inceliyor. Soyu tükenmiş bir emekçi olarak görülebiliyor. 70’lerde film çekmek için zorlandı. 80’lerde de... Yakaladığı başarılarla şimdi yılda veya iki yılda bir film çekebiliyor. Devlet sistemine bağlı olarak hükümet fonundan kazandıklarıyla istediklerini uygulama özgürlüğüne sahip. ABD’de böyle bir şey yok.
Başka esin kaynaklarınız var mı?
Herhalde gördüğüm her şey... Gençken Amerikan westernlerini, Hitchcock filmlerini, kara filmleri severdim. Yabancı filmleri üniversiteden sonra 20’lerimi geçtiğimde anca izleyebildim. Sonrasında Ingmar Bergman ve Akira Kurosawa’dan etkilendim. Birbirlerinden farklı olmalarına karşın, onların filmleri çok güçlü. Ve tabii ki İtalyan Yeni Gerçekçiliği. Ona mensup yönetmenler, o zamanlar yaşlanmışlardı ama olsun...
Hangi yönetmen daha ziyade, Rossellini mi, De Sica mı, yoksa bir başkası mı?
De Sica ve Mario Monicelli başta olmak üzere, sonraki kuşaktan da Ermanno Olmi ve Francesco Rosi’yi sayabilirim.
“SİNEMA OLMASAYDI OBAMA BAŞKAN OLAMAZDI”
80’lerde ürettiğiniz filmlerde o zamana göre zor, cüretkar ve tartışmalı temalar dikkat çekiyor. Özellikle “Lianna”nın Yeni Eşcinsel Sineması (New Queer Cinema) akımı doğmadan önce eşcinsel/lezbiyen özgürlüğünü öne çıkaran bir eğilimi olması, “The Brother from Another Planet”ın ise bir Afro-Amerikan yönetmenin çektiği uzaylı istilası filmi gibi kokması önemli. Dünya sinemasında bunlardan birincisi devreye girmiş olsa da Amerikan sineması açısından Spike Lee ve Lisa Cholodenko gibi yönetmenler için bir mihenk taşına dönüştünüz bana kalırsa. Siyah ya da eşcinsel bir yönetmen olmadan bunu nasıl becerdiniz?
Film çekmeye başladığımda görmediğim filmler çekmeyi istedim hep. Etrafıma bakıp bunu düşündüm. Ama kültür filmlerin önünde. Bugünlerde öyle değil. Örneğin o zamanlar Hollywood, rock ‘n’ roll’u ancak 60’larda keşfetmişti. Irkçılıkla mücadele açısından sinemanın ilk 50 yılındaki filmler bir probleme dönüştü. Siyahlar, eşcinseller ya da lezbiyenler köşeleri düz hatlarla çizilmiş bir ‘prototip’e oturtuluyordu. Bu, kültürümüzü olmaması gereken şeylerle doldurdu. 1960’lardan sonra bizim zihinlerimizde bir serbestlik sağlandı, bir özgürlük devreye girdi ve sorunlar çözüldü. Barack Obama’nın Amerika başkanı olmasında filmlerin, spor dallarının ve popüler kültürün payı büyüktü. Önce Michael Jordan ve Sidney Poitier kahraman oldu. Ardından Afro-Amerikan bir başkan seçildi.
Kendinizi ABD’de Paul Morrissey-Andy Warhol ürünü filmler ile Melvin Van Peebles’ın siyahi istismar filmleri 70’lerde çıkmış olsa da, Yeni Eşcinsel Sineması akımının ortaya çıkmasında ve Afro-Amerikan sinemasının profesyonelleşmesinde öncü olarak görüyor musunuz?
Çok şanslıydılar böylesi filmleri yapmak konusunda. Benim son filmim Filipin-Amerikan Savaşı ile uğraşıyordu. Filipinler’de göstermemiz Filipinler kökenli yönetmenlerde ‘böylesi bir tarihi hikayeyi daha önce duymamıştık’ duygusunu bıraktı. Amerikalılar tarihimizden silindi diye düşünmüşler. Aktörlere farklı bir tarih anlatılmış. Film yapmak bir nokta koymak değildir. Aksine diğer yönetmenlere de söyleyecek söz bırakmaktır.
Kariyerinizde politik duyarlılığınızı yansıtırken politik tabuları da yıktınız çoğu zaman. “Men with Guns” ve “Amigo” aslında bu konuda önemli bir örnek teşkil ediyor. Birincisi o zamanın Körfez Savaşı ve Bosna Savaşı etrafındaki dünyasının ayrımcılık-ırkçılık sorunlarına, ikincisi ise 11 Eylül ve Irak Savaşı sonrası oluşan sömürgecilik meselesine bir alegorik bakış gibi gözüküyor. Böyle bir amacınız var mıydı? Zira bizim böylesi filmlerde, Hollywood’dan alıştığımız geleneksel ana karakter reaksiyonlarıdır. Bunun üzerine farklı ırklardan, dinlerden ya da etnik gruplardan insanların ötekileştirilmesi eklenir. Ama sizin filmlerinizde İngilizce ana dil bile göremiyoruz. Filmler İspanyolca başlayıp İspanyolca bitiyor. Amerikalı karakterler öteki konumuna geçiyor. “Men with Guns”ın ‘anti-The Treasure of Sierra Madre’ durumuyla yükselen ‘rüyaları gerçekleştirme karşıtlığı’ düşüncesine ‘alaycı göndermesi’ de bu konuda bir anahtar sanki?
“Men with Guns” aslında 90’larda dünyada olan, Afrika, Sovyetler Birliği, Eski Yugoslavya ve Latin Amerika’daki durumlar üzerinden bir tartışma açmak için yapılmıştı. Modern bir savaş düşüncesinin içinde yerlilerin askerlerden fazla zarar gördüğü sürece dairdi. Savaş bittikten sonra bile acı devam etti. “Amigo”ya ise o dönemde o düşünce yapısıyla bakmak istedim. Filmin Irak Savaşı’nda ya da Afganistan’da yapılanlarla paralellik kurması önlemezdi. Ama Vietnam’a daha yakındı. Oradaki savaşın daha uzun sürmesine karşın daha az popüler olması böyle yorumlanmasını engelledi bence. Ama esas ilginç olan Amerika’nın psikolojisine bakıştı. Ezilen kişiye odaklanmak idi amaç. Bu da birinin beldesini işgal etmeyen karakterlerin üzerine gitmekle gerçekleşti. En azından bunun için bir sebep bulma ana amaca dönüştü. Eski zamanda 100 sene öncesinde bir film yazınca bu bir bilimkurgu filmi gibi oluyor. ‘Bu yaratıklar ne düşünüyor?’ diye soruyorsunuz kendi kendinize. ‘Güncel fikirler geçmişte nasıl olur?’ diye düşünüyorsunuz. Kostümlerde bir gençlik romansı yaratılabilir. Ama ben o zamanın insanlarının düşünüşlerini merak ediyorum. Bunda Freud’dan önce mi sonra mı, kapitalizmden önce mi sonra mı, kadın hareketinden önce mi sonra mı sorusunu sormak değer arz ediyor. Böylesi bir konsept olmuyor. Doğum kontrol hapından önce seks farklıydı. Yugoslav ülkelerinden birinden çıkan bir film vardı neydi o, 4 yıllı bir şeylerdi?
“4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün”...
Evet evet. Onda da Çavuşesku Romanya’sında çok sıra dışı bir durum var. ABD’de olamaz diye düşünüyorsunuz. Avrupa’da ya da herhangi bir Batı ülkesinde de zor. Ama zihniyet o zamanlar çok yakın. Kürtaj için bu kadar macera fazla. 100 sene öncesine bakınca da Martin Scorsese’nin “Masumiyet Çağı”nda (“The Age of Innocence”, 1993) 19. yüzyıldaki düşünce yapısıyla ‘dar ölçekli bir bakış açısı’nın izi sürülür. 10 yıl sonra ‘bir salaktım, Pfeiffer ile gidebilirdim’ diye düşünür karakter. Ama iş işten geçtikten sonra bir şeyleri toparlamak kolay olmuyor elbette...
“VİETNAM SAVAŞI’NI ABD’NİN KAZANDIĞI ZANNEDİLİYOR”
Yeri gelmişken çok western izlediğinizi söylediniz. Ama westernleri beğendiğinizi düşünmüyorum açıkçası.
Neden?
Zira ülkenin Amerikan İç Savaşı’na ve ırkçılığa bakışındaki emperyalist tutum, sizin tam tersiniz... “Yalnız Kovboy” da zaten bu düşünceyi tersyüz eden anti-western ya da neo-western kalıplarını uygulayan bir eserdi. Orada da bunun kanıdı var gibi.
Western var western var. “Kahraman Şerif” (“High Noon”, 1952) örneğin anti-McCarthy duruşuyla dikkat çekmişti. John Ford son döneminde “Cheyenne Autumn” (1964) gibi yerlilerin durumunu sorgulayan bir eser çekmişti. Ama geçmişinde böyle bir şey yoktu.
“Çöl Aslanı” (“The Searchers”) da öyleydi örneğin. Ben tartışmalı bulsam da...
Evet doğru. Bana göre Billy the Kid ve Jesse James ile ilgili çekilen bütün filmlerin versiyonları birbirinden farklı. Arthur Penn’in “Küçük Dev Adam”ında (“Little Big Man”, 1970) Dustin Hoffman’ın psikolojik, Freudyen incelemeye tabi tutulmasını da seviyorum. Westerni ideolojik duruşundan ziyade ikonografi ve resimleme açısından çekici buluyorum. Ben küçükken bütün filmler siyah-beyazdı. Westernler renkliydi.
Müzikaller de renkliydi o zaman ama...
Ama westernlerde renkler daha gerçekçi ve şık idi.
Müzikaller kadın kitle içindi aslında...
Yok benim için müzikaller de değerli. Örneğin “Batı Yakasının Hikayesi”ni (“West Side Story”, 1961) severdim. Scorsese, küçükken küçük bir mahallede yaşadığını, şehir yüzü görmediğini söylerdi. Bu durum onun westernlerin renklerine, özgürlüğüne ve mekanına kapılmasını sağlıyormuş. Bu türe mensup filmlerde Amerikan iradesinin ‘birey-gruba karşı’ çekişmesi ele alınır. Birey, gruba karşı gelir. İnsanlar bile onun etrafında olma düşüncesiyle ona ayak uydurur. Konformizm ile bireyselcilik arasında ABD’de bir çatışma var. “Kirli Harry” (“Dirty Harry”, 1971) gibi polisiyelerde bile sisteme karşı gelen bir asilik durumu devreye girmiştir. Ulusal mitolojide yalnız kovboy kasabaya gelir ve geri döner. Orada da kalamaz.
“Men with Guns”ın da aslında atmosferine bakınca Meksika devrimi odağından akan Meksika westerni furyasına yakın duruyor. Yani “Vera Cruz” (1954) gibi filmlere...
Biraz öyle evet. Ama onu bir yol filmi olarak tasarlamıştım. Yol yerine gelince uygarlaşmaya doğru gidip nehrin altına, ‘karanlığın kalbi’ne inme üzerine bir eserdi. Bu şehirde küçük fikirler var tanımının altı çiziliyordu. Latin Amerika ülkelerinde şehirden uzaklaşınca İspanyolca konuşulmuyor. Doktor burada yaşamayı, hiçbir şeyi bilmeyen kişi aslında.
O döneme yetişemeseniz de politik söyleme ve siyasi olaylara önem veren bir yönetmensiniz. Bu sebeple merak ediyorum, Vietnam Savaşı’yla ilgili üretilen filmler arasında hangilerini beğeniyorsunuz?
Aslında hepsinin beğenilir tarafı var. Oliver Stone filmleri güzeldi.
Hangisi “Müfreze” (“Platoon”, 1986) mi sadece?
“Cennet” ve neydi?
“Cennet ve Yeryüzü” (“Heaven & Earth”, 1993).
Evet evet o. Biraz daha parçaları birbirine birleştirse, zaman dilimini doğru kullanabilse çok daha iyi olabilirmiş. Ama yine de ilk aklıma gelen o. “Kıyamet”in (“Apocalypse Now”, 1979) savaşı psikolojik, karamsar ve melankolik atmosfer olarak görmesine hayranım. “Avcı”nın (“The Deer Hunter”, 1978) da ayrı bir değeri var. Her şeyden uzak bir Rus ruleti sahnesini örneğin kimse unutamaz. Tabii bunların izini süren 80’lerdeki filmlerle birlikte Vietnam Savaşı’nı Amerika’nın kazandığı düşünülmeye başlandı. En azından halk üzerinde böylesi bir algı yaratıldı. Bu da özellikle Ronald Reagan tarafından siyasi bir koz olarak kullandı. Elbette olmaması gereken bir durum...
Filmlerinizde genel anlamda geleneksel ana karakter düşüncesinden çıkıp köşeye sıkışmış, hikayesi anlatılmamış bir ötekinin öyküsünü anlatıyorsunuz. Bu duruma uygulanan insani yorum da sanki öne çıkıyor. Böylece özdeşleşme yaşanmayacak bir tiplemenin gözünden felsefi, sosyolojik ve siyasi bir süreç izliyoruz gibi. Buna katılıyor musunuz?
Büyük oranda böylesi bir sosyolojik gözlemi amaçlıyorum evet.
Bana kalırsa kariyerinizi “Yalnız Kovboy” (“Lone Star”) öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırmak mümkün. 1979-1996 arasında daha çok birey hikayeleri üzerinden ilgi çekici temaları ele alıyorsunuz, sonrasındaki dönem ise “Honeydripper”a kadar “Nashville” etkili çok karakterli akan omurgalar üzerinden ilerliyor. Bunun bir sebebi var mı?
Aslında hayır. Zira benim kafamdaki hikayeler her zaman var. Ancak onları yürürlüğe sokmak için bütçeyi denkleştirmek önemli. “Yalnız Kovboy”dan sonraki süreçteki filmler de daha büyük bütçeli filmlerdi benim için. Bu sebeple 80’ler döneminde daha düşük maliyetli eserleri gerçekleştirmek zorundaydım. Zamanla bütçeyi denkleştirip öylesi projelere kaydım.
Son olarak bağımsız sinemanın önemli bir figürü olarak günümüzdeki bağımsız yönetmenlerin geleceği konusunda karamsar mısınız?
Artık durum, benim dönemimdeki gibi değil. Kitle değişti. Sayı azaldı. Film üretimi fazlalaştı. İnternet işin içine girdi. Facebook’ta üç dakikalık bir fragmanın bile sonunu getiremiyor insanlar. Bunun sonucu da internetle de bir bağ kurmak olmalı. David Lynch öyle bir çalışma yapıyor. Ben de yavaş yavaş kayabilirim. Ama şimdilik senaristlik ve yönetmenlik işlerinde devam ediyorum. Mısırını bile bilgisayar başında film izlerken kendi kendine yapan bir kitle oluştu bence. Seyirci sayısı da benim dönemindeki gibi 30’lu yaşlarındaki çekirdek kitleden uzaklaştı. Daha genç yaşlara inildi. ABD genelinde bir bağımsız film en fazla 200 salonda yer bulabilirken, Hollywood filmleri 4000 salona uzanıyor. Bizim filmler iki haftayı çok şanslı değilse geçemiyor. Gelir elde edemiyor. Tamamen bir filmle başarılı olup kendini kabul ettirmeyle ilgili bir durum. Çok karamsar değilim aslında. Benim yaşadıklarımla benzer bir süreç işliyor şu sıralar. Benim dönemime denk gelen Robert M. Young ve Lawrence Kasdan’ın halen film çekebilmesine de mutlu oluyorum açıkçası.
Not: Fotoğraf için Taner Çetintaş’a teşekkür ederiz.