Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema Üç boyutlu Disneyland gösterilerinden hallice

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        “Son Umut” ile bilimkurgunun gelişen kalıplarına uyum sağlayamayacağını gösteren Alfonso Cuarón, bu kez de demode bir uzay boşluğu portresinin peşine düşüyor. Üç boyutlu “Yerçekimi”, iki astronotun açık alandaki yaşam mücadelesine odaklanırken bunun gerilimini yönetmenin öldürücü kamera kullanımıyla canlandırıyor. Ancak ilginçtir, sözünü ettiğimiz 60’lı 70’li yıllarda ürün verebilecek, “2001: Uzay Yolu Macerası”nın devrim yaşattığı furya, “Avatar”-“Başlangıç” sonrası döneme taşınınca sanki uzayın derinliklerinde ‘bayat bir uzay boşluğu macerası’ tatmak kaçınılmaz hale geliyor. Bizde 11 Ekim’de vizyona girecek “Yerçekimi”ni 38. Toronto Uluslararası Film Festivali’nde Alfonso Cuarón ile Sandra Bullock’un da katıldığı Kanada prömiyerinde seyrettim.

        Bilimkurgu sinemasına bir kere adım atınca, üzerinize gelen çokça malzeme yüzünden oradan dışarı çıkmak zorlaşır. Zira hakim alt türlerin yarattığı çok katmanlı evren sizi içine alacaktır. Bu alışkanlığı reddetmek, mucizeden uzak durmak ise ancak ilk hamleyi yapmamakla mümkün olabilir. Uzay boşluğu filmi, distopik bilimkurgu, kıyamet sonrası bilimkurgu, kıyamet filmi, sanal gerçeklik filmi, uzay operası filmi, dolgu bellek bilimkurgusu, zaman yolculuğu filmi, uzaylı istilası filmi gibi ‘ana’ seçeneklerden oluşan bir alan sözünü ettiğimiz. Bunların teknolojik yönelimlere, düzen tercihlerine, mimariye, ışınlanmaya ve hayal-gerçek arasında kalmışlığa adanmışlığı da bilinir. Alt-alt türlere ayrılıp kümeleşmesi ise ayrı bir mesele.

        “2001: Uzay Yolu Macerası” ve “Maymunlar Cehennemi” bir kapı açmıştı

        Uzay boşluğu bilimkurgusu ya da uzay boşluğu filmi ise aslında 1960’li 1970’li yıllarda bilimkurgunun artık ‘meselenin özünü uzayın derinliklerinde arama’ düşüncesiyle furyaya dönüşmüştü. Bir anlamda aya yolculuğun başarısızlıkla sonuçlanması bir kapı açmış, mucizenin adını koymuştu. “Esrarengiz Yolculuk” (“Fantastic Voyage”, 1966) gibi garip denemelerin, “Aya Seyahat” (“Destination Moon”, 1950), “First Men in the Moon” (1964) gibi ‘ay yolculuğu’nu merkeze alan eserlerin bu konuda çağa ayna tutma düşüncesi varken “Maymunlar Cehennemi” (“Planet of the Apes”, 1968) ve “2001: Uzay Yolu Macerası” (“2001: A Space Odyssey”, 1968) bu kalıplara yeniden şekil vermişti. Uzayda yaşamak veya bir varlıkla karşılaşmaktan ziyade kendi benliğini araştırma ve akraba kalıpları kullanma anlayışı devreye girdi. Bunların yaptıkları sayesinde, melez yapılardan, diğer alt türlerden, bize uzak temalardan, çarpıcı bir anlatıdan ve felsefi zenginlikten söz etmek mümkün olabildi.

        Bunlardan birincisinin zaman yolculuğu damarlı kıyamet sonrası bilimkurgu şablonu, ikincisinin parçalı, paralel evrenleri, evrim teorisini araştıran uzay boşluğu filmi düşüncesi tuttu. Klasikleşti. 70’lerde ise bu iki başyapıtın aşıladığı cüret büyük oranda bugünlere kadar geldi. Ama o zamanlar “Hükmedenler” (“The Capricorn One”, 1977), “Doppelgänger” (1969), “The Andromeda Strain” (1971), “The Black Hole” (1979) gibi eserler bu konuda güçlü bir rekabet getirmekten ziyade, ‘farklı bir deneme’ sunmakla yetindiler. Türün bambaşka alt türlerinin öne çıkmasını dışarıdan izlediler. Astronot hikayeleri böylece B sınıftan alınıp insani mücadelenin adresine dönüştü.

        Uzay boşluğunun derinliklerinde “Apollo 13”ten farksız bir macera

        Gerçekçi Mars, Jüpiter, Venüs ve ay yolculukları kendine daha elverişli, sinemasal bir zemin buluyordu. Büyük oranda da toplumsal ve siyasi olaylarla paralel olarak uzayda yaşam arayışı popüler hale geldi. Cuarón ise o zamanki dönüşümü 2013 yılına uyguluyor. Belki de Mars’a çıkmayı Facebook’un keşfiyle, “Matrix” felsefesiyle ya da iyiden iyiye kontrolü kaybeden zihinsel dünyalarla karıştırıyor. Şimdilerde bilimkurgunun “Başlangıç” (“Inception”, 2010) ve “Avatar” (2009) ile yani ‘sanal gerçeklik’, ‘rüyalar’, ‘bellek’, ‘gerçeklik sorgusu’ gibi konuları hatmettiği bir dönemde “Yerçekimi”, işin ucunu 45 sene öncesine kadar götürüyor. Uzayda olası bir kaza ile yaşam mücadelesine girme korkusu, o zamanlar aya yolculuğun başarısızlığı ve dışarıdan gelen tehdit ile geçerli olmuştu. 70’lerde çekilse şaşırmayacağımız eser ise üç boyutlu olmasıyla da zekasının seviyesini düşürüp kullanışsız hale geliyor.

        Sözü geçen eserin, uzay boşluğunun derinliklerinde “Apollo 13” (1995), “Kırmızı Gezegen” (“Red Planet”, 2000) ve “Görev: Mars” (“Mission to Mars”, 2000) gibi ‘bilimkurgu’ demeye bin şahit isteyen sıkıcı eserlerden tek farkı ‘açık alan gerilimi’ konusunda iki karakter kullanması. Uzay istasyonları ve uzay objeleri arasında gidip gelen Bullock ile Clooney ise bu tabana yüklenip tam bir kuşak çatışmasının malzemesi oluyorlar. Cuarón bu noktada yapabileceklerini, “2001: Uzay Yolu Macerası” damarından, 1968 model bir ambalajla canlandırıyor.

        Yanlış tercihler, sinema tarihinin en manasız uzay boşluğu portrelerinden birine açılıyor

        2011’de izlediğimiz “Ölüm Yolculuğu” (“Apollo 18”, 2011) kadar korkutucu bir ‘uzayda geçen uzaylı yaratık istilası buluntu filmi’ ya da perili ev düşüncesini uzay gemisine taşıyan ‘space goth film’ örneği olmayı hiç düşünmüyor. Aksine “Prometheus”un (2011) ikincisine yanaşmasının da gerisine düşüyor. Eğer ilk 20 dakikanın plan sekans çekilmesi filmin tamamına yayılsa “İp”e (“Rope”, 1948) rakip bir ‘tek plan çekilen stüdyo filmi’ canlanabilirmiş.

        Ama nafile. Cuarón, Wright’ın “Anna Karenina” (2012) öncesi dönemi gibi plan sekansı aralara attırmak için çekiyor. Bu tekniği devrim malzemesine dönüştürmekten ziyade seyirci ile kurulan bağda bir anlatı aracına dönüştürüyor. Bu noktada da onun çok sevdiği sallanan, kaydırılan ve hareket eden kamera algısı bir uzay macerasına yansıyor. “Yerçekimi”, “Fezada Kaybolanlar” (“Marooned”, 1969) ile kurduğu akrabalığın üzerine koyamıyor. Bu damardan çarpıcı bir aşk hikayesi, radikal bir denemeye yaratamıyor. Postmodern sıfatını ele almayı bırakın ‘klasik bilimkurgu’ tanımına kadar geri gidiyor. Farklı kültür arayışı veya bir egzotizm yok karşımızda. Bir diğer yandan bakınca en barizinden sinema tarihinde “Esrarengiz Yolculuk” ve “Düşmanım” (“Enemy Mine”, 1985) gibi manasız uzay boşluğu portrelerinden birine dönüşüyor. Bu konuda belli bir iddia ortaya koyuyor.

        Disneyland’deki üç boyutlu gösterilerden farksız bir göstermelik teknoloji ürünü

        Disneyland’in üç boyutlu gösteri veya filmlerinin ‘ter atma’, ‘ay taşı atma’ gibi çocukları eğlendiren taktikler ise üç boyutun esas arayışı. Böylece hikayeden, sinema sanatından ziyade teknik numaraların hiçbir şeyi umursamadan izleyeni içine aldığı bir süreç canlanıyor. Zaten Cuarón, kıyamet sonrası bilimkurgu denemesi “Son Umut”ta (“Children of Men”, 2007) da gösterdiği gibi umut dolu birey hikayelerini seviyor. Burada da hayat mücadelesi o noktaya kadar uzanıyor. Gözlüğü çıkarınca herhangi bir gerilim hissetmediğimiz evren, Polanski’nin kapalı alan işlerini mumla aratmakla kalıyor.

        70’lerdeki “2001: Uzay Yolu Macerası” muadili eserleri bırakın “Uzayda Dehşet” (“Pandrom”, 2009) gibi bu konuda yeni milenyumda verilen yenilikçi işlerin bile gerisinde kalıyor. Sandra Bullock’un ‘tek tabanca’ hali ise sanki uzay istasyonundaki plan sekans ile açılışı dolduran işçiliğin yanına eklenen yegane olumlu detaya dönüşüyor. Ama Cuarón onunla aşk yaşıyor gibi. Alan derinliği, ses kurgusu dolgunluğu dışında bir şey yapmazken bunlardan birincisi için yine Emmanuel Lubezki’nin alışık olduğumuz becerisi gözlerden kaçmıyor.

        Gözlükleri çıkarınca gerilimin anlamsızlığı açığa çıkıyor

        “Yerçekimi”, bilimkurgunun 40 yıl öncesindeki dilinden yürüyen, bu konuda da ilkelliğe mahkum olan bir eser. Bu demodelikten mutlu olduğunun çok bariz olması ise işin trajiklik kat sayısını daha da arttırıyor. Gözlükleri çıkarınca bir boşluk ve manasız bir gerilimle sarıldığınızı anlamak mümkün olabiliyor. Bu da Cuarón’un işini arşiv ürünü haline getirmekten alıkoyup çabucak unutulacak bir yapıta dönüştürüyor. Böylece yönetmenin ilk döneminin eserlerini hatırlamak kaçınılmaz hale geliyor. Meraklısı için “Annemi Karıştıma”yı (“Y Tu Mamá También”, 2001) öneririz. En kısa yoldan Duncan Jones’un “Ay”ına (“Moon”, 2009) ulaşmak da bir çözüm olacaktır.

        Dramatizasyon burada biraz gerilla sineması haline gelirken, abartılı bir melodramatik ruh “Son Umut” misali kaçınılmaz oluyor. Filmin her anına bu durumun sinmesi ise yönetmenin inanışının bir parçası aslında. “Apollo 13”ün ağır aksak hali böylece perdeyi 45 dakikada geçerli olabilecek bir hikaye eşliğinde teslim alırken, arka planda da ‘aya yolculukta başarısız olmuş Amerikan toplumu’ gerçeğini yerleştiriyor gibi davranıyor.

        FİLMİN NOTU: 3.8

        Künye:

        Yerçekimi (Gravity)

        Yönetmen: Alfonso Cuarón

        Oyuncular: Sandra Bullock, George Clooney

        Süre: 92 dk.

        Yapım yılı: 2013

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ