Festivalden kısa kısa
Kerem Akça, 33. İstanbul Film Festivali'nde görücüye çıkan dört filmi değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
5-20 Nisan 2014 tarihleri arasında 33. kez düzenlenen İstanbul Film Festivali’nde gösterilen dört filmi değerlendirdim. Bunlardan özellikle “Yaza Veda” ve “Hawaii”nin bir adım öne çıktığını söylemeliyim.
“Hawaii”: Tarafını seç!
Sanki Rainer Werner Fassbinder’in içine genç bir ruh girmiş izlenimi yaratan bir eserden söz edebiliriz. “Absent” (“Ausente”, 2011) ile dikkat çeken Marco Berger beşinci eserinde bir ‘gözetleme filmi’ne imza atıyor. Aslında bir yazar ile hayranlık duyduğu kişinin ilişkisi gayet kolay bir ‘aşk filmi’ne, ‘ilişki filmi’ne dönüşebilir. Cinsel tansiyon, tutku, ahlak, duygusallık sınanabilir.
Ama işin ucu hiç o noktaya ulaşmıyor. Berger görüntü yönetmeninin becerisinden ve ses tasarımından beslenen bir ‘yabancılaşmış coğrafya’ yaratıyor. Odak kaydırmaların, dark odakların hakimiyetinden ‘teleobjektif’ ile çekilmiş planlar alıyor. Bakış açısı planlarının kullanımıyla flululuğu da devreye ‘seksilik’ olarak sokan bir düzen var.
Yani Hitchcock’un röntgen hissiyatı bir ilişki biçimi olarak canlanıyor. Sadece bir kez birbirine temas eden ikilinin gözünden hiç duygusal uçurumlara düşmeden mesajını iyi belirleyen bir eser ortaya çıkıyor. Gündelik hayatların arasında doğal ışıkla canlanan bu samimiyet fazlasıyla sizi kavramaya açık.
‘Hawaii’ye yönlendirme ise tamamen şaşırtmaca. Karakterlerin üstü çıplak, seksi popolu fiziksel tasvirleri de buna eklenebilir. Ama Berger hiçbir şekilde bu temassızlığı, göstermelik dostluğu sarsmıyor. Teşhirciliği öne çıkarmıyor. Röntgencilikle iki karakterin bakış açıları arasındaki değişimleri anlamlamdırıyor. Hiçbir geleneksellik istemiyor. Aksine eşcinsel hikayelerindeki akışa Fassbinder ile Araki kadar özel bakan bir yönetmen olduğunu ispatlıyor.
Elbette odak ve kamera kullanımı, arka planda önde olup bitenler büyük değer arz ediyor. Bu dünyada haddinde kalan süre ve finalin ucu açık haykırışı da değerli. ‘Hawaii’den değil boşluklardan tutkudan, aşktan anladığı hep aynı olanlar için son derece değerli bir çalışma bu eser. 1.85:1’de büyük oranda doyuruyor.
FİLMİN NOTU: 6
“Yaza Veda”: Rohmer usulü tam ekran Japon filmi
Japon sinemasının gençlik temsilleri deyince Nagisa Oshima’nın 1960’ların başında imza attığı ‘asi gençlik’ üçlemesi belirir zihnimizde. O da olmazsa İkinci Japon Yeni Dalgası’nın “Lilly Chou Chou Hakkında Her Şey” (“Riri Shushu No Subete”, 2001) ve “İtiraflar” (“Kokuhaku”, 2010) gibi internet kuşağına ayna tutan yaratıcı ve kalıcı eserlerini hatırlarız. Ama Koji Fukada üçüncü filminde bambaşka dalgalara yelken açıyor.
Tam ekran (1.33:1) çektiği eserinde doğal ışıkların aktif olduğu gündüz periyodlarına bir mizansen kuruyor. Sabit açıların, doğal performansların ve yer yer dengeli kaydırma hareketlerinin katkısıyla uzun planlar ve plan sekanslar inşa ediyor. Yaz günlerinde farklı kuşakların ilişkilerine bakışı canandırıyor.
Yaşlısından gencine kadar bütün Japon toplumunun portföyü canlanıyor. Bu da büyük oranda yanı başımızda canlan, bize temas eden “Yaza Veda”yı (“Hitori No Sakuko”, 2013) diyaloglarla örüyor. Ozu’yla bağ kurup Rohmer’in geleneğinden beslenen yönetmen, bunu modern dönemde canlandırıyor. Ancak gençlik portresiyle Linklater’ın X kuşağı temsillerini akla getiriyor. 90’larda geçiyormuş gibi gözüken eserin bu yoldan ilerlediği çok açık.
Kimi zaman karakterlerin birbirine karışması senaryoyu sarsıyor. Gevezeliği yanlış hale getiriyor. Fakat esasen bu durgun sularda kalmak filme bir tutarlılık katıyor. Tam ekranda ve işlenmemiş renklerle yürüyen anlayış gerçekten tutuyor. Yönetmenin zırtlak ‘şehirde mal sahibi olma komedisi’ “Konukseverlik” (“Kantai”, 2010) bir anlamda devre dışı kalıyor. Özellikleri mesafenin faydalı katkısıyla burada daha iyi açığa çıkıyor.
FİLMİN NOTU: 6.5
“Öncü”: Dalgıçlıkta paranoya ve aksiyon
Dalgıçlık fanatizminden komplo gerilime açılan, fazlasıyla 70’lerin Hollywood politik-gerilimlerini akla getiren bir iş… Erik Skjoldbjærg, İskandinav sinemasında zaman zaman popüler estetiğe hakim eserler üretilebileceğini kanıtlıyor. Gerçek bir Amerikan sineması mizansenini izleyen yapıt, para hırsına ve kötü emellere alet olmak istemediği için kaçan sıradan bir insanın yüzleştiği bunalımı takip ediyor.
Oradan canlananlar ise aslında yakın/çok yakın planların izinde ilerlerken grenli bir pelikül kullanımıyla meselesini anlamlandırıp, Air’in elektronik ezgileri ile boyut kazanan bir yapıt. Hedef, Kuzey Deniz’de bulunan Norveç’in ilk petrol boru hattı… “Öncü” (“Pioneer”, 2013), öncü polisiye “Insomnia”nın (1997) yönetmeninin Hollywood transferi “Prozac Toplumu” (“Prozac Nation”, 2001) ile içine düştüğü açmazı akla getiriyor. Orada stoner dramanın can verdiği video klip estetiği becerisinin senaryoyu umursamayınca yerinde sayması, bir nebze olsun burada da canlanıyor.
“Öncü”, sinemaskop formatında sürükleyici bir seyirlik aslında… Gerilim, yaya ve araba takip sahneleri konusunda dersine iyi çalışıyor. Petrol piyasasının ‘doğal sular’dan çıkarttıkları üzerine derin devlet mesaisi de yapıyor. “Konuşma”dan (“The Conversation”, 1974) “Vahşi Koşu”ya (“The Marathon Man”, 1976) uzanan etkileri üzerine alıyor. Köşeye sıkışan masum bir adamın, sistem tarafından kovalanmasını ‘paranoya’ duygusuyla yansıtıyor.
Ama Wes Bentley’nin destek verdiği Norveç devletine yardım eden Amerikalıların timi sanki fazla yapma. Onun çatık kaşlı oyunculuğundan başlayan sürecin, denizaltı sahnelerinin eskimesiyle dengelendiği net. İçsel yozlaşma da bu sayede yerine ulaşamıyor. Ama çıkış noktası ve akıcı anlatısıyla “Öncü” ilgi çekiyor. Seyirciye aradığını verip petrol piyasasının arka planında neler olduğunu, olayın Ortadoğu’nun ötesinde açılımlar taşıdığını kanıtlıyor.
FİLMİN NOTU: 5.7
“Salvo”: Görüntü yönetmeninin filmi
Salvo adlı bir mafya tetikçisinin, kiralık katilin öyküsü… İtalyan gangster filmi geleneğinden beslenen eser, bu alanda ‘klasik’e yakın durmamaktan mı mustarip tartışılır. Ama özellikle “Yenmek” (“Vincere”, 2009) ve “Uyuyan Güzel”in (“Bella Addormentata”, 2012) başarılı görüntü yönetmeni Daniel Cipri’nin filme damga vurduğu söylenebilir.
Bir kiralık katil ile görme engelli bir kızın olağandışı ilişkisine, sevgisine, nefretine, suçluluğa meyletmesine odaklanmak değerli. Grassadonia-Piazza ikilisi de bu kaynaktan bir sinemasal ruh arayışına giriyor. Salvo’nun bakış açısından kaydırmalı planlarla başlayan eserin onu bir ‘savaş’a sokar gibi yaptığı söylenebilir. Ama görme engelli kızın bakış açısına geçilen karmaşık ilk sekanstan itibaren sinemasal yaralar alıyor film.
Burada kurgunun genel hikaye kurgusunda planlanmadan bağlandığı hissi çok açık hissediliyor. Bu noktada da Cipri’nin karanlıktan beslenen sinematografisine çok iş düşüyor. Siyahın içinde ‘yaralı’ gözüken karakterleri resmeden Cipri, buradan da akılda kalıcı kareler çıkarıyor. Salvo’yu uzaktan enselerken veya amorsundan gözlemlerken ‘doğal renk’ten ziyade gece ışığının ters ışık etkisi yapmasına ayna tutuyor.
Bazı sekanslar görsel açıdan akılda kalıyor. Sinemaskop formatında ‘seyir’ veya ‘görsel yapı’ adına fazla sıkıntı yok. Ancak bunları bir filme çevirme konusunda Woo’nun “Acımasız Katil”ine (Dip Huet Seung Hung”, 1989) benzeyen hikaye yapısının soğukkanlı olma ve stilizeden çıkma konusunda sıkıntıları var. Görme engelli kadın-suçlu adam ilişkisi hiç tutmuyor. Kadın oyuncu özellikle tökezleyip filmi bakış açısına geldiğinde yaralıyor. “Salvo” (2013), gangster dünyasını balta girmemiş orman misali gören İtalyan filmlerinin zekisinden olamıyor.