Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Keşfet Ozan Güven: Ne korktum ne de kaçtım"

        Ozan Güven, 'O.M.G' adlı oyunla, içe çekilme dönemini sona erdirdi. "Beş buçuk sene boyunca öldüm, şimdi cenazemi kaldırıyorum" ifadesi, sahnelediği eserin sadece tek kişilik bir performans değil, aynı zamanda içe çekilme döneminin otobiyografik bir dışavurumu olduğu fikrini oluşturdu.

        Ben de 'O.M.G'nin o 5 yıllık sessizlik döneminin tortularının sahnede temizlendiği bir seans olduğunu düşündüm. Değilmiş... Güven, 'O.M.G' fikrini, içe çekilme döneminden önce ortaya çıkarıp projelendirmiş.

        Kariyeri boyunca kendini ifade etme ve özel hayatını paylaşma konusunda zaten mesafeli bir tutum sergileyen Ozan Güven, eski sevgilisinin 'Şiddet' iddiasında kelimelerinin çarpıtılmasından endişe ettiği için sessizliği, en güvenli liman olarak gördü. Söz konusu iddiayla ilgili olarak yalnızca şu cümleyi kurmakla yetindi; "Bir kadına şiddet uygulamadım."

        Kendisine göre bu kısa beyan, hakikati anlatmak için yeterliydi. Peki, bu açıklama kendini ifade etmek için gerçekten kafi miydi? Bugün geriye dönüp baktığında bu konuda ne düşünüyor?

        Ozan Güven, konuşmama kararlılığını sürdürüyor. Güven, "Gerçeklerin, er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır" sözüne güvenerek, her şeyin bir zamanı olduğu" inancıyla hareket eder bir tavır sergiliyor.

        Ozan Güven, Habertürk'e verdiği röportajda; yeni projesi 'O.M.G', sessiz kalarak hata yapıp yapmadığı ve iç dünyasında yaşadığı süreçlere dair merak edilen pek çok noktayı ilk kez samimiyetle paylaştı.

        • Yeni projen 'O.M.G'yi nasıl tanımlamalıyız?

        'O.M.G’; 'Oh my god!' olarak biliniyor ama aslında Ozan Muharrem Güven... İnsan yaşadıklarını biriktirir sonra; "Aa, ben buradan gidiyorum" der. Sonra da dönüp hayatına bakar. Benim de kendi hayatım için bunu anlattığım bir oyun.

        "ÖZEL HAYATIMDAN KİMSENİN HABERİ OLMADI"

        • Yani biyografi türünde bir oyun mu?

        Biyografik bir yapısı da var. Ben yıllarca sadece oynadığım karakterlerle televizyonda oldum. Özel hayatımdan kimsenin haberi olmadı, çok fazla bir şey de bilinmez. 21 yaşında bir oğlumun olduğunu söylediğimde; "Aa, sen evli miydin?" diyorlar. Aslında biyografimi anlattığım oyunlaştırılmış bir sahne gösterisi.

        REKLAM

        "CEM YILMAZ, TÜRK MİZAHININ ATATÜRK'ÜDÜR"

        • Fikir, ortaya nasıl çıktı?

        Bundan 7 - 8 sene evvel Şevket Çoruh ve Günay Karacaoğlu ile Baba Sahne'de yeniden tiyatroya başladım. 300 küsur oyunluk "Don Kişot'um Ben"i oynadık. Sonra 'Taxim' diye bir oyun oynadık. Sonra ben 3 kişilik bir tane daha oyun yazdım. Sonra bir de sahneye tek başıma çıkayım ama bu bir stand-up olmasın, dedim. Çünkü yıllardır Türkiye'de stand-up yapan, Türk mizahının Atatürk'ü Cem Yılmaz var. Çok fazla yakın arkadaşım stand-up yaptığı ve öyle bir iddiam da olmadığı için bunun bir dramatik yapısı olsun istedim. Daha sonra; "Bunu yazılı bir hale nasıl getirebilirim" diye düşündüm. "Bunun bir başı, ortası ve sonu, bir dramatik yapısı nasıl olabilir" diye bunun üzerine bir sene kafa yordum. Sonra da 'O.M.G' ortaya çıktı.

        Cem Yılmaz - Ozan Güven
        Cem Yılmaz - Ozan Güven

        "ÖLMEDEN ÖLÜNÜR"

        • 'O.M.G'de neler anlatıyorsun?

        Ben tasavvuftan yola çıkarak şöyle bir şey okumuştum ve her zaman da hayatımda bir şiardır; "Ölmeden ölünür." Bu ne demek? Bir cenazenin, mevtanın başına giderseniz, hakaretler ederseniz, size dönüp; "Ne diyorsun?" diyemez. Gidip methiyeler düzersiniz. "Çok teşekkür ederim" diyemez. Dolayısıyla bu dünyada hele şu zamanlarda ne gelen yergilerle canınızı sıkın ne de gelen övgülerle böbürlenin, kibirlenin. Bunun üzerinden yola çıkarak bir şey yapmak istedim.

        "BU DÜNYAYA BOŞ YERE GELMİŞ OLAMAYIZ"

        • 'O.M.G' için daha önce "Beş buçuk sene boyunca öldüm, şimdi cenazemi kaldırıyorum" dedin. Bu arınma süreci adına bir temsil midir?

        Çok da değildir... İnsanların hayatta bir amaçlarının olması gerekiyor. Bu dünyaya boş yere gelmiş olamayız. Ya birinin hayatına dokunacağız ya da biri, bizim hayatımıza dokunacak. İnsanlar dünyaya had bildirmeye geldiklerini düşünüyorlar ama aslında had bilmeye geldik. Becerebilen vefat ediyor ve sırasını savıyor, kalanlar düşünsün. Babamı kaybettiğim için ölümle çok küçük yaşta tanıştım. Dolayısıyla da insan bu konularda bir tevekkül geliştirmeye çalışıyor. Hayat da seni iddialarınla sınıyor. Sonunda da bu küçük hayatımıza, yani zamanını belirleyemediğimiz bu hayata ne kadar iyilik, sevgi, ne doldurabilirsek onu doldurmaya çalışıyoruz. Çünkü hepimiz geldik ve gideceğiz.

        REKLAM

        "O DÖNEMİN İÇİNE DENK GELDİ"

        • Beş yıl süren bir sessizlik dönemine girdin. 'O.M.G'yi o sessizlik döneminde ürettiğini düşünmüştüm ama öyle değilmiş, değil mi?

        Aslında o dönemin içine de denk geldi. Yani onun öncesindeki dönemde bir sinema filmi yazdım, 'Don Kişot'un metninde katkım var, 'Taxim'in metninde katkım var. Sonra 'Konuşmamız Lâzım' diye başka bir oyun yazdım. En sonunda da 'O.M.G'yi yazdım. Ben mesleğim boyunca da hayatım boyunca da çalıştığım işlerde hep işin mutfağında olmayı sevdim. Sadece oyuncu olarak değil, hikâye belirlenirken diyaloglarıyla, mekânlarıyla, diğer her kısmıyla çok ilgilendim. "Bu senaryo kötü bir senaryo ama karakter ve benim rolüm iyi" diye hiçbir işi kabul etmedim. Hep işin bütününe baktım. Kötü bir filmin iyi oyuncusu olmayı çok tercih etmedim. Mesleki açıdan iyi bir filmin ortalama bir oyuncusu olmaya daha yatkın bir karakterim var.

        "KENDİMİ BİLDİM BİLELİ BÖYLEYDİ"

        • İşin mutfağında olma isteği bu beş yıllık süreçte mi ortaya çıktı?

        Hayır, kendimi bildim bileli öyleydi. Tanınırlığım 'İkinci Bahar'da başladı. Uzun bir süre tiyatroya ara vermiştim. 8 sene önce Baba Sahne'de tekrar tiyatroya başladım. Bu beş buçuk, altı senede altı yüz oyun oynadım. Şimdi de 'O.M.G' ile devam ediyorum.

        "İNSANLARIN BAŞKA ÇARESİ YOK"

        • Son yıllarda tiyatroya olan ilgi çok arttı. Sence bunun temelinde hangi nedenler var? Böyle devam edebilmesi için özellikle neler yapılmalı?

        Aslında sanat ve moda gibi akımlar kendilerini 20 senede bir tekrar edebiliyorlar. Ekonomik şartlardan dolayı günümüzde insanların tek eğlencesi televizyonlardaki diziler fakat hepimizin malumu çok uzunlar ama insanların başka çareleri yok. Bir yere gidemiyorlar, sinemalar zaten bitti, dünyanın durumu belli, ekonomik sorunlar belli, mutsuzluklar belli. Canlı performanslar, pandemiden sonra insanları birazcık daha dışarı çıkar birazcık daha salonlara gider biraz daha tiyatro seyreder yaptılar. 8 sene önce Baba Sahne yeni kurulmuştu ve şimdi kendine ait bir seyirci kitlesi var. İnsanlar sevdikleri isimleri tiyatro sahnesinde canlı görmeyi özlediler. Hele bir de oyun iyiyse, canlı performanslar tadından yenmiyor.

        'Taxim'
        'Taxim'
        REKLAM

        "SOSYAL MEDYA HERKESİ ELE GEÇİRDİ"

        • Canlı performansları, ekran bağımlılığından kurtulmanın en iyi yollarından biri olarak görüyorum...

        Ekran bağımlılığı günden güne artıyor. Biz tek kanal kuşağız, eskiden tek kanal kapanana kadar ona bakardık. Şimdi çok kanal oldu, çok kanal yetmedi telefonlar var. Sosyal medya herkesi ele geçirdi. İşi olan da olmayan da fikri olan da olmayan da herkes sosyal medyada. "Yapay zekâ mesleklerimizi ele mi geçiriyor?" diyorlar ama asıl sosyal medya bizi ele geçirdi, farkında değiliz.

        "HER İNSANIN BİR AVATARI OLDU"

        • Siz oyuncular için bir süre öncesine kadar filmler için izleyici sayısı, diziler için de reyting kaygısı vardı. Şimdi işin içine bir de algoritma girdi. Bu sizi nasıl etkiliyor?

        Kendi adıma söyleyeyim; yaptığım işin niteliğine de niceliğine de bakıyorum. Biraz akılcı bir adamımdır, hiçbir metne duygusal bakmam. O iş benim için iyiyse ve bunu kabul ettiysem ondan iyi bir şey çıkarmak için o işin bütününün iyi olması için son gücüme kadar savaşırım. Elbette ki algoritma önemli ama 10 milyon takipçimin olmasının peşinde değilim. Sahneye çıktığım zaman seyirci oradaysa benim için tamamdır ama kendimizi güncellememiz gerekiyor. Çünkü çağın gerisinde kaldığımız zaman yaşlanıyoruz. Evet, sosyal medyayı inkar etmek ve yok saymak söz konusu fakat yaptığımız meslekler bununla çok ilintili. Artık her meslek bununla ilintili. Sosyal medya, artık her insanın bir vitrini oldu. Her insanın da bir avatarı oldu. Ve gerçekle soyut yaratılan karakterler artık birbirine karıştı. İnsanlar da yarattıkları avatarlarla çelişiyorlar. Ona inanmaya başlıyorlar, mutluluklar, mutsuzluklar buna göre belirleniyor. Herkes de mutlu olmanın peşinde ama her dakika mutlu olamayız. Mutluluk ve mutsuzluk gelip geçici şeylerdir. Bütün dünya şu anda gerçekten iki tane delinin iki dudağının arasına bakıyor. Bu bana çok adil gelmiyor. Kötülerin bu kadar güçlü olup çoğunluğu böylesine etkilemesi hiç adaletli değil.

        REKLAM

        "DÜNYAYI KADINLAR KURTARACAK"

        • Güzel bir söz vardır; "İyilerle kötüler arasındaki savaşta mutlak zafer iyilerin olacaktır. Çünkü melek, dünyaya şeytandan daha önce geldi." Eninde sonunda iyilerin kazanacağına inanıyorum. Zaten tersi olsaydı insanlık kalmazdı.

        Benim de böyle bir umudum var. Bu dünyayı iyi insanların, özellikle kadınların kurtaracağını düşünüyorum.

        "ALLAH, SPOİLERİ VERMİŞ"

        • 'O.M.G'ye dönersek; seyircilerin salondan çıkarken özellikle hangi duygular içinde olmasını umarsın?

        Yaşamı ve kendinizi o kadar da ciddiye almayın. Korkmayın, hepimiz öleceğiz. Ölümsüz gibi yaşamak, ölmeyecekmiş gibi yaşamak bizi hayatımız boyunca hataya teşvik edebilir, zorlayabilir ya da o yollara daha kolay girebiliriz. Aslında şunu demek istiyorum; "Ne iş yaparsanız yapın arkanızda bir cümle bırakamıyorsanız o hayatı yaşamamış sayılıyorsunuz." Elbette ki ölüm, ayrılık, bunlar kederli şeyler ama nasıl ki dünyaya geliyorsak, - Allah spoiler'i vermiş; "Her canlı ölümü tadacaktır." diye - neşeyle ve sevgiyle karşıladığımız insanları, aynı sevgiyle ve kederi biraz azaltacak neşeyle de uğurlamamız gerekiyor. Bence onlar adına sevinmemiz gerekiyor. Çünkü onların sınavı bitiyor, kalanlar düşünsün. Kalanlar da vakitlerini nasıl geçirecekler, ne yaparak geçirecekler, belki buna karar vermeleri daha kolay olabilir. Günümüzde insanları; "En iyi versiyonun bu. Çok mutlusun." diye iteledikçe insanlar kendi kabuklarından çıkıp küçücük bir ekranda mutluluk ve mutsuzluk peşinde koşuyorlar. Gökyüzü var, başınızı gökyüzüne kaldırın, bakın, kuşlar uçuyor. Mucizeyi hep başka şeylerde arıyoruz; bir telefonda, bir erkekte ya da bir kadında. Nefesini al, 45 saniye tut, bak bakalım mucize nasıl bir şey. Farkında olmadan nefes alıp veriyoruz ve bu bizim otomatik hareketimiz. Bu ne kadar büyük bir nimet. Bunun farkına varmamız gerekiyor. Belki de insanların birazcık da olsa; "Evet, bu dünyada ölüm diye bir şey var." diye düşünmeleri gerekiyor. Eskiden; "İyilik yap, denize at" diye bir laf vardı ama şimdi iyilik yap, denize atma hatta onu cam bir fanusun içine koy var. Sağ elin verdiğini, sol bilmezdi. Şimdi insanlar, iyiliği de alenen yapıyorlar. Kötülüğü zaten baş tacı etmiş bir dünya var. Fenalık ve kötülük, dünyada hiç bu kadar prim yapmamıştı.

        REKLAM

        "BUNUNLA İLGİLENMEKTEN VAZGEÇTİK"

        • 'O.M.G'yi özellikle bu yaşında mı sahnelemen gerekiyordu? Örneğin 30'lu yaşlarında sahneleyemez miydin?

        Bence bu yaşlar için evet. 50’li yaşlarımı geçtim, ufak ufak tamamdır yani. İnsanlar her zaman mizacıyla doğarlar, karakterleri gelişebilir ama mizacı kalır. 30 yaşındaki fikirlerimi ifade edecek kelimelerim ve tecrübem bu kadar fazla değildi. Ben biraz kendi kabuğunda yaşayan bir insanım, gençliğimden beri öyleydim. İşimle ilgili düşündüğüm şey beni ilgilendiren kısmın kayıtla, stop arası olduğuydu. Öncesi ve sonrasının da işimin bir parçası olduğunu bilmiyordum, farkında bile değildim. Bilirsin, yıllardır film çekerim, filmlerde bile röportaj yaparken; "Çektik işte, ne anlatacağım ki?" derdim. Van Gogh resim yaptı, 100 yıl sonra değerlendiler. Şimdi Van Gogh gelse; "Saçmalamayın, o tabloyu bir kervanda yemek yemek için yaptım, hiç de öyle şeyler düşünmedim hatta birazcık da şarap içmiştim" dese, ne yapacaklar? Bilmiyoruz ki… Yaftalamak ve yapılan işin üzerine bir şeyler yorumlamak işin kendisinden daha büyük bir hale geldi. Baktığın şeyi seviyor musun, sana bir şey hissettiriyor mu, seni iyi bir yere doğru eviriyor mu, toplumca yıllar önce bununla ilgilenmekten vazgeçtik.

        "HERKESİN ÖZELİ, MAHREMİ ARTIK ORTALIKLARDA"

        • Neden böyle oldu? Mahalle kültürü vardı, toplumun özünde bir samimiyet vardı. Sence bu değerlerden neden uzaklaşıldı?

        "El - alem ne der?" vardı, "El - alemi kendine güldürme" vardı. Örnek veriyorum, bir adam bir hanımefendiyi mahalleye gelene kadar takip etsin, mahalleye girer girmez bakkala ya da mahalleden bir ağabeyine; "Birisi beni takip etti" derdi. Bu bir meseleydi. Şimdi insanların 3 milyon takipçileri var ama sorun yok. Herkesin özeli, mahremi ortalıklarda artık. Apartmana girerken bile girişteki teyzenin kapısının önünden geçerken gürültü yapılmazdı ki kimseyi uyandırmayalım. Bizim psikologlarımız anneannelerimizdi, komşulardı. Şimdi herkes kendi kendinin psikoloğu. Zaman değişiyor, durumlar değişiyor, teknoloji gelişiyor ve teknoloji geliştikçe insanların bireyselleşmesi çok daha fazla oluyor. Bireyselleştikçe aile denilen kalabalıklar yavaş yavaş yalnızlaşmaya başlıyor. Yalnız olan insan da yalnızlığın tadına varıyor, kimi varıyor kimi varamıyor ama yalnızlık çok tehlikeli bir hastalık hali. Çünkü yalnız kalmanın keyfine varınca; "Neden bütün bunlarla uğraşayım?" diyorsunuz. Yalnız başına eve kapanmadan bahsetmiyorum. Eğer bunu seviyorsa bir sanatçı için bu çok verimli bir şey. Otur yaz, çiz, seyret, üret ama yorganın altından çıkmayarak, dünyadaki sorunları izlemeyerek o sorunların olmadığını varsayamazsın. Bunlar yine devam ediyor sadece sen haberdar değilsin. İstanbul'un biraz dışına çıktığımızda tüm bu sertlikler, çirkinlikler ve mutsuzluklar oraya biraz daha hafifleye hafifleye geliyor. İstanbul, zaten yıllardır çok insanın enerjisini alan bir şehir ama aynı zamanda ayrılamadığımız eski bir sevgili gibi...

        "ÖĞRENMEM GEREKEN ŞEYLER VARMIŞ"

        • Beş yıllık dönemde içine mi çekildin?

        Çok tez canlı bir adamımdır; yemek yiyeceksek hemen yiyelim, film çekeceksek hemen çekelim isterim. Sabır konusuyla ilgili öğrenmem gereken şeyler varmış. Bazen de çekilip, bütün olup bitene uzaktan bakmak lâzımmış. Yaşarken ağır gelse de sabretmenin, durmanın nasıl bir nimet olduğunu ben bu beş buçuk sene içerisinde anladım. İnsan olaylara bazen dışarıdan bakmak istiyor. İnsan tanıyorsun, tanıdığın insanları tanımadığını fark ediyorsun, tanımadıklarını tanımaya başlıyorsun. Hayatta neyi biriktireceksin? Oyunda da var, ilk önce üstünü arıyorlar. Heybende ne biriktirmişsin ne biriktirmemişsin, kimin hayatına dokunmuşsun, kim senin hayatına dokunmuş, bunları görmek, sükûnet ve sabırla beklemek…

        "DÜNYAYA GELDİK, HEPİMİZ DÜŞEBİLİR KALKABİLİRİZ"

        • O zaman bir dinginlik dönemi olduğunu söyleyebilir miyiz? Dışarıdan bakarken özellikle neler gördün de seni çok rahatsız etti?

        Kendi içimde evet... Yavaşlamak hatta durmak, durabilmek önemli bir meziyetmiş. Dışarıdan bakarken ilk başta süzgeçten geçirmeden her şey seni rahatsız ediyor. Süzüle süzüle bir tortu kalıyor ve seni asıl rahatsız eden şeylerin ne olduğunu anlıyorsun. Sonra onunla da barışmaya başlıyorsun. Bir şeyleri değiştirmek için elimizden geleni yaparız, yapmalıyız da ama bazen de müdahale edemeyeceğimiz, değiştiremeyeceğimiz şeyler de oluyor. Bilmediğim soru olduğu zaman artık onun üzerine didinmiyorum, geçiyorum. Çünkü bilmiyorum. Belki ileride aklıma gelir, tekrar dönüp bakarım ama zaman kaybetmek istemiyorum. Zaman çok önemli bir şey. Biliyorum ki ben bu dünyaya bir şey için geldim ve zamanımı bununla doldurmak istiyorum. Sevdiklerimle, sevdiğim meslekle, sevdiğim arkadaşlarımla, dostlarımla bir şeyler üreteceğim sakin bir hayat istiyorum. Mutluluk peşinde koşan bir adam değilim. Zaten gün içerisinde bir iki defa gülümsüyorsak bu yeterlidir. Önce canınızı sıkan şeyler niye canınızı sıktı diye düşünüyorsunuz sonra gerçekten canınızı sıktı mı diye düşünüyorsunuz, en sonunda da gerçekten canınızı sıkıyorsa neden senin canını sıktı, neden senin başına böyle bir şey geldi bunun sebeplerini buluyorsunuz. Meselenin aslında çok da seninle ilgili olmadığını anladığınız bir sürü de hikâye biriktirebiliyorsunuz. Dünyaya geldik, hepimiz düşebilir, kalkabiliriz, yanlış yollara sapabiliriz ama ölünce arkamızda ne bırakacağız? Benim 21 yaşında bir oğlum var, ona bir hikâye bırakmak zorundayım. O da devam etsin ki onun da bir çocuğu olursa ona anlatsın. Babamı çok küçük yaşta kaybettim. Hatta gençken de çocuğumun olmasını istiyordum. Ya babam gibi erken ölürsem diye korkuyordum. Belki çocuğum olmayacaktı ve bu hep kendimde bir sınavdı. Babam 39 yaşında ölmüştü, ben de mi 39 yaşında öleceğim diye düşünürdüm, 40 oldum rahatladım.

        "VELİ WHATSAPP GRUPLARI DELİ KAYNIYOR"

        • Babanı kaybettiğinde kaç yaşındaydın?

        7 yaşındaydım. 1983’ten beri ölü olur mu bir insan? Neredeyse yeniden gelecek. İnsan buna alışıyor işte... Bununla didişmenin, kendine travma yaratmamın bir manası yok. Değiştiremeyeceğimiz şeyler… Hani filmlerde, hikâyelerde görürüz ya; "Annem böyleydi, babam böyleydi, ben ne olacaktım ya?" Hayır... Benim babam yoktu ama Ali Ateş’in şahane bir babası var. Benim de şahane bir oğlum var. Yani bizim kader diye yaşadığımız, başımıza gelen şeyleri niye çocuklarımıza aktarıyoruz ki? Velilerin en büyük sıkıntısı budur. "Ben okuyamadım, o okusun" gibi... Tamam ama hayatta yapamadığımız her şeyi çocuklarımız üzerinden ifade etmeye başlıyoruz. Veli WhatsApp grupları deli kaynıyor. "Benim oğlum neden matematikte iyi değil?" gibi... Matematikte iyi olmayabilir ama başka yerde iyidir. İyilik nedir? Eğitim ve öğretimle bilgi edinilebilir ama bir çocuğa, yazılı olmayan kuralların, bir ailenin, bir insanın değerini ancak aile anlatabilir. Günümüzdeki saçma sapan cinayetleri, bu sevgisizliği, bu öfkeyi, tüm bunları yeniden tesis etmemiz gerekiyor. Yeniden ve yeniden ve yeniden…

        "YETENEĞİ OLANLAR ES GEÇİLEMEZ"

        • Herkesin bir şekilde şöhret olma peşinde olduğunu düşünüyorum. Sence de öyle mi?

        Bu devirde bir yeteneğiniz varsa es geçilmesi imkânsız. Çok iyi gitar çalıyorsanız, videonuzu YouTube'a koyarsınız, orada bulunursunuz. Eskiden öyle değildi ama insan orada gitar çalmak yerine hepimizin bildiği şeyleri yapıyorlar. "Televizyon çocuklara kötü örnek oluyor" diyorlar. Evet ama televizyonda iyi örnekler de var. Aile onu açıp izliyorsa çocuk da onu izliyor. Hiç kitap okumayan bir ebeveyn çocuğunun kitap okumamasından yakınıyor ama sen de okumuyorsun. Çocuk da senden ne görüyorsa onu yapıyor. Ali'yi büyütürken, izlediğim filmleri yeniden Ali ile izledim. Okuduğum kitapları yeniden Ali ile okudum. Onunla beraber yeniden bir sürü klasik okudum. Bu sadece eğitim için ya da bilgilendirmek ve entelektüel bir alt yapısı olsun diye değil, benim ve eşimin hayatı böyleydi, o da öyle gördü. Sakin, tatlı bir herif oldu. Şimdi de üniversiteyi bitirdi.

        "BU İŞLERİ TERCİH EDECEĞİNİ DÜŞÜNÜYORDUK"

        • Ali Ateş, mesleğini seçti mi?

        İletişim bilimi okudu. Şimdi de yükseğini yapay zekâ üzerine yapacak. Annesi yönetmen, ben oyuncuyum, meslek seçiminde bu işleri tercih edebilir diye düşünüyorduk ama "Bir aileye bir oyuncu bir yönetmen yeter" dedi. Belki hobi olarak yapar ama o birazcık daha ekip işleri tarafında.

        "BENİM MESLEĞİMİ ELİMDEN ALAMAZ"

        • Yapay zekâ demişken... Yapay zekâ bir Ozan Güven ortaya çıkarabilir mi?

        Çıkarır ama o, yatay zekâ olur. Yapay zekâ, benim mesleğimi elimden alamaz. Zanaatkârın işini elinden alamaz. Mahmutbey gişelerde tenteyi açıp kapatabilir. Bütün gece boyunca hasta birine ilacını verebilir ama zanaat işleri duygu işleridir. Canlı performans seyretmenin bu kadar artmasının sebebi, insanların üç boyutlu bir şey görmek istemeleridir. O anı hafızada tutmak, yolda onu düşünmek, eve gidince onu düşünmek vardı. Bunlar hakkında konuşmak vardı. Şimdi o kadar çok arşivimiz var ama o arşivlere bakmıyoruz. Elektrikler kesilse ya da telefon patlasa hiçbir hatıran kalmayacak çünkü belleğine kaydetmiyorsun onları. Eskiden misafir geldiğinde aile albümü verilirdi. Bunu eleştirmiyorum ama birazcık da dikkat edelim. Manuellik ortadan kalktığı zaman insan da yapaylaşıyor. 29 katlı 10 bin kişinin yaşadığı bir rezidansta hiç kimseyi tanımıyoruz. Bu çok klasik bir söylem ama anahtar bırakacak komşumuz yok.

        "İNSANIN BU DEVİRDE KENDİSİNİ İFADE ETMESİ GEREKİYOR"

        • Dinginlik döneminde kendine, şu konuları başarmışsın şu konuları başaramamışsın dediğin, öz eleştiri yaptığın anlar oldu mu?

        Her gün... Bu son beş buçuk seneye ait bir şey değil, her zaman öyleydi. İnsanın artık bu devirde kendini ifade etmesi gerekiyor. Ben başladığımdan beri bu duruma ayak uyduramadım, sürekli görünür olmak, sürekli orada burada olmak, onu yapamadım. Bunu gizemli olmak için yapmadım ama geçtiğimiz tedrisat böyleydi. İnsanlar sustuğunuz zaman sindiğinizi, korktuğunuzu, kaçtığınızı zannediyorlar ama öyle değil.

        "BİRAZ DAHA ANLATMAK GEREKİYORMUŞ"

        • Bu bir hata mı?

        Hata olarak yorumlamıyorum. Hepimizin başına her an her şey gelebilir. Kendini anlatmak, ifade etmek, bunun biçimiyle ilgili hep bir sorun yaşadım. Belki de günümüzün şartlarından böyle oldu. Bağıra çağıra bir şeyi anlatamazsın. Sustuğun zaman da çok şey anlatabilirsin aslında ama biraz daha kendini anlatman gerekiyormuş.

        "EVREN NE İŞARETİ GÖNDERECEK?"

        • Bunu ne zaman fark ettin?

        Eğer algılarınız açıksa hayat size bir sürü şeyi fark ettiriyor. "Bana bir işaret gönder" falan yok. Evren, sana ne işareti gönderecek? Her şeyi de evrene gönder, oradan gelsin. Evrenin çok işi var. Çeyiz istiyor, evrene gönderiyor. Spor ayakkabı istiyor, evrene gönderiyor. Manifestleme falan yok... Yok öyle bir şey. Evrenin çok işi var. Koca galaksinin içinde biz neyiz ki? Ben inançlı bir insanım, inanan bir insanım ama hakikaten bazıları dünyaya etken olmak için bazıları edilgen olmak için geliyor. Yaşarken bunu hiç kimse çözmüş değil. Ölmeye yakın çözülüyor o zaman da iş işten geçmiş oluyor. Tam anladım dediğin yerde; "Madem anladın, gel" diyor.

        "ALLAH, HERKESİ KİBİRLİ İNSANLARDAN KORUSUN"

        • Kendini daha fazla ifade edemediğine inanman, eski sevgilinle yaşadığın olayla mı ilgili?

        Hayır, hiç ilgisi yok. Ben, sadece benim. 1998'den beri izleyicilerimle beraberim. İzleyicilerime daha fazla şey anlatmam gerektiğini düşünüyorum. Onların hayatına 'Ulaş' olarak girdim hâlâ da hayatlarındayım. Herkese son derece saygılıyım. Çünkü onların iyi bir yapım izlemelerini istiyorum. O yüzden çok az iş yapıyorum, o yüzden kılı, kırk yarıyorum. Benim için çok kıymetliler. Benim izlemeyeceğim bir yapımı onlara izlettirmek istemiyorum. Ben işimin hastasıyım. Sadece magazinde göründüğüm kadar algılanma durumunu değiştirmek için biraz daha anlatmak gerekiyor. Bu beş buçuk sene içerisinde bunu düşündüm. Çünkü sahnede onlarla beraberiz, oynadığınız zaman bin kişiye oynuyorsunuz. Sette iki yüz elli kişi var, milyonlarca insan seyrediyor. Sizi gazetede, magazin muhabirlerine bir şey yaparken görünce sanki onlara onu yapmış gibi oluyor. Halbuki oradaki şahsi bir durum, bir muhabbetle ilgili bir şey söylüyorsunuz. Türkiye'ye bir tavrım yok ki benim, aslında magazincilere de bir tavrım yok. Hayattaki en korktuğum şey de kibirli olmaktır. Allah, herkesi kibirli ve aç gözlü olan insanlardan sakınsın.

        "ÖMRÜMÜN SONUNA KADAR BÖYLE YAPACAĞIM"

        • Son yıllarda stand-up gösterilerine olan ilgi arttı; bu nedenle sayı da arttı. Bunun çıkışı da 'Açık Mikrofon' olarak yorumlanıyor. Sence yeni bir mizah dili oluştu mu?

        Yıllar geçtikçe hem dünyada hem de Türkiye’de ekonomik durumlar, siyasi durumlar, sosyolojik durumlar, insanın bireysel gelişmesi, her şeye yansıyor. Bu sanata da yansıyor, politikaya da yansıyor, iş dünyasına da yansıyor, insanın yaşayış biçimine göre de yansıyor. Değer yargılarımız değişiyor, ona göre de bir mizah gelişiyor. Gelişiyor derken, ileriye doğru gidiyor manasında söylemiyorum, evreleniyor, katmanlanıyor. Beğenen oluyor, beğenmeyen oluyor. "Coğrafya kader midir?" Evet, kaderdir. Stand-up'ların artması çok güzel. Bu yeni neslin öz güvenine hayranım, keşke biz de öyle olabilseydik. İçlerinde çok iyiler de var gerçekten kötüler de var. Şunu bir kere anlamak gerekiyor; masa başı komiği en fazla 10 kişinin komiğidir ama sahneye çıkın ve yüz kişi olsun, on iki saniye durun, o on iki saniye ne yapacağınızı bilemezsiniz. İnsanlar sizi seyrediyorsa bir şeye mutlu olmalılar. Bir umut, yaşamla ilgili bir sevinç katmalısınız onlara. Ben gösteriden çıkan insanların eve neşeli bir şekilde gitmelerini istiyorum. Neşe dediğim şey; çok dramatik bir şey anlatsanız da sonu umutludur, bu da insanı iyi hissettirir. Kötü bir şeyi anlatırsınız; "Hayatta bizden kötüler de varmış" derler, yine kendilerini iyi hissederler. Benzetmek gibi olmasın ama yıllardır sanatçıyı arenaya atarlar, o sebeple her zaman sanatçının seyirciyle işi zor olmuştur. O vahşi dünyada aslanlarla savaşan gladyatörlere seyirciler de gülerler. Bu çok vahşi bir ilişkidir. Ben biliyorum ki işimi samimi yaptığım için de beni insanlar görmek istiyorlar. Ben de onları görmek istiyorum. Onlara iyi gelmek istiyorum. Şimdiye kadar beni sokakta görüp de tersleyen kimse olmadı çünkü yaptığım işte onlara çok saygı duyuyorum ve iyi işler yapmaya çalışıyorum. Ömrümün sonuna kadar da böyle yapmaya çalışacağım.

        "BİTMEDİ BİTMEZ"

        • Konuşmanın başında "Sinema bitti" cümlesini sarf ettin. Sence gerçekten bitti mi?

        Bitmedi, bitmez... Ekonomik şartlar her şeyi çok etkiliyor. Haftada ya da ayda 5 - 10 bin lira harcayacak paranız var mı? Bu maddi kısmı, başka da bir kısmı yok zaten ama diğer tarafta bir futbol maçı kale arkası bileti de en uygun 8 bin lira ve ayda üç maç oluyor, 24 bin lira yapıyor. Nasıl çıkacağız bu işin içinden? "Tiyatro bileti çok pahalı" diyenler oluyor. Tiyatro bileti pahalı değil. Şevket bir röportajda söyledi. "Tiyatrodan para kazanılır mı?" diye soruyorlar. "Kazanılmaz, kazanılsa bize yaptırmazlar" dedi. Tiyatro maliyetli bir iş ama sinema bitmez. Nasıl bitebilir?

        "SÜREKLİ MUTLU DA OLAMAZSIN MUTSUZ DA"

        • Kaliteli filmler üretildiği sürece sinemaya ilginin artacağını düşünüyorum...

        Ben de öyle düşünüyorum; şu ekonomik durum da bir düzelirse... Böyle gidemez. Doğanın kurallarına da aykırı; sürekli mutlu da olamazsın, sürekli mutsuz da olamazsın.

        "BU HAYATI BOŞA HARCAMAK İSTEMİYORUM"

        • Hayatının bu döneminde, şu ana kadar edindiğin en önemli öğretinin ne olduğunu düşünüyorsun?

        İşinize gücünüze bakın, kendinizle ilgilenin, başkalarının ne yaptığını bırakın. İş konusundan bahsediyorum. "O ne çekmiş, o kaç para alıyor, ne yapıyor"u bırakın, kendinizle ilgilenin. Önünde bir tabak var, önündekini ye ve şükret. Kibirli ve aç gözlü insanları hiç sevmediğimi ve hayatımdan onları uzak tutmak istediğimi çok net öğrendim. Ve bu hayatı boşa yaşamak istemiyorum. Zamanın çok kıymetli olduğunu anladım. Ercan Kesal'in babası rahmetli olurken şöyle demiş; "Baba hayatın gitti gidiyor, nasıl hissediyorsun?" diye sormuş, babası da "Gece gündüz yürüdüm, gözümü bir açtım boş bir tarladayım" demiş. Bu kadar basit.

        "HAYATIN NE ZAMAN ŞANS VERECEĞİNİ BİLEMEYİZ"

        • 'Dondurmam Gaymak' filminde çok güzel bir sahne vardı... Yaşlı bir amca; "Dünya bir penceredir, sırası gelen bakar geçer" diyordu. Çoğu zaman o sırada olduğumuzu unutuyoruz...

        Aynen öyle. Hayat hep bize şans versin isteriz ama ne zaman şans vereceğini bilemeyiz. Ne zaman doğacağımızı ve ne zaman öleceğimizi bilemediğimiz gibi şansın ne zaman geleceğini de bilemeyiz. O şans geldiğinde hem mesleki olarak hem bilgi olarak hem de kişilik olarak ona hazır olmak gerekiyor.

        "DOSTUN HATA YAPABİLİR"

        • Her şeye rağmen dost kalmayı başardığınız bir ekibin var; sırrınız nedir?

        Samimi olmak... İnsanlar dostluk deyince şunu anlıyorlar; dostun mükemmel olmak zorunda değil, hiç kimse mükemmel değildir. Bariz bir kötülük, bariz bir insanlıktan çıkma hali yoksa dostun hata yapabilir, dostun düşebilir. 30 sene birine emek veriyorsun, onun hayatına giriyorsun, içini biliyorsun, yolda başımıza gelen kazalarla birbirimize yüz çevirseydik o dostluk olmazdı. Dostluk öyle kolay bir şey değil. Dostları zaaflarıyla kabul edeceksin, iyiliğiyle kabul edeceksin, olduğu gibi kabul edeceksin. Ancak bunu kabul edersen bir insanla yola devam edebilirsin. Hangimiz mükemmeliz ki? Herkes hata yapabilir. Dostunla tartışacaksın, dostunla kavga edeceksin, dostuna kızacaksın.

        "GECE SAAT 2'DE KAÇ KİŞİYİ ARAYABİLİRSİN"

        • Bence tartışmayan kişiler dost değildir.

        Tanıdığım arkadaşlarımla çalışmayı o yüzden seviyorum. Çünkü öyle zamanlarda olanları kişisel algılamayacağını biliyorsun. Ya da ben bir şey yaptıysam, bunu kişisel algılamaz. Hayatla da ilgili tartışabiliriz, bazı görüşlerde ayrılabiliriz, mühim olan bunu sükunetle kabul edip o konuda ihtimam göstermektir. Dostluk budur. Yoksa çok arkadaşlarımız var, herkesin çok arkadaşı vardır ama gece saat 2'de arayıp konuşabileceğin ya da hızlı aramana cevap verecek kaç tane adam var? İyi insanlar, iyi arkadaşlarım, iyi dostlarım varmış. Benzetmek gerekirse; komaya giriyorsun ve bir zaman sonra bir uyanıyorsun, yatağın etrafında kimler var bakıyorsun. Bazıları kantine çay içmeye gitmişler, onları göremiyorsun, onlar da sonradan geliyorlar ama önemli olanlar gözünü ilk açtığında gördüklerin.

        "BAĞIRARAK ANLATAMAZSIN"

        • Olumlu bir tartışma işe ve özel hayata olumlu yansır.

        Konuşarak her şey çözülür. Boks diye bir spor var, ite kaka biriyle bir şey nasıl olacak? İmkânsız... Bağırarak kimseye bir şey anlatamazsın. Kavgayla, dövüşle ne olacak? Konuşarak her şeyi çözebiliriz. Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır. Bazı atasözleri hiç değişmiyor.

        "EĞLENCELİ BİR CENAZE"

        • Son olarak 'O.M.G' ile ilgili neler söylemek istersin?

        'O.M.G' birazcık benim hayatımın süzgeçten geçmiş halinin insanları eğlendirerek bir cenaze merasimine uyarlanmasıdır ama bu eğlenceli bir cenaze. Dolayısıyla da ben insanlarla bunu paylaşmayı çok istiyorum. İnsanlar da teveccüh edip seyrediyor. Çok da güzel gidiyor. Kendi yazdığım bir oyun daha var onu da Mayıs'tan sonra koyacağım. Bir de film yazdım 'Veda Busesi'... Onu da çekmek istiyorum.

        "HALBUKİ BİLİNMİYORMUŞ"

        • Yönetmenlik yapacak mısın?

        Galiba yöneteceğim. Eskiden bir şey yazdığım halde senaryo grubuna adımı yazdırmıyordum, ayıp olacağını düşünüyordum. "Nasılsa bilinir" diyorsun halbuki bilinmiyormuş. Yazmak gerekiyormuş.

        ÖNERİLEN VİDEO

        İstanbul'da pazartesi ve yağmur trafiği!

        İstanbul'da haftanın ilk iş gününde yağmurun da etkisiyle trafik yoğunluğu yaşanıyor. Buna göre trafik yoğunluğu, Anadolu Yakası'nda yüzde 89'a, Avrupa Yakası'nda yüzde 72'ye ve kent genelinde de yüzde 81'e ulaştı (AA)

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ