'Yılmaz Güney yaşasa Apo olmazdı'
Gazeteci Bediz Doğan, henüz genç bir stajyer gazeteciyken gerçekleştirdiği, fakat dönemin şartları gereği gazetesinde yayınlatamadığı röportajın tamamını "Yılmaz Güney'in Bilinmeyenleri" adlı bir kitapta topladı. Güney'in fikirleri, siyasi görüşleri ve hapishanede nasıl bir hayatı olduğuna dair pek çok bilinmeyeni Bediz Doğan anlattı
Pınar ERBAŞ / HT PAZAR
Gazeteci Bediz Doğan', 35 yaşında, stajyer gazeteciyken gerçekleştirdiği fakat dönemin şartları gereği gazetesinde yayınlatamadığı röporajın tamamını 'Yılmaz Güney 'in Bilinmeyenleri adlı bir kitapta topladı. Yılmaz Güney'in bugün dahi geçerliliğini koruyan fikirleri, siyasi görüşleri ve hapishanede nasıl bir hayatı olduğuna dair pekçok detay anlatılmış.
Haber
Hikâyeyi İstanbul'dan başlatalım. Almanya'daki tahsilinin ardından Dünya gazetesinde stajyer olarak çalışmaya başlayan genç bir gazeteci adayı. Göze girmek için iyi bir haber yakalamanın peşinde. Bir gün yayın yönetmeninin gazete sayfasını dikkatle incelediğini fark ediyor. "İşte Yılmaz Güney'in 5 yıl sonraki ilk fotoğrafı" başlıklı bir haber. Güney'in Kayseri Kapalı Cezaevi'ndeyken çekilmiş bir fotoğrafı. "Gidip Yılmaz Güney'le röportaj yapsam büyük kullanır mısınız" diyor. Ne sanat camiasından ne de bu işlerin o kadar kolay olmadığından haberi var. Hatta içinden de "Kayseri'deki akrabalarımı da görürüm, fırsat olur" diye geçiriyor. Yolluyorlar, 15 gün de süresi var. İlk uğradığı kişi, adam dövmek ve yaralamaktan bir süre Kayseri cezaevinde yatmış dayısı. Onu içerideki başgardiyana paslıyor. "Bu iş zor, ekmeğimden olurum" cevabı üzerine gerisin geri dönüyor. Bu seferki görüşme Yılmaz Güney'in eşi Fatoş Hanım'la. Kayseri küçük yer. Tanıdık simaların evini herkes bildiği için ulaşmak kolay oluyor. Görüş günü beraber gidiyorlar. Camsız bir pencerenin önünde 5-6 metrelik bir boşluk, karşı tarafta yine camsız bir pencere. Yılmaz Güney beliriyor. Sadece omuz hizasına kadar tabii. Eşi Fatoş Hanım'la konuştuktan sonra "Kardeş sen ne istiyorsun" diye soruyor...
'ADAM YARALAYIP MI CEZAEVİNE GİRSEM!'
"İstanbul'dan geldim, gazeteciyim, röportaj yapabilir miyiz?" Cevap olumlu: "Olur, yaparız." Ama nasıl olacağı konusunda ikisinin de bir fikri yok. Zaten gazetedeki izni de dolmak üzere. Birini yaralasam da içeriye öyle mi girsem diye düşünüyor. Gidip bir avukat buluyor, hangi suçu işlesem az yatarım pazarlığına tutuşuyor. Neyse ki onu ciddiye alan olmuyor. Son çare dayısının oğlu Kayseri Cumhuriyet Savcısı İbrahim Abisi. "Niyetimi anlasaydı anamdan doğduğuma pişman ederdi" diyor. "Yılmaz Güney hayranıyım, beraber bir fotoğraf çektirip Almanya'daki arkadaşlarıma göstermek istiyorum"... Savcıya uydurduğu da bu. "Yarın cezaevine gidiyorum, sen de gel" cevabını duyunca havalara uçuyor pek tabii.
'HOŞ GELMİŞSİN, KANT İÇER MİSİN?'
Ertesi gün tam teçhizat hazırlanıyor. İç cebine sakladığı küçük fotoğraf makinesi, avuç içi büyüklüğünde flaşlar, o günkü Dünya Gazetesi... Savcının arabasında içeri alındığı için üstü aranmıyor. Müdürün makamına geçiliyor. Sonra birbiri ardına açılan demir kapılar, yürü yürü bitmeyen koridorlar... Derken mahkûmların hava almak için çıktıkları yüksek duvarlı bir avlu. Yılmaz Güney de orada. Savcıyı görünce yanlarına geliyor. Savcı genç gazeteciyi göstererek, "Bu benim yeğenim, hayranın, biz ambarları teftişe gidiyoruz, biraz muhabbet edin, dönüşte alırız" diyor. Ve gidiyorlar. Gerisi çorap söküğü misali... "Hoşgelmişsin, kahvaltı yapacağız kant içer misin" diye soruyor Yılmaz Güney. Böylece koğuşların olduğu bölüme geçiliyor. Geniş bir sofa. Ortada uzun bir masa, iki yanında tahtadan yapılmış uzun tabureler. Ortam rutubet kokuyor. İçeriye cılız bir günışığı giriyor, o kadar. O dönem Yılmaz Güney'in hasta olduğunu söyleyenler de var. "Böyle bir ortamda sağlıklı olmak mümkün mü" diye aklından geçiriyor. Derken Yılmaz Güney masanın başına oturuyor, o da karşısına. "Geçenlerde ziyaretinize gelen gazeteci benim" diyor. Yılmaz Güney ayağa fırlıyor. "Buraya nasıl girdin, nasıl bir insansın sen?" "Abi vaktimiz az, hemen fotoğraf çekelim..." Güney "Stüdyo mu burası, fotoğraf makinesini nereden bulacağız" diye soruyor. Sahne sırası iç cebe saklanan makinenin... İlk poz çay suyunun kaynağı gaz ocağında, demliğin yanında. Sonra sırasıyla eline o dönemin sağ görüşlü Dünya Gazetesi'ni de verip bir kare de öyle almak istiyor. Yılmaz Güney "Bunu silah zoruyla bile tutturamazlar bana" dese de, genç gazetecinin emeğinin hatırına onu kırmıyor. Bir kare beraber bir diğeri de Güney'in zamanının çoğunu geçirdiği, hem çalışmalarını yapıp hem uyuduğu bir masa - bir yatak hücresinde. "Masanın üzerinde üst üste yığılı kitaplar, daktilosu ve dosya içinde senaryolar vardı. Yol'u yazıyordu" diye anlatıyor gördüklerini Doğan.
Savcıyla müdür kapıdan ha girdi ha girecek derken önceden hazırladığı soru listesini de Güney'in eline tutuşturuyor. "Bana biraz müddet ver, son senaryom bitmedi, bu röportaj yayınlandıktan sonra beni avukatımla bile görüştürmezler. Ama yollayacağım" sözünü de aldıktan sonra içi rahat bir şekilde oradan ayrılıyor.
İstanbul'a döndüğünde alkış kıyamet. O yokken, "söz verdiği müddette işi yapamadı" gerekçesiyle gazeteden çıkışını vermişler. İşlemler gerisin geri düzenleniyor. Ve yazı dizisi başlıyor. Planlanan süre bir ay. Ama 3'üncü günde Alparslan Türkeş'in gazeteyi ziyaret etmesi ve "Aferin, gerçek bir gazetecilik başarısı, ama buraya kadar" demesiyle iş son buluyor. Yayınlanan kısımda sadece "Nasıl yaşıyor, ne yiyip içiyor, hali vakti yerinde mi" gibi sorulara cevap var. Güney'in röportajı vermesindeki esas neden, sesini duyurmak istemesi. Yazı dizisinin kesilmesine Güney'in tepkisi ne olmuş, bunu Bediz Doğan da bilmiyor. Ama kitap yayınlanmadan önce Fatoş Güney'den öğrenmek istemiş. "O dönemi pek hatırlamıyorum" cevabıyla karşılaşınca şaşırmış biraz. "Yılmaz Güney'in hayatını yakında dizi yapacaklarmış, sanırım bilgileri orası için saklıyor" diyor.
'Yılmaz Güneyı'e biçilen rol Kürt liderliğiydi'
Bediz Doğan kitapta soruyor: "O dönem Yılmaz Güney'i yasaklamasalardı, seçilme hakkını kullanıp Kürt vatandaşlarımızın temsilcisi olabilseydi; kendisi gibi düşünenlerle beraber parlamentoda Kürt sorununu çözemezler miydi? Anlamsız yasaklar ve baskılar sonucu ortaya çıkan PKK bugün var olabilir miydi? Bir Apo ortaya çıkabilir miydi?" Kendi sorularına cevabını sordum. Şu yanıtı verdi: "O dönem Kürtler kendilerine bir lider arıyordu. Yılmaz Güney'e biçilen rol de buydu. Ama o dönemki iktidar kendi düzenini korumak için onun gibileri yurtdışına kaçırdı. Devrimci düşünceleri baskı altına aldılar; gençlik kolları, dernekler kapatıldı. Demokratik hak diye bir şey kalmadı. Bu şekilde mücadele edilemeyeceğini düşünenler silahlanmayı seçti. Apo da böyle düşünenlerin başında geliyordu ve kendi gibileri etrafında toplayarak güçlendi. Tüm bunlar Yılmaz Güney yokken ortaya çıkan boşlukta olan vukuatlar. Eğer o olsaydı bugün Apo diye birinden söz etmezdik. Kürt meselesi de çoktan bir çözüme kavuşmuş olurdu."
'TERÖR EYLEMLERİYLE KİMLERE HİZMET EDİYORLAR?'
Nisan 1977'de, Kayseri Kapalı Cezaevi'nde Bediz Doğan'ın kısa bir görüşmenin ardından Yılmaz Güney'in eline tutuşturduğu sorular ve Güney'in ancak bugün yayınlanan yanıtlarından bazıları...
Bediz Doğan: Size proleter devrimci bir sanatçı denebilir mi?
Yılmaz Güney: (...) Sanatçının niteliğini pratiği belirler. Amacım proleter devrimin bir savaşçısı olmaktır...
Proleter devrimci sanatçı olabilmek için, sadece işçi sınıfı ve yoksul köylünün, emekçi kitlelerin sorunlarına eğilmek, yaşamlarını konu edinmek yeterli midir?
Değildir. Toprak ağalarının, büyük burjuvazinin sorunu da konu edinilebilir. Önemli olan soruna biçimsel değil, sınıfsal bakabilmektir. (...) Yani emekçi halkın ve proleter sosyalizmin çıkarlarını, ulusal ve uluslararası planda temel alarak bakmak, her olayın hangi sınıflara yararlı hangilerine zararlı olduğunu kavramak (...) Örneğin şu sıralar kendilerine devrimci diyen bazı unsurların kitlelerden kopuk olarak sürdürdükleri bombalı, dinamitli, silahlı eylemleri oluyor. Hayat pahalılığının yükseldiği, ekonomik bunalımın alabildiğine derinleştiği, egemen sınıflar arasındaki çelişmelerin iyice keskinleştiği, halkın siyasi iktidarı elinde bulunduran faşist gerici güçlere duyduğu tepkilerin yoğunlaştığı şu günlerde, halkın kendiliğinden tepkisini örgütlemek, siyasileştirmek, demokratik halk devriminin gerekleri doğrultusunda yönlendirmek gerekirken, bireysel terör eylemleriyle kimlere hizmet ediyorlar? (...) Arkadaş filminde otomobil lastiklerini patlatan, camlarını kıran ve böylece bir tatmin duygusu edinen gençten farkı yok bunların.
'TÜRKİYE DEVRİMİ 21'İNCİ YÜZYILIN İLK 5 YILINDA...'
Devrimci sanatçı, devrimin hedefleri doğrultusunda görevlerle yüklüdür demiştiniz.
Sadece teoriyi bilmek sanatçı olmak için yeterli değildir. Sanatçının doğru bir dünya görüşü kazanması, sanatsal işlevini doğru bir temele oturtması için gereklidir (...) İşte devrimci sanat. Sosyalist toplumu kuracak insanların duygularını, düşüncelerini ve bilincini eğitmede büyük ve önemli bir rol oynar; ilk bakışta göze batmayan, ama bir bütünü oluşturan ayrıntılara dikkati çeker, ayrıntıların önemini kavratır. Onları uyanık, kavrayış yetenekleri yüksek, geniş ufuklu insanlar haline getirmeye yardımcı olur.
Bu görevleri eserlerinizde yerine getirdiniz mi?
Tam anlamıyla değil. Kısmen. Özellikle Salpa; Hücrem; Soba; Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz; Umut; Arkadaş; Endişe, bu kaygılarımın ürünleridir. Eksiktirler tek tek. Ama birbirlerini tamamlarlar. Yönleri geleceğe dönüktür. Hayat o denli çok boyutludur ki, bir sanatçının ömrü tek başına hayatı aktarmaya yetmez. Yüzlerce, binlerce sanatçının ortak çabası gereklidir.
Ülkemiz devrimini zamanlayabilir miyiz?
Şoförler arasında bir söz vardır. "Yolla pazarlık olmaz" derler. Kaza olur, lastik patlar vb. Buna karşın, örneğin derler ki "Bir aksilik olmazsa akşama doğru varırız". Saat vermezler; ikindiyle akşam arasında bir zamandır bu. Devrim için de pazarlık olmaz, şu yılın falan ayında, falan gününde diyemeyiz ama "akşama doğru"sunu söyleyebiliriz. Türkiye devrimi, 20'nci yüzyılın son beş yılıyla 21'inci yüzyılın ilk beş yılı arasında, devrimci hareketimiz vahim hatalar işlemezse gerçekleşecektir.