Diana'nın inişli çıkışlı aşk hayatı
"Diana" vizyonda! Kerem Akça yazdı…
Galler Prensi Charles’ın ilk eşi olan Diana, 1981’de TV yayınıyla dünya çapında 750 milyon kişinin izlediği bir düğünle bu pozisyona erişmişti. “Diana” ise onun gizemli ve sebebi hala öğrenilemeyen bir trafik kazasıyla gerçekleşen ölümünün arifesindeki iki senelik zaman dilimine odaklanıyor. ‘Gerçek aşkım’ dediği Pakistanlı doktor Hasnat Khan ile Mısırlı milyarder Dodi El Fayed’in arasında gidip gelen aşk hayatının parçalarını merceğine alıyor. Bu çok merak edilen dönem, özellikle feminist, fedakar, güçlü ve medyatik figüre vücut hareketlerinden yüz mimiklerine kadar detaycı bir sahne kimliği yükleyen Naomi Watts’ın yeteneği ile parlıyor. 20 Eylül’de ABD’den önce birkaç Avrupa ülkesine paralel olarak bizde de vizyona giren “Diana”, sinema salonlarında izlenebilir.
İngiliz kraliyet ailesi için yakın tarihin en önemli figürlerinden biridir Diana ya da namı diğer Lady Di. Onun ölümü de yaşamı da kısa sürede ‘büyüyünce torunlarımıza anlatacağız’ kıvamında bir efsaneye dönüştü. 31 Ağustos 1997’de henüz 36 yaşındayken Dodi El Fayed ile bir trafik kazasında hayatını kaybeden bu ismin, ölümünün ardındaki sır perdesi o zamandan beri tartışılıyor. Bu olayın sebebi monarşik sistemin kadın ruhuna isyanı mıydı, MI6 komplosu muydu, yoksa Müslüman lobisi miydi? Bunu kimse bilmiyor. Ama kayıtlara şoförün alkollü olması ve iki kurbanın emniyet kemeri takmaması gibi standart trafik kazasını karşılayan cümlelerle geçti.
Tutkuya, maceraya aç Diana’nın aşk hayatı nasıl şekillendi?
Kate Snell’in 2001 tarihli Diana: Her Last Love, büyük oranda Diana’nın Prens Charles ile boşanma sürecinin son aylarında aşık olduğu bireylerle ilişkisini odağına alıyor. Angola’daki mayın meselesine el atmasına, fedakarlığına, insanlığına da dokunmayı ihmal etmiyor. Medya ile samimi ilişki, saraydaki yaşam derken aslında tamı tamına bir aristokrat hayatı izliyoruz. Ama tutkuya, aşka, maceraya aç. Bunları da bir dul olsa bile kraliyet ailesinin gelini olarak yapabilmesi cesaret ve yürek ister elbette.
Annesinin isteğiyle ve gerçek aşkını kıskandırmak için Dodi El Fayed’i tercih eden Diana, aslında Hasnat Khan ile beraber olmak istiyor. Onunla iki seneyi bulan tutkulu bir ilişki yaşarken, ilk buluşmada öpüşmeme kuralından evinde sevişmeye kadar asla ‘şehvet’ini kaybetmemiş. Pakistanlı doktor Hasnat Khan’la ve Mısırlı milyarder Muhammed El Fayed’in oğlu Dodi ile ilişkisi de bu durumun merkezine yerleşiyor.
Naveen Andrews filmin bütün ciddiyetini bozuyor
Aslında Diana, kendi inanışına göre bakarsak Hasnat Khan’ı istiyor. Ama feminist bir birey olduğu için de asla ‘kadın olmak’tan taviz vermiyor. Erkeklere çektirmek istiyor. Bu durum da kaçınılmaz bir gelgiti ve çekememe halini, birliktelik kaosuna kadar götürüyor. Filmin bana göre bu noktada Hasnat Khan için ‘Lost’tan tanıdığımız Hint asıllı Naveen Andrews’ı seçmesi ilginç.
Khan’a benzemeyen, esmer tenli bu oyuncunun hiçbir özelliği yok. Naomi Watts’ın bütün makyaj bütünlüğünü, hareket tutarlılığını, aksan becerisini kalkındıran kusursuz performansını bile yer yer zedeliyor. Garip Türk filmlerinde araya girip ‘palyaço’ gibi duran tiplemelere benzeyen bu karakter, büyük oranda filme bir ‘Razzie’ ruhu katıyor.
Bayat dini ayrımcılık ve ırkçılık gözden kaçmıyor
Kate Snell ve Oliver Hirschbiegel’den de bu konuda bayat bir dini ayrımcılık ve ırkçılık görüyoruz ne yazık ki. Hasnat Khan, sanki 90’lar İngiltere’sinde değil de Amerikan İç Savaşı’nda ya da Irak Savaşı’nda cephenin karşı tarafında duran bir düşman gibi çiziliyor. Şapşallıkları, yüz ifadeleri ve konuşmasıyla çok eski model bir yabancılaştırmaya tabi tutuluyor. Cas Anvar’ın can verdiği Dodi El Fayed’in de bir farkı yok.
Belirgin bir ötekileştirilme hastalığı, sanki salgın varmış gibi onun etrafını da sarıyor. Büyük oranda filmin ‘beyaz’ ten egosunu, İngiliz muhafazakarlığıyla harmanlamasını sağlıyor. Bu konuda tüm bunlar Diana’nın feminist ruhuna bağlanabilir. Belki bu konuda Dodi El Fayed’in konumunu biraz anlayabiliriz. Ama o zaman da bana kalırsa ayrımın bu kadar net çizgilerle yapılması ve Khan’ın mizah malzemesi haline gelip Chaplin’leşmesi unutuluyor gibi.
Görsel açıdan fazla sıkıntısı yok
Hirschbiegel için ise aslında Almanya’daki ekibini korumasıyla burada anılardan ve ülke parçalarından oluşan dramatik yapıyı büyük oranda iyi yoğurduğu söylenebilir. Rimini sahnesindeki renk skalası ve objektif kullanımı akılda kalırken, kazanın arifesindeki kısımda plan sekansla alınmış gerilimli iç mekan bölümü ve asansör sekansı da unutulur gibi değil. Konformizmi ve sarayın zeminini yansıtan beyazın tonlarını iyi kullanan yönetmenin, karakterin üzerine gitme becerisi de yer yer iyi. Her şeyi akışına bırakıp normal-geniş açı objektif arasına yerleşen mercek seçeneği, psikolojik ve Diana’yı daraltan bir dünyaya sokuyor bizleri. Bunun ülke ayrımlarında yer yer keskin renk farklılıkları yaratması da ‘hayal gibi bir biyografi’yle yüzleşmemizi sağlıyor.
Ama “Diana”nın 113 dakikaya yayılırken anıları biraz fazla abarttığı, son 20-25 dakikasının kesilmesi gerektiği de bir gerçek. İster istemez bu durumda finalin etkileyiciliği de azalıyor. Zaten kazasız bir ‘Diana’nın ölüm arifesi biyografisi’ de bir garip geliyor. Ama her şeye rağmen zaman diliminin rafine edilmesi kapsamlı ve ağdalı biyografilerin bir tık üzerine taşıyor bu biyografik filmi. Zira meselenin etrafındaki her şeyi anlatmaktan ziyade ana karakterin aşk hayatında olup bitenlere odaklanmak yerinde bir tercih.
FİLMİN NOTU: 4.5
Künye:
Diana
Yönetmen: Olivier Hirschbiegel
Oyuncular: Naomi Watts, Naveen Andrews, Douglas Hodge, Cas Anwar, Juliet Stevenson,
Süre: 113 Dk.
Yapım Yılı: 2013
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com