'İyi insan her konuda iyilik kuşanmalı'
Özge Özder içini Ece Saruhan'a döktü...
HT Magazin/ Ece SARUHAN
“ÇOCUKKEN gözlerine oturan o naif bakış var ya... Onu gözlerine yeniden hediye edeni bulduğunda sakın bırakma...” İyi insan, iyi oyuncu, gerçek dost Özge Özder böyle diyordu geçenlerde Instagram'da yaptığı bir paylaşımda. İşte tam da bu yüzden hayat boyu elini bırakmayacaklarımdan biri Özge. İçinde yaşadığımız bu yangın yerinde, acıda bile birleşmeyi beceremediğimiz bu karanlık günlerde herkesin hayatına şart onun gibi çocuk saflığında, hassasiyetinde ve dobralığında biri.
Duyarlı insanlara uyku haram bu aralar, duyarlı insanların her şeye rağmen gülümsemek için bir nedene ihtiyaçları var. “Biz birbirimizin nedeniyiz” dedik ve yanımıza Özge'nin çocukları Beatles ve Lucy'yi de alarak Şile'deki Bungalow Koyu'na gittik. Can dostumuz Gökhan Malik Şahin ve onun güzel kızı Maya da eşlik etti bize. Bir süreliğine de olsa mutlu hissettiğini söylemekten utanır hale geldi bunca gözyaşının içinde insan. Fotoğraf çekimleri sırasında mutlu hissettik ama sıra konuşmaya geldiğinde gözlerimizi yine hüzün sardı. Eve dönüp Levent Üzümcü'nün Şehir Tiyatroları'ndan ihraç edildiğini öğrendiğimizdeyse o hüzün bütün benliğimizi kapladı, gecenin adı yine uyuyamamaktı... Fotoğraflarımıza aldanıp her şey güllük gülüstanlık sanmayın, keşke öyle olsa ama değil! Bu fotoğraflar sadece içimizdeki yara bere içindeki çocuklara verdiğimiz “Yaşama sevincimizi çalamayacaklar” sözünün resmidir...
'AYNI YARADANIN ÇOCUKLARIYIZ'
Çocukluğundan beri hayvanlarla özel bir gönül bağın var.
Evet öyle. Hayvanların hayatımdaki ve hayata bakış açımdaki rolü çok büyük. Kibirli insaoğlu konunun hep insan olmasını istiyor. Oysa ben hiçbir canlının birbirinden farkı olmadığını düşünüyorum. Aynı yaradanın çocuklarıyız. Ama savaşlar, haksızlıklar, acılar dünyaya insanoğlunun hediyesi ve gündemimizden hiç düşmüyor. Hayvanların acılarından bahsetmek için insanoğlunun gündeminin bitmesini beklemek nafile. Ben onların acılarını dile getirmeyi vicdani bir sorumluluk olarak görüyorum. Sonuçta dünyayı biz bu hale getirdik. Bazen “Hayvanlar için bunları yapıyorsunuz da insanlar için ne yapıyorsunuz?” diye tepkiler geliyor. İyilikten yana yapılan bir çağrının öznesinin sorgulanması beni şaşırtıyor ve üzüyor.
Tepkilerine şaşırdım, çünküsenin her konuda haksızlığa karşı vicdanının sesi yüksek çıkar.
Bir iyilik yaparken, diğerinden vazgeçmen gerekmez zaten. İyi insan iyi insandır ve her konuda iyilik kuşanmalıdır. Ama bazı şeyleri de deşifre etmemen gerekir. O iyiliğin kutsallığı gizli kalmasındadır. “Şunun karnını doyurdum, ötekine dua okuttum’’ diye bir paylaşımda bulunamam, ayıp sayarım bunlardan bahsetmeyi. Hayvanlarla ilgili sürekli paylaşımda bulunuyorum çünkü bu konuda berbat durumdayız. Hala adada atlar çatlayarak ölüyor, işkenceler, deneyler, pet shop ve gösteri hayvanlarının yaşadıkları, sokak canları hepsi ayrı ayrı acı çekiyor ve konuşamıyorlar. Vicdanımın sesinin her konuda yüksek çıkmasında hayvanlarla empati kurmamın rolü çok büyük. 16 yaşındayken yolda biri, köpeğimin tasması kısa olmasına rağmen bana “Şu tasmayı kısa tutsana” deyip ona tekme attı. Köpeğim direkt dönüp bana baktı. O bakışı hiç unutmadım. Dolayısıyla haksızlığa, zulme ya da kendisinden daha güçlü bir varlığın baskısına uğrayan bir canlının nasıl baktığını çok iyi biliyorum. Bu nedenle toplumsal haksızlıklar karşısında korkan, sindirilen, sesini çıkaramayan insanlarla empati kurabiliyor ve onlar adına konuşmakta da zorlanmıyorum.
AĞLADIĞIMDA GÖZYAŞLARIMI YALIYORLAR'
Beatles ve Lucy ne zamandan beri hayatındalar?
Beatles para vererek satın aldığım bir pet shop köpeğiydi. Hala pet shop'larda hayvan satışlarını yasaklayamadık ama uğraşıyoruz. Ben pet shop'lara gidip oradaki hayvanlar ne durumda diye bakarım. Beatles'ın bulunduğu pet shop'a defalarca gittim. Üzerinde de 1600 dolar gibi bir rakam vardı. 4 aylık olduğunda “Yeter artık, bu çocuk kafese sığmıyor, indirin fiyatını satılsın, çıksın bu kafesten” dedim. Bir de enfeksiyon atlatmıştı o süreçte. “İndirime gerek yok. Satamadıklarımızı Macaristan'a iade ediyoruz. Defosuz olanlar damızlık olarak kullanılıyor ama bunun defosu da var” cevabını aldım.
Defo ne ya? Neymiş defosu?
Amerikan Cocker'ların has cins sayılması için tek renk olması gerekirmiş. Benim oğlumun burnumun üzerinde çilleri var, bu yüzden defoluymuş. Üretim fazlası sayılacağı söylendi. Bu, imha demek. Nevrim döndü! Her gün Beatles'a bakmaya gittim. İade günü de bankadan toplu para çekip hayatımda ilk defa utançla bir pet shop'tan köpek aldım.Lucy de yine yürek burkan bir süreç sonrasında girdi hayatına...Evet. Biliyorsun Bana Göz Kulak Ol diye bir derneğimiz var, onun aracılığıyla hayvan sahiplendiriyoruz. Lucy, Bilgi Üniversitesi'nin kampusuna terk edilmişti. Sahiplendirilmesi için fotoğrafını paylaşıp beni etiketlediler. İngiliz Setter'lar çok duyarlı, hassas ve zariftir. “Bu çocuk için de özel çaba sarf etmeliyim” dedim, görmeye gittim ve aşık olduk. Yaklaşık 5 aydır hayatımda. Beatles ise 5 yaşında. Bir de özgür ruhu nedeniyle eve girmeyi reddeden, evimin bahçesindeki kulübede kalan Husky cinsi bir kızım var. Adı Gölge. Onunla da 4 senedir birlikteyiz.
Onlarla birlikte yaşamak nasıl bir duygu?
Onlarla birlikteyken saflığı soluyorum. İnsanı kendiyle ve vicdanınla yüzleştiriyorlar. Sevgileri o kadar gerçek ki ağladığımda gözyaşlarımı yalıyorlar, ötesi var mı?
'Hep öncekinden farklı karakterlerin peşinde koşuyorum'
Ekim ayında Şehir Tiyatroları'nda, Shakespeare'in 'On İkinci Gece' adlı oyununda izleyeceğiz seni. Öncekilerden çok farklı bir karakterle, soytarı Feste olarak seyirciyi selamlayacaksın...
Biliyorsun tiyatroda da ekranda da her seferinde peşinde koştuğum şey farklı bir karakter egzersiz etmek. Oyunu Serdar Biliş yönetiyor. Bir şeyler öğreneceğim yönetmenlerle ve hayata aynı yerden baktığım insanlarla çalışmak benim için çok önemli. Serdar'la çalışmayı da çok istiyordum. Kendisi Feste'yi alıştığımız gibi bir soytarı olarak algılamıyor. Feste biraz sivri, düzene karşı çıkan, felsefe yapmayı seven bir karakter. Oyunun benim için en heyecan verici yanlarından biri de 4 tane Çiğdem Erken şarkısı söyleyecek olmam. Benim gibi profesyonel anlamda şarkı söylemeyen insanlar için şarkıyı hissetmek çok önemli. O yüzden iyi ki Çiğdem Erken şarkıları söyleyeceğim. Onun şarkılarını hem çok kıymetli buluyorum hem de biliyorsun Çiğdem'in kafası da teatral çalışıyor, bir hikayeci gibi ustalıkla işliyor sözü müziğe adeta. Çiğdem Erken şarkıları söyleyecek olmak bir oyuncu için büyük avantaj ve şans.
'Yaşama sevinci susturulamaz'
Şarkı söylemek demişken; sanat bir şifa kaynağıdır ama son dönemde “Müzik sussun” diyenler oldu. Evet acı üstüne acıyla sınanıyoruz ama müziği susturmak yerine, hep birlikte “Daha fazla ağıt yakmamak için ne yapmalıyız?” diye düşünmemiz gerekmiyor mu?
Bizi birleştiren tek şeyin ağıt olması kadar acı bir şey var mı? Yaşanan olaylara her gün birlikte ağlıyoruz. Ama umut şifadır. Ben şarkı söylemekten ya da oyun oynamaktan korkan bir toplum hayal eden insanların iç dünyasını merak ediyorum. Hepimiz çocuk olduk. Müzik de oyun güdüsü de bilinçaltımıza kadar işlemiş şeyler. Çocukken “Yağ satarım bal satarım”ı yüzlerce kez tekrarlar, kendimizden geçerdik. Arkadaşlarımızla oyun oynarken tüm üzüntüleri unuturduk. Biz sanatçılar mesleğimiz gereği o çocuksu içgüdüyü korumak zorundayız. Naif ve iyi insanlarız. Sanatçıdan hoşlanmayan ve sanatı susturmaya çalışan zihniyeti anlamam mümkün değil. Geçenlerde '15.15 Vapurunda Neler Oldu?” diye bir yazı okudum. Vapurda şarkı söyleyen amatör bir müzik grubuna “Susun” diye müdahale edilmiş görevliler tarafından. “Kim niye karışıyor? Devam edin” diye bastıran yolcular olmuş. Bir süre sonra çocuklar çekinip susmaya meyledince, tüm vapur bir ağızdan şarkı söylemeye başlamış. Ne iyi ki baskıya öfkeyle değil birlikte şarkı söyleyerek cevap vermiş, birlikte iyileşmişler. Ama tersi de olabilirdi. Baskı ve yasak iyi yöntemler değil. Baskıyla, yasakla bir kişiyi susturursun, bin kişi konuşur. İnsanların içindeki iyiliği, güzelliği, yaşama sevincini susturamazlar. Şu anda toplumun üzerinde şuurusuzca tepiniliyor ve bunu yapanlar bir mayın tarlasının üzerinde hopladıklarının farkında değiller. Baskı topluma mayınlar eker ve o mayınların ne zaman patlayacağı hiç belli olmaz.
'Uzun mesafe koşucusuyum'
Adın hiçbir sansasyona karışmadan, sadece yaptığın işle ve imza attığın sosyal sorumluluk projeleriyle bugüne geldin. Demek böyle de yürünebiliyor bu işte...
Evet ama hem emek istiyor hem de şans gerektiriyor. Ben bu yolu seçtim ve ne mutlu ki şans da yanımda oldu. Sadece tiyatro sahnesinden de insanlara seslenebilirdim, zaten bunun için okudum ama şansıma kaliteli televizyon işleri de geldi, daha büyük kitlelerle buluştum. Yaptığın işi iyi yaptığın için ünlü olmakla, işini ünlü olmak için yapmak arasında fark var. Bazı insanların meşhur olmak gibi bir hedefi oluyor. Hedef ünlü olmak olunca kısa yol ve hızlı koşmak daha cazip geliyor. Bir uzun mesafe koşucuları vardır, bir de 100 metre koşucuları. 100 metre koşana “Niye?” diyemezsin. Ben uzun mesafe koşucusuyum. Meslekte ve niyette iyiysen, işini çocuksu bir saflıkla yapıyorsan yürüdüğün yolda mutlaka ışıklı şeylere dokunursun. Niyet yolda hemen ganimetleri toplamak olursa ilk 100 metrede durur, ilk ganimete sarılır ve dünyayı o kadarcık zannedersin.
'Kötü oyunculuk canımı sıkıyor'
Geçen sezon dizi yapmadın. Var mı yeni bir proje?
2004'ten beri ilk kez geçen sene dizi yapmadım, aslında ekranı da çok özledim ama 20'nin üzerinde senaryo okudum, biri tam anlamıyla içime sindi. O da ‘kayıt’ demek üzereyken ertelendi. İnsanlardan beni ekranda görmeyi özlediklerine dair birçok güzel mesaj alıyorum ama doğru projeyi bekliyorum.
Oyunculuk daha doğrusu dizilerde oyunculuk yapmak pek revaçta. Ne hissediyorsun ekrana bakınca?
Kötü oyunculuk canımı sıkıyor. Bazen o kadar güzel roller o kadar helak oluyor ki gerçekten üzülüyorum. Bu “Ah ben oynayacaktım ki” gibi bir şey değil. “Ah bu rolde şu oyuncu olacaktı ki seyretmeye doyamayacaktık” gibi bir serzeniş. Dizileri ve kalite seviyesini gerçekten çok önemsiyorum. Toplumun algısıyla oynanıyor çünkü. Sağlam ve radikal roller az yazılıyor, o rollerin doğru oyuncularla buluşmaması haksızlık.
'Levent Üzümcü oyuncudur, oyuncak değil!'
Levent Üzümcü hayattaki ve sanattaki duruşuyla gerçek bir değer. İfade özgürlüğü anayasal hak ama kendisi sırf bu yüzden senin de bir parçası olduğun Şehir Tiyatroları'ndan ihraç edildi. Sanatın ve sanatçıların üzerindeki baskı için ne diyeceksin?
Artık konuşamayanı da suçlayamayacak noktadayız. Öyle şeyler oldu ki korkuyoruz… Korkmak benim çok insani bulduğum bir şey. Ama söz söylemek, fikrini beyan etmek de bir o kadar insani. Ayrıca yasal bir hak ve hatta sanatçılar için bir misyon. Biz hala insanların görüşlerini tartışıyoruz, oysa bizim görüşü ne olursa olsun kişinin ifade özgürlüğünü benimsememiz ve hep bir ağızdan bunu savunmamız gerekir. Bir memur, bir siyasi hakkında eleştirel konuştuğunda politika yapıyor diye ceza alıyorsa, bu konuda konuşması yasaksa (ki anayasaya göre fikir beyanı haktır) bir memur bir siyasiyi övdüğünde de aynı ceza mekanizmasının devreye girmesi gerekir. Ama hepimiz biliyoruz ki hoşa giden cümleler kuranlara kimse “Sen memursun, politika yapma, sus’’ denmeyecek. Ülkemizde gerçekten duygusunda çok samimi, bir çocuğun dizi kanasa gözü dolan ve bunu içinde tutamayan sanatçılar var. Levent de bu insanlardan biridir. Oyuncudur, her döneme uyumlanan bir oyuncak değildir. Bu insanlar bu devirde inanılması güç olacak kadar iyi, tutarlı, gerçek ve samimidir. Bunca iyilik kuşanmış, üstelik de ailemden birine bu kadar acımasızca el uzatıldılğında bu artık benim için en basit haliyle iyilikle kötülüğün mücadelesi anlamına gelir. Ve ben bugünün çocuklarına “Bu masalın sonunda kötüler kazandı, biz de öylece baktık, özür dilerim çocuklar” diyemem. Elbette aileme de, iyiliğe de sahip çıkacağım... Şehir Tiyatrosu bir ailedir ve aile olmak bunu gerektirir.
'Vicdanımızın terazisi yerinde durdukçaiyileşeceğiz, iyileştireceğiz!'
Özge Özder, “Vicdanımızın terazisi yerinde durdukça ve biz iyi insanlar yan yana durdukça iyileşeceğiz, iyileştireceğiz! Elinden tuttuğumuz her çocuk iyi insan olacak biliyorum. Dünya birgün iyi, adil ve duyarlı bir yer olacaksa, toplumlar dil, din, ırk, insan, hayvan, ağaç demeden yaşamı kucaklayacak ve yaşama saygı duyacaksa bunu sanat başaracak biliyorum. Sanatın ve sanatçının dilinin bağlanmadığı, hiçbir annenin ağlamadığı, hiç kimsenin öldürülmediği bir ülke diliyorum tüm kalbimle...” diyor.