Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Elif KEY/New YORK - HABERTÜRK PAZAR 
elifkey@cyh.com.tr

Gazeteler her gün koltuk sevdalılarını, makam bağımlılarını, skor peşinde koşanları, sahada kaybedip de masada kazananları yazıp durmaya devam ederken bazı sayfalar var, hızla geçtiğimiz. Sahibini arayan kimlikler, son ütüyü vuranlar, helallik isteyenler ayrı ayrı sayfalardan hayatlarımıza teğet geçerler.

İsmini bir vefat ilanında okuduğum Kamuran Aldinç’in annesinin arkasından yazdığı dört kelime kimbilir belki de benim gibi görenlerin aklının bir köşesinde kalır: ‘Annem yoruldu ve gitti.’ Apayrı bir konu, anneler de zaten yorulunca gider, lakin gidenlerin ardından hikâyenin tamamı, ilanı verenlerde kalır. Bazı hayat hikâyeleri ise siyah beyaz ilan karelerini aşar, okuyucuya ulaşır.

New York Times’ın her gün yayınlanan ‘Obituary’ sayfası bazen kısa, bazen tam sayfaya yayılan ölülerin ardından yazılan biyografilere ayrılıyor. Bunu yıllardır yapan bir ekip var. Her sabah ellerinde o gün hayatını kaybedenlerin listesiyle masaya oturuyor, kimin son bir yazıyı hak ettiğine karar veriyor. Ekibe atılan mail’ler, açılan telefonlar sayesinde oluşturulan liste o gün aniden hayatını kaybeden bir şöhretin ölümüyle sayfa tasarımını değiştirse de hiçbir telefonu, hiçbir mail’i yanıtsız bırakmıyorlar.

Yılların tecrübesiyle hazırladıkları soru dosyasıyla telefonun ucunda ya da bizzat aile bireylerine, yakın arkadaşlarına ulaşarak hikâyeyi tamamlıyorlar. Bazen günlerce süren bir ölüm yazısında her detay çok önemli, çünkü bu ekip için ölüm asla bir son değil.

BİRKAÇ GÜNDE ÇEKİLEN BİR BELGESEL

Tribeca Film Festivali’nde gösterilen ve hayat hikâyelerinin nasıl yazıldığını, mikro detaylardan nasıl şahane biyografiler çıktığını görmeye meraklı olanların seyretmesi gereken bir belgesel, adı: Obit. Yönetmen Vanessa Gould, vefat eden origami heykeller yapan Eric Joisel hakkında neredeyse bu tarz yazılar yazan tüm Avrupa gazetelerine ve bir de New York Times ekibine “Acaba hikâyesini yazacak kadar önemser misiniz?” diye bir e-mail atıyor.

NYT ekibi kendilerine gelen her mail’i cevapladığından, Gould’a da cevap yazıyorlar: “Tabii ki!” O gün Gould ünlü veya ünsüz insanların hakkında üç cümleden fazlasını yazan, son kelimeleri özenle seçen bu ekibin hikâyesini çekmeye karar veriyor, tabii eğer kabul ederlerse. Ekip toplantılardan sonra kararını Gould’a bildiriyor: “Tamam, bizimle bir gün geçirebilirsiniz!”

Gould da harıl harıl çalışan ekibi çok meşgul edemeyeceğini bildiğinden elini çabuk tutuyor, birkaç gün içinde çekiyor. Belgesel editörler, yazarlar ve bir de gazetenin en alt katında yüzlerce çekmece, binlerce fotoğraf ve eski gazete kupürleriyle oturan arşivcisinden oluşuyor: Margalit Fox, William McDonald, Bruce Weber, William Grimes, Dolores Morrison, Earl Wilson, Jack Kedden, Peter Keepnews, Daniel Slotnik ve Jeff Roth. Hikâyenin kilit isimlerinden Jeff Roth en az 100 yıllık NYT arşivinin, gazete içindeki adıyla ‘morgunun’ yöneticisi. 1993’ten beri her haberi kesip saklayan, her fotoğraf karesinin arkasındaki hikâyeyi bilen tek insan. Beraber çalıştığı ve bu kadar yılda kaybettiği 20 arkadaşının hikâyesini bizzat NY Times’ın ölüm ilanları sayfasına anlatan da o.

Bazen kimselerin hatırlamadığı bir çocukluk fotoğrafını, ufacık bir kupürde yer alan bir detayı ekibe hatırlatan da o! Muhtemelen öldüğü gün hakkında beş bin kelime yazılacak. Beş bin kelime bu ekibin limiti, editörler beş bin kelimeden sonrasının hayat hikâyesi değil masala döneceğini düşündüğünden, her kelimenin hakkını vererek lafı çok da uzatmıyor.

PEKİ BEN HAYATIM İÇİN NE YAPTIM?

Ekibin en yeni üyesinin 12 yıllık olduğu düşünülürse senelerdir bir arada yaşayan bir kadro, her gün yaşamı ve ölümü tartışarak mı yaşıyor? Pek öyle değil. Editörlerden William McDonald, “Bu bir iş, elbette bütün gün ölümü düşünemeyiz, ama bazı insanlardan daha çok düşünüyoruzdur, mesleki deformasyon! Ama tabii şu soru hep insanın kafasında: Ya peki ben ne yaptım bu hayat için? Ben vaktimi nelere harcadım? Benim ardımdan neler yazılacak?” Psikolojilerini sağlam tutmaktan başka çareleri olmadığını ekliyor.

Bölümün kıdemli editörlerinden Bruce Weber, 1986’dan bu yana gazetede magazin editörlüğü, tiyatro yazarlığı, şehir muhabirliği yapmış, son durağı ölenlerin ardından yazılan yazılar. Bu senenin sonuna doğru 1000. yazısına imza atacak. William McDonald bu ekibe bir gün katılmak isteyen bir gazeteci olursa, öncelikle yazı yazmayı ve hikâyeleri sevmesi gerektiğini anlatıyor.

McDonald bazen birisi hakkında yazılan son haberin hayatındaki en önemli başlığını attırdığını, telefonun diğer ucunda ölen hakkında bilgi veren insanların fark etmeden inanılmaz bir bilgiyi, bir sırrı paylaştıklarını söylüyor. Yazılar yazılıyor, saatle yarışan editörler her akşamüstü sayfa toplantısında gidenlerin ardından mücadeleye devam ediyor.

Eğer ölen David Bowie değilse her akşamüstü gazetenin yayın yönetmeniyle pazarlık Allah’ın emri: “Bu insan herkes tanımasa da mühim biriydi, bak neleri keşfetmiş, insanlık için neler yapmış, haberin spotunu birinci sayfadan girmeniz lazım!” Mücadeleyi bazen kazanıp bazen kaybediyorlar. Her canlı ölümü, her gazete editörü bir gün bu pazarlığı tadıyor.