Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması
HABERTURK.COM

Yazar ve senarist Selim İleri bu yıl sanatta 50. yılını ‘O Aşk Dinmedi’ adını verdiği bir nehir söyleşisi kitabıyla kutluyor. Selim Bey, içine onlarca roman, öykü ve senaryo sığdırdığı yazarlık serüvenini, bu serüvene küçük yaşlardan itibaren tanıklık etmiş birine, Behçet Necatigil’in kızı yazar Ayşe Sarısayın’a anlatmış. İlk gençlik yıllarında Necatigil’in evine gidip gelirken uzaktan gördüğü o sessiz sakin Ayşe ile yıllar sonra yolları kesişmiş, sıkı dost olmuşlar ve sonunda bu kitap çıkmış ortaya...

‘O Aşk Dinmedi’, hem Selim İleri’nin 1967 yılından bugüne uzanan yazı hayatının yol haritasını hem de Türkiye edebiyatının dostluklar, küslükler ve dedikodularla geçen yarım yüzyıllık tarihini barındırıyor. Politik çekişmelerin had safhaya ulaştığı şu günlerde, hiçbir tarafa hapsolmayan bağımsız bir yazarın dilinden, cepheleşmelerden uzak tatlı bir sığınak vaat ediyor...

 “Bu kitap bana bir anlamda acı verdi çünkü yaz­dığım her şeyle hesaplaştım” demişsiniz. 50 yıl, onlarca roman, öykü, senaryo... Geriye baktığınızda kendi külliyatınızı görmek ne his­settirdi?

Hatasıyla ve sevabıyla ben... Hatası mı sevabı mı çok, onu değerlendirmek okura düşüyor. Fakat şunu gördüm, 50 yılın en az 30 yılı insanların gerçek bir ilgisiyle donanmış. Buna şükran duyu­yorum. Bu kadar çok yazaca­ğımı ben de düşünmemiştim.

Özellikle 1980’lerde her yıl yeni bir kitap yazmışsı­nız. Hatta o dönem “Hayret, 15 gün oldu, Selim yeni kitap çıkarmadı” diye dalga geçi­yorlarmış!

Böyle söyledikleri için içim sızlardı. Birçok şeyi unut­tum ama bunun hâlâ içimde üzüntüsü vardır. ‘15 günde bir kitap’ diye alay ediyor­lardı ama onların hepsi rek­lam yazarlığı yapıyordu. Oysa ben 50 yıl boyunca yaşamımı yazarlıkla sürdürdüm. Biz­den önceki kuşakların hep­sinin farklı bir mesleği vardı. Behçet Necatigil öğretmendi. Oktay Rıfat ömrünün bir kıs­mını avukat olarak sürdür­müştü. Ben inatla yazarlıkla sürdürdüm. Arada televizyon çalışması için senaryo yazdı­ğım oldu ama ona da yazının dairesi içinde bakıyorum.

 “O 50 yılın 30 yılı okurla buluşarak geçti” dediniz ama Her Gece Bodrum’dan önceki 3 kitap pek ilgi gör­memiş, değil mi?

İlk kitaplar çok problem­liydi. Hiçbir şekilde okura ulaşmamıştı. Her Gece Bod­rum ciddi bir dönüm nokta­sıydı. Onu hem Bodrum’a hem de Attila İlhan’a borç­luyum. Başta kitabın adı ‘Bu Gece ve Her Gece’ydi. Attila İlhan, “Kitabın içeriği zaten zor, bir de ismi zor olmasın. Buna Bodrum ekleyelim. Bod­rum’un önü çok açık olacak” dedi. O romanda anlattığım Bodrum, adeta bir köy Bod­rum’udur, şimdikiyle en küçük benzerliği yoktur. Ama Attila Bey, Bodrum’un popüler bir yer olacağını fark etmiş herhalde!

‘HÂLÂ YALAN SÖYLERİM!’

Kitapta bazı hınzır yalanlarınızı da anlatmışsınız, meselâ yalanlarınızı...

Yalan hâlâ söylerim. Durumu kurtara­caksa, niye söylemeyeyim? Hele pembe yalansa... (Gülüyor)

Leyla Erbil’in yazdığı bir kitabın konusunu çalmışsınız!

“İlk sosyalistlerden Mustafa Suphi’yi yazıyorum” demişti. Eve dönüp hemen bir Mustafa Suphi hikâyesi yazmıştım. 21 yaşındaydım, çok gençtim, kendimi tuta­madım! Leyla Hanım “Evime geldi, ben ona çay falan ikram etmek için mutfağa gidip gelirken dosyamdan aşırdı” diye ağır bir yazı yazdı. Dosyasından aşırma­mıştım ama yine de yaptığım çok çiğ bir şeydi tabii... Çok şükür yetmişime gelir­ken artık öyle şeyler yapmıyorum! (Gülü­yor) Uzun yıllar dargın kaldık. Yıllar sonra “Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsay­dın” yayınlanınca Leyla Hanım, Ayşe Şasa’ya “Bu çocuk büyük bir yetenek, galiba haksızlık ediyorum” demiş. Sonra barıştık...

Doğan Hızlan’a da bir yalanınız var!

E dedim ya yalan söylediğimi, bakın doğrucuyum aslında! (Gülüyor) Hürri­yet yayınları yeni kurulmuştu. İlk kitap genç bir yazarın romanı olsun istiyorlardı. Ben o sırada hikâye kitapları yazıyor­dum. Doğan Hızlan “Elinde yayınlanma­mış roman var mı?” diye sordu. “Tabii var” dedim. “Konusu ne?” diye sordu, “Bir Osmanlı Hanımefendisi’nin hayatı” dedim. “Nasıl olsa 3-4 ay vakit var, yaza­rım” diye düşündüm, ama yazamadım. Önceden kapak hazırlandı. Kapakla ve saraylı hanımefendiyle hiç ilgisi olmayan, Galatasaray Lisesi’ndeki günlerimden esinli bir gençlik romanı yazdım!

Kemal Tahir’den çok etkilenmiş, ‘Pastırma Yazı’ adlı kitabınızı ona ithaf etmişsiniz ama onun politik görüşleri yüzünden sizi de eleştirmişler...

Evet. “Tahiriler” diye adımız çıkmıştı. Rahmetli Hulki Aktunç, sonradan ede­biyatı bırakıp, felsefede karar kılan Tay­lan Altuğ ve yönetmen Naci Çelik... Bir tarafta Sabahattin Eyüboğlu’cular, bir tarafta Kemal Tahir’ciler vardı... Tar­tışma Doğu-Batı meselesi üzerineydi. Sabahattin Eyüboğlu takımı daha çok Fransız kökenli ve hümanizm yanlı­sıydı. Kemal Tahir ise Devlet Ana’dan sonra Doğu’nun tamamıyla ayrı bir çekirdeği ayrı bir yapısı olduğu inancın­daydı. Düşünsel planda kalması gereken bu durum kültür alanındaki ilk politik çekişmelerden biri oldu.

Kemal Tahir’in yerli sosyalizm ve Marksizm arayışında olduğu söyleniyor. Selim ilerinin o günkü politik görüşleri nasıldı?

Gençlik heyecanıyla örülü günlerdi. Yerlilik meselesi kafa yorduğum bir şey ama şimdi dönüp baktığım vakit, hümanizmayı da aynı şekilde önemli buluyorum. Ömrüm boyunca her şeyi Doğu ve Batı’nın sentezinde aradım.  Hümanizmanın, Türk kültürü üzerine de büyük bir etkisi var. Kaldı ki 1930’ların sonunda Sabahattin Eyüboğlu bir deneme yazmış,  Sultanahmet Camii’ne sanat tarihçisi olarak yazılmış bir başyapıt. Ama o yazıyı kitaplarına almamış. Demek ki onlar da sadece Batıcı değil. Aslında bir sentez aranıyor. Tanpınar’ın hatırladığı Sabahattin Bey, başka birisi. “Türk kültürüne büyük hizmetleri var” diyor. Yaşadığı topraktan hiçbir zaman kopmuş değil ki… Bu ‘Batıcılık’ ‘Doğuculuk’ tartışması çok uç noktalara taşındığı için Türkiye çok şey kaybetti. 1960’lı yılların sonunda sağ, sol olayları tırmanarak arttı. O gençler ne uğruna öldüler? Şimdi bana çok acı geliyor...

‘HİÇBİR POLİTİK ANGAJMANIM OLMADI’

Sizi hep bireyselci olmakla, ülkenin politik meseleleriyle yeterince ilgilenmemekle de suçlamışlar, değil mi?

Evet, 50 yıl boyunca böyle şeyler oldu. Aslında politik değil miyim bilmiyorum.

Peki hayatta hiç politik angajmanınız olmadı mı?

Yazı anlamında bir tek Akşam Alacası kitabım var ama hayatımda hiçbir zaman poli­tik angajma­nım olmadı. Bütün bu lastik gibi gerilmele­rin aslında bir bardak suyun içinde kopan fırtınalar oldu­ğuna ve daha iyi bir dünya­nın olabilece­ğine inandım hep. Angaje bir edebiyatı da hiçbir zaman savun­madım. Yazar bağımsız olmalı diye düşündüm. Geldiğim nokta itibarıyla bir denge insanı olmak istiyorum. Tıpkı Doğu-Batı mese­lesinde olduğu gibi... Bazı insanlar bana Türkiye’de bir köprü oldu­ğumu söyler. Keşke olabilsem.

Türkiye bu 50 yılda iyiye mi gitti yoksa kötüye mi sizce?

Mimari açıdan İstanbul 50’lerin sonundan itibaren çok tahrip oldu. Bugün elde kalanı korumak anlamında daha bilinçli bir yaklaşım var. Siyasi açıdan ise bunları yaşamakla yükümlüydük. Türkiye gibi Doğu ve Batı’nın ortasında kalmış bir ülkenin siyasi senteze ulaşması kolay değildi. Türkiye bunları yaşamaya yazgılıydı. Olması gerektiği gibi de oluyor. Sadece bazen çok sarsıntılı yaşıyoruz...

Yaşadığımız günlerin çok kötü olduğunu düşünen, “Geriye gidiyoruz” diyenler de var...

Öyle düşünenlere saygı duyuyorum ama ben öyle düşünmüyorum. Türkiye bu çetrefil yerlerden geçmeye yazgılı bir ülke. Türkiye'de tam bir kutuplaşma olduğunu düşünmüyorum. Böyle gösteriliyor. Bu ülke 50 yıl boyunca hep gerilimliydi. Belki bir tek Özal döneminde biraz sükunet olmuştu. Bugün herkesin insan olarak “Bu gerilimi nasıl yatıştırırız, nasıl daha barışçıl bir söyleme doğru yol alabiliriz?” diye düşünmesi lazım. İnanıyorum ki birleştirici bir söylemde buluşulacaktır.

‘OĞUZ ATAY VE CÜNEYT ARKIN O YAZILAR YÜZÜNDEN BANA KÜSTÜ’

 Kitapta özellikle ölen insanlarla ilgili hep tatlı anıları yazmaya çalıştığınızı söy­lüyorsunuz. Ama bir dönem, dedikodu yazarlığı yapıp çok kalp kırmışsınız!

Evet, İsmail Cem’in çıkardığı Politika Gazetesi’nde. Gerçekten anlamsız, yaralayıcı, terbiyesiz, küstah ve çirkin yazılardı... O yazı­ları hayatımın en büyük vicdan azaplarından birisi olarak görüyorum. Yıllar sonra genç bir okur toplamış, hediye olarak getirdi. “Aman atın ya da ne yaparsanız yapın” dedim.

O yazılar yüzünden kimler küsmüştü ?

Başta Oğuz Atay. Meşhur Oğuz Atay küs­künlüğü oradan kaynaklanır. Sinema dün­yasından çok sevdiğim aziz dostum Cüneyt Arkın da küsmüştü. Attila Bey küsmemişti ama o da birkaç kez “Bu kadar çiğ olmasa olmaz mı” diye fikrini açıklamıştı. İnsan o tarz yazıların ilgi çektiğini gördüğü vakit kanalize oluyor. İnsanlar “O gün ne yazmış” diye bakıyor ve dedikodusu yapılıyor. Bu size bir şahsiyet kazandırdı sanıyorsunuz. Aslında içinizi yiyip, bitiriyor. Sonra bende de vicdan azabına dönüştü. Özellikle Oğuz Atay meselesi...

Sonradan barışmışsınız sanırım.

Evet Oğuz’un bana inceliklerle dolu mek­tubundan sonra barıştık... Sonra biliyorsu­nuz ne yazık ki onu kaybettik.

Cemal Süreyya’nın bu hafta 27. ölüm yıl dönümüydü. Onu nasıl hatırlıyorsunuz?

Olağanüstü hoş ve çok sevdiğim bir insandı. Kibardı, gençlere çok açıktı, onları küçümsemezdi. Yıllarca  dostluğumuz boyunca bana hep “Siz” diye hitap etti. Çok ciddi bir yerlilik derdi vardı. Bizim kuşağı kastederek,  “Jean Paul Sartre, Kafka okuyorlar ama Kerime Nadir, Muazzez Tahsin, Esat Mahmut okumamışlar” demişti.  Ayrıca hastalık derecesinde edebiyat dergisi severiydi.  “Papirüs” gibi olağan üstü bir dergi çıkardı ki bunun bizim kuşağımız üzerinde çok büyük bir etkisi var. Çok iyi bir şair, çok aziz bir insandı.

Şairler arasında kıskançlıklar var mıydı?

Birbirlerini kıskansalar bile, hep şiir konuşulurdu, şahıs konuşulmazdı. Edip Cansever’in, bir sözcüğü saatlerce bir okuruyla tartıştığı günleri hatırlıyorum. Behçet Necatigil de şiirinin üzerinde yıllarca çalışan bir adamdı. Yahya Kemal bu anlamda efsane olmuş ama Behçet Hoca’nın onca çabasının kimse farkında bile değil.

‘ATTİLA İLHAN, EDİP CANSEVER’İ KÜÇÜMSERDİ’

Attila İlhan ile Sadri Alışık ve Çolpan İlhan’ın evinde tanışmışsınız...

Evet, orada. İzmir’den İstanbul’a gelmişti. Bir yaz yemeğinde tanışmıştık. O yemek Dostlukların Son Günü’ne giden süreci açtı. Attila İlhan iki insandı. Edebi bir polemiğin içine girdiği vakit amansız kesilebiliyordu. Ama karşı çıktığı şiir anlayışının temsilcilerine ait olan sevgisi, övgüsü ayrı bir şeydi.Olağa­nüstü iyi kalpli bir insandı. O edebi kavgaları nasıl yaptığına şaşırmışımdır. İkinci Yeni’ciler, Attila İlhan’ı ‘piyasa şairi’ olarak görmüş, o çemberi bir tek Cemal Süreya kırmıştır. Attila Bey, Cemal Süreya’yı çok severdi. Edip Can­sever’i ise küçümserdi. Beraber bir ırmak söyleşisi kitabı yaptık. Orada Edip Canse­ver’e, Turgut Uyar’a, Oktay Rifat’a veryansın ettiği bölümler vardı. Onların hepsini attım. “Edip ölmüş, Turgut Uyar ölmüş. Gerek yok” dedim. “Kitap senindir. Ben anlatmakla, sen kitabı oluşturmakla yükümlüsün” dedi.

‘YAZAR ÇİZER ÇEVRESİ ESKİSİ GİBİ DEĞİL ARTIK’

İlk yazılarınızın yayınlandığı Yeni Ufuklar Dergisi’nde de Demir Özlü, Ferit Edgü, Melih Cevdet Anday, Cemil Meriç gibi pek çok isimle yolunuz kesilmiş. O günleri nasıl hatırlıyorsunuz?

İlk yazım yayınlandığında lise 2’deydim. Çok heyecanlanmıştım. Nermi Uygur gelmişti bir gün. Ferit Edgü’yü ve Demir Özlü’yü de orada tanıdım. Mehmet Fuat’ın Yeni Dergi’yi çıkardığı yazıevi de birçok edebiyatçının buluşma yeriydi. Bugüne benzemeyen apayrı bir dünyaydı...

Bugün öyle bir yazar-çizer, entelek­tüel çevresi yok değil mi?

Yok galiba... Yalnızca edebiyatçılar değil, ressamlar, tiyatro oyuncuları da vardı. Sana­tın ve sanatçıların birbiriyle daha iyi ileti­şim içinde olduğu başka bir dönemdi. Şimdi adı “Vira Vira” olan Arnavutköy’deki Kaptan, Edip Cansever’in mekânıydı. Hiç değilse, haftada bir kez buluşurduk. Eşi Mefaret Hanım, çeviri edebiyatımızda çok önemli yeri olan rahmetli Armağan İlkin ve eşi Altan İlkin gelirdi. Bazen Turgut Uyar ve Tomris Uyar gelirdi. Bazen Cevat Çapan olurdu.

Şimdi kimlerle ahbaplık ediyorsunuz?

Ahmet Ümit ile çok yakın dostuz. Ayşe Sarısayın var. Erendiz Atasü var...

‘TEŞVİKİYE’DE YAŞADIĞIM YILLAR EN MESUT OLDUĞUM YILLARDI’

5 yaşındayken bir dönem yaşadığınız Almanya günlerinden aklınızda bir şeyler kaldı mı?

Çok şey kaldı. Özellikle ormanlar ve kaldığımız yıkık dökük şato… Ev sahibi olan kadıncağız kontesti fakat maddi imkanı hiç kalmadığından odaları kiraya veriyordu. Tek tük Almanca cümleler kuruyordum. Hepsini unuttum!

İlkokul ikiye kadar Cihangir’de yaşamışsınız.

Kadıköy’de Bahariye Caddesi’ndeki Genel Apartmanı’nda doğmuşum. 5 yaşımdayken Almanya’ya taşındık. Dönünce önce Cihangir’e taşındık ve çok uzun yıllar oturduk. Tam hatırlamıyorum ama 17-18 yaşıma kadar sanırım. Sonra Teşvikiye’ye taşındık. Annem ve babam hayattaydı. Annemin ölümünden sonra Şişli’ye taşındım.

Cihangir’den aklınızda ne kaldı?

Gayri Müslim ağırlıklıydı. Rumlar ve Yahudiler… 6-7 Eylül olaylarını hayal meyal hatırlarım. 6-7 Eylül olayları dışında müthiş bir dostluk ve çok ciddi kültürel alışveriş vardı. O yıllarda Cihangir’de yazar çizer hiç yoktu. Oturduğumuz Kumrulu Yokuş Sokağı’nda bir apartmanın gün ışığı pek görmeyen katında ünlü ressam Zeki Faik İzer otururdu. O evin önünden geçerken hep onun yaptığı resimler, tuvaller ve o yağlı boya kokusunu bütün hayatım boyunca düşündüm. Onları görmek, benim sanatla ilk karşılaşamam diyebilirim. Bir de karşımızda konservatuarda öğretim üyesi ve devlet korosunda şarkı söyleyen Nebahat Yedibaş diye bir hanım vardı. Ona Hamiyet Yüceses gibi devrin ünlü ses sanatçıları gelirdi. Hamiyet Yüceses’in beyaz Mercedes’i vardı. O zamanlar kimsede araba olmadığı için onun mahalleye gelişi çok büyük bir olay olurdu. Sanatla ilgili öyle bir dünyayı da gördüm.

Çocukluk yıllarınız maddi sıkıntılarla geçmiş. O yıllar ve o günlerdeki Türkiye nasıldı?

Çok orta halli bir aileydik. Babam Prof. Hilmi İleri İTÜ’de makine mühendisliği bölümündeydi. Üniversitede yüksek bir mevkide olmasına rağmen devlet aylığıyla yaşıyorduk. Behçet Necatigil’in şiirinde olduğu gibi ayın başında hesap dökümü yapılır, o ay neler alınacak bakılır ve hep çocukların okuma şartları gözetilir. Babamı 18 yaşındayken, yani çok erken kaybettim. Onu kaybettikten sonra anlayabildim…

Hukuk fakültesine girmeniz onun isteğiydi değil mi?

Evet, ama biliyorsunuz bitiremedim. O bunu “Yazarlıktan ne gelir, bir mesleği olsun” endişesiyle istedi. Ama ben daha ilk adımda hukuk fakültesinden ayrılacağımı hissetmiştim.

Teşvikiye günleri nasıldı?

En heyecanlı günlerdi. Bir şıklık vardı. Lüks de vardı ama lüksten çok bir durmuş, oturmuşluk, ağırbaşlılık ve şıklık vardı. Kent soyluluğu vardı. Hüsrev Gerede’nin altındaki Bayır sokakta oturduk. Ablam hala orada oturuyor. Teşvikiye’de yaşadığım zaman, en mesut olduğum yıllar. Çünkü yazar olmam, ilk  çalışmalarım ve ilk heyecanlar oradaydı. Acılar da oradaydı. Babamı o evde kaybettik, annem de o evde Alzheimer hastalığına yakalandı. Ama her şeye rağmen bende Teşvikiye yıllarının bir romantizmi vardır. İlk arkadaşlıklar, dostluklar ve aşklar hepsi Teşvikiye yıllarındaydı. Nişantaşı’nda Vali Konağı Caddesi’nde Sadri Alışık ve Çolpan İlhan otururdu. Amerikan Hastahanesi’nin karşısında Sevda Ferdağ…

Sevda Ferdağ’a çok hayranmışsınız...

Evet, çok severim. Çok aziz bir dostumdur. Çolpan’la, Sadri Bey de hayatımda derin iz bırakan insanlar arasındadır.

‘KIRIK BİR AŞK HİKAYESİ’Nİ HEPSİNDEN ÇOK SEVERİM’

10’u aşkın senaryonuz var. Atıf Yılmaz’la yazdığınız “Günahsızlar”  ilk film miydi?

Hayır, ilki Halit Bey’leydi (Halit Refiğ). O film yarım kaldı. Yıllar sonra o filmi, Fikret Hakan bütünledi ve bitirdi. Halit Refik’le, Kemal Tahir’in evinde tanışmıştım. “Genç senaryo yazarlarına çok ihtiyaç duyuluyor” demişti. Ben de hevesli bir sinema tutkunuydum. Halit Bey’le çalışmaya başladığımızda senaryoya dair en küçük bir bilgim yoktu. Çok zorlandım. Baktı ki altından kalkamıyorum, tümünü o yazdı. Ona rağmen beni rahmetli Atıf Yılmaz’a tavsiye etmiş. “Çok parlak bir çocuk geliyor” demiş.  Atıf abi de ikinci gün parlak olmadığımı anladı! (Gülüyor)  Atıf Bey’de çok tuhaf bir şekilde beni Lütfi Akad’a tavsiye ediyor. Lütfi Bey de benim bir şeyden anlamadığımı anladı ve aramızda öğretmen öğrenci ilişkisi oldu. Bana sahnenin nasıl başlayacağını, diyalog sanatını anlattı. Akad, tıpkı Necatigil gibi bütün hayatımda en çok önemsediğim, bende büyük bir yeri olan bir ustamızdır.

Zeki Ökten ile de çalışmışsınız.

Zeki Ökten’de artık senaryo yazmayı öğrenmiştim. Bir Demet Menekşe ilk kez baştan sona benim yazdığımı senaryodur. Zeki’nin de ilk filmiydi. Bir polisiye romandan uyarlamaydı. Siyah-beyaz filmdi.  Çekim olarak o günün teknik imkânsızlıklarına rağmen çok başarılıdır.

Bütün bu filmler arasında içinize en çok sinen hangisi oldu?

1982 yapımı, Kırık Bir Aşk Hikayesi’ni hepsinden çok severim.  Onun çekiminde de ikinci asistan olarak çalışmıştım. 1.5 ay sürdü. Ayvalık’ta çekilmişti. Bende hala çok güzel anıları var.

1989’da “Hiçbir Gece” filmiyle siz de yönetmenliği denemişsiniz...

Evet. Hülya Koçyiğit’in büyük emeğine rağmen başarısızdı. Yani senaryosu fena değildi ama ben yapamazmışım. İnsanları toparlayıp,  “Şunu yap, bunu yapma” diyemem. O vasıf ben de yok.

TV dizilerinde rol aldığınız da oldu değil mi?

Aziz dostum Necef Uğurlu bir gün telefon etti. Star TV’nin yeni açıldığı dönemde “Şen Dullar” adında bir dizi yapıyordu. “Çok kısa bir sahne var. Yazarın imza günü” dedi.  Gittim fakat kısa bir şey değildi. Uzadıkça uzadı. Söylenmeye başladım. Ayrılırken elime bir zarf verdiler. O zamanlar maddi problemlerim hat safhadaydı. Otobüste zarfın içine baktım. Aylık kazancımdan daha fazla bir kazanç gördüm. Eve döndüğümde, Necef telefon açtı. “Kusura bakma seni yormuşlar” dedi. “Yo, hiç önemli değil” dedim. “Devam etmek ister misin” dedi. “Neden olmasın” dedim. (Gülüyor)...  O dizi olmasaydı bu evi alamazdım. Sonra bir daha öyle bir şey denemedim çok şükür!

Her Gece Bodrum filme uyarlanırken senaryosunu Ayşe Şasa’yla yazmışsınız. Ayşe Şasa’nın daha sonra dinle bütünleştiği dönemde de dostluğunuz devam etti mi?

Evet, hiçbir gölgeleme olmadı. Ayşe baştan itibaren metafiziğe açık bir insandı. Sanatı algılayışında metafizik bir duyuşu vardı. Ruhi huzuru dine bağlanışta buldu. Çok sevdiğim, aziz bulduğum bir insandı.

‘BABAMIN 100 YILLIK DAKTİLOSUYLA YAZIYORUM’

Yazılarınızı daktiloyla mı yazıyorsunuz?

Evet. Sağ olsun Tür­kan Şoray bana geçen sene, öğre­neyim diye bir bil­gisayar hediye etti. Ayşe (Sarısayın) ile eşi Hüseyin öğretmeye çalıştı­lar. Yazmayı öğren­dim, fakat cümle kuramıyorum, hele uzun cümle... Hâlâ babamdan kalma yüz küsur yıl­lık Corona dakti­loyla yazıyorum. Şerit bulmak zor ama Londra’da bir atölye hâlâ üretiyor. Biraz tuzluca ama talepte bulunduğu­nuzda bir buçuk ay içerisinde geliyor. Şeridi öyle halle­debiliyorum. Bir de mükemmel bir ona­rımcı bulduk. Abdi İpekçi’nin daktilo­larını onarıyormuş. Yaşlı ama müthiş bir İstanbul beye­fendisi. “Bu daktilo beni artık ölünceye kadar götürür” diyorum. Nazlı Eray da bilgisayarın altından kalkamıyormuş. Deftere ve el yazısına dönmüş. Denememi söyledi, denedim. Fakat öykü gibi uzun bir şeyi hızlı yazmaya kalktığımda el yazısı bozuluyor, okunaksız hale geliyor.

İlk kez Selim İleri okuyacaklara hangi kitabınızdan başlamalarını önerirsiniz?

İki şeyi söyleyebilirim; ‘Dostlukların Son Günü’ ve geçen yıl yayınlanan ‘Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu’. İkincisi ne hikaye ne roman ama bir yol haritası... Genç kuşak için bir değeri olacağına inanıyorum.

‘ŞİMDİKİ POPÜLER KİTAPLARIN BİR İŞE YARADIĞINI DÜŞÜNMÜYORUM’

Şimdiki popüler kitap anlayışını nasıl buluyorsunuz?

Aslında ihtiyar dırdırı yapmak istemiyorum ama o kitapların bir işe yaradığını düşünmüyorum. Ama demek ki olması gerekiyor ki varlar. Çok satmanın karşısında değilim. Yazmak bir anlamda okurla buluşma isteğidir. Önemli olan nitelikli edebiyat olması...

Kübra Par/GAZETE HABERTÜRK