Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Magazin İlkin Tüfekçi: Ünlüler, büyük bedeller ödedi

        'Parçalı Yıllar' adlı sinema filmini izlerken, zihnimde geçmişin karelerinden oluşan bambaşka bir film daha akıp durdu.

        Sokak aralarına kadar sızan anarşi, bitmek bilmeyen kuyruklar, düzenli elektrik kesintileri, siyasi istikrarsızlıklar ve televizyon yayınlarının toplumsal yapıyı kökten değiştirmeye başladığı o yıllar...

        Anılarımdaki kareler, 'Parçalı Yıllar'daki sahnelerin çağrışımıyla bugünüme süzüldü.

        1975 - 1980 arasında Türkiye’nin maruz kaldığı ABD ambargosu, Cumhuriyet tarihinin en derin siyasi ve ekonomik krizlerinden birine yol açarak ülkenin dış politika ve savunma sanayi rotasını kökten değiştirdi. Bu dönem Türkiye’nin her alanda hem yokluğu hem de bu yokluktan doğan yeni bir kimliği tecrübe ettiği bir sınav süreci oldu.

        15 Temmuz 1974'te Yunanistan'daki askeri cunta destekli EOKA-B terör örgütünün Kıbrıs'ta gerçekleştirdiği darbe üzerine Türkiye, adadaki Türkleri koruma adına 20 Temmuz 1974'te kıbrıs Barış Harekâtı'nı gerçekleştirdi.
        15 Temmuz 1974'te Yunanistan'daki askeri cunta destekli EOKA-B terör örgütünün Kıbrıs'ta gerçekleştirdiği darbe üzerine Türkiye, adadaki Türkleri koruma adına 20 Temmuz 1974'te kıbrıs Barış Harekâtı'nı gerçekleştirdi.

        TÜRK SAVUNMA SANAYİİNİN DEVLERİ O YILLARDA ORTAYA ÇIKTI

        1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ardından, ABD'nin uyguladığı ambargo, Türkiye için stratejik bir uyanış döneminin başlangıcı oldu. Ambargo başladığında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin teçhizat bakımından dışa bağımlılığının % 90'ın üzerinde olması, ülkeyi 'Kendi göbeğini kesme' noktasına getirdi. Bu stratejik dar boğazdan çıkış çabaları sonucunda; bugün Türk savunma sanayiinin devleri olan ASELSAN, HAVELSAN ve ASPİLSAN gibi kritik kurumların temelleri, bu zorlu iklimin etkileri sonucunda atıldı.

        ASELSAN (Askeri Elektronik Sanayi A.Ş.) Kıbrıs Barış Harekatının ardından başlatılan ambargolara yanıt olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin haberleşme ihtiyaçlarının milli imkanlarla karşılanması için 1975'te kuruldu.
        ASELSAN (Askeri Elektronik Sanayi A.Ş.) Kıbrıs Barış Harekatının ardından başlatılan ambargolara yanıt olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin haberleşme ihtiyaçlarının milli imkanlarla karşılanması için 1975'te kuruldu.
        REKLAM

        GÜNDELİK HAYAT FELÇ OLDU

        Askeri kısıtlamaların yanı sıra süreç, dolaylı bir ekonomik kuşatmaya dönüşerek toplumsal hafızada silinmez izler bıraktı. Dış kredi akışının kesilmesiyle yaşanan döviz darboğazı gündelik hayatı felç etti. Tüpgaz, yağ, şeker ve akaryakıt gibi temel ihtiyaç maddeleri karaborsaya düştü. Halkın temel gıdaya ulaşmak için saatlerce beklediği uzun kuyruklar ve sanayi üretimini durma noktasına getiren elektrik kesintileri, dönemin karanlık ekonomik atmosferini simgeleyen unsurlar haline geldi.

        TEK SEFERDE ÇEKMEK ZORUNDA KALDILAR

        Bu çok yönlü krizin en beklenmedik mağdurlarından biri ise Yeşilçam sineması oldu

        Teknik ve içerik anlamında hayatta kalma mücadelesi veren sinema sektörü, özellikle negatif film ithalatının durmasıyla büyük bir darbe aldı. Ana tedarikçi olan ABD şirketi Kodak’tan negatif film gelmeyince, yönetmenler kısıtlı stokları koruma adına sahneleri tek seferde çekmek zorunda kaldı.

        Şener Şen ile Meral Zeren'in başrollerini paylaştığı 1980 yapımı 'Banker Bilo'da kadraja yönetmen Ertem Eğilmez'in başı girmişti. Sahnenin çekimi tekrarlanamayınca film, gösterime bu hatayla girdi.
        Şener Şen ile Meral Zeren'in başrollerini paylaştığı 1980 yapımı 'Banker Bilo'da kadraja yönetmen Ertem Eğilmez'in başı girmişti. Sahnenin çekimi tekrarlanamayınca film, gösterime bu hatayla girdi.

        MECBURİ KADRAJ 'HATALARI'

        Filmlerde bazen kadraja giren set çalışanlarının görülme sebebi, yönetmen ve asistanlarının dikkatsizliğinden değil, çekilen film karesini ziyan etmemek adına o sahnenin yeniden çekilememesiydi.

        Yeni film bulunamadığı için bayat veya kalitesiz stoklar üzerine yapılan çekimler, 1970'lerin sonundaki filmlerin grenli ve soluk bir görüntüye sahip olmasına neden oldu.

        Yavuz Turgul'un yönetiği, Şener Şen'in başrolünde yer aldığı 1990 yapımı 'Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni', sinemada bir dönemin kanmasıyla ünlü bir yönetmenin yaşadığı dramı hikâye edindi.
        Yavuz Turgul'un yönetiği, Şener Şen'in başrolünde yer aldığı 1990 yapımı 'Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni', sinemada bir dönemin kanmasıyla ünlü bir yönetmenin yaşadığı dramı hikâye edindi.

        POPÜLER KÜLTÜRÜN MERKEZİ OLMA KONUMUNU YİTİRDİ

        Televizyon yayıncılığının yaygınlaşması, sinema salonlarına olan talebin keskin bir şekilde düşmesine neden oldu. Bu sürece eşlik eden negatif film kısıtlamaları ve artan üretim maliyetleri, sektördeki krizi daha da derinleştirdi. Ayakta kalma mücadelesi veren sinema sektörü, bir çıkış yolu olarak düşük maliyetli ancak yüksek kârlı erotik yapımlara yöneldi. Daha az negatif filmle üretilebilen bu filmler, Yeşilçam’ın sanatsal anlamda en çok eleştirildiği 'Yozlaşma' dönemini başlattı. Neticede sinema, yaşadığı bu nitelik kaybıyla birlikte popüler kültürün merkezi olma konumunu yitirdi.

        Geçim kaygısı ile kariyer idealleri arasına sıkışan dönemin ünlü oyuncuları, erotik filmlerde rol alsalar da almasalar da ağır bedeller ödedi. Rol alanlar için bu bedel, toplumsal prestij kaybı ve zedelenen öz saygıları oldu; rol almayı reddedenler ise mesleklerinden ve beyaz perdeden uzaklaşmak zorunda kalarak bu krizin faturasını ödedi.

        REKLAM

        Ambargonun getirdiği yoksulluk halkın ruh halini de değiştirdi. Özellikle; Müslüm Gürses, Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur gibi isimlerin başrol oynadığı 'Ezilen adam' ve 'Karamsarlık' temalı filmler, dönemin karamsar atmosferinin ürünüydü.

        Ekonomik kriz ve buna bağlı olarak oluşan siyasi istikrarsızlık, sinemacıları daha toplumcu ve politik bir çizgiye itti. Bu durum da sinemanın üzerindeki sansür baskısını da artırdı. Pek çok film daha izleyicilerle buluşamadan yasaklandı.

        GEÇMİŞLE BUGÜN ARASINDAKİ BENZERLİKLER NELERDİR?

        Geçmişte... Televizyon yayınının yaygınlaşmasıyla, insanlar ev konforunda bedava içerik izlemeyi keşfetti.

        Günümüzde... Dijital Platformlar, devasa bir içerik kütüphanesine erişim kolaylığı karşısında sinemaya gitme eylemini lüks ve zahmetli hale getirdi.

        Geçmişte... İzleyiciler; Yeşilçam'ın gerek televizyon yayınının yaygınlaşması gerekse ambargonun etkisiyle baş edememesinin bir sonucu olan erotik film furyasının doğmasıyla sinemadan koptu.

        Günümüzde... Birbirinin kopyası olan komedi serileri, sosyal medya fenomenlerinin filmleri ve özgünlükten uzak senaryolar. İzleyicilerde sinema sektörü için en büyük tehlikeye vücut buldurdu; "Ben bunu evde de izlerim."

        Geçmişte... Kapanan pek çok sinema salonu yerini; düğün salonuna, otoparka ya da pasajlara bıraktı.

        Günümüzde... Başta AVM dışındaki bağımsız sinemalar bir bir kapanıyor. Kapanan sinema salonları, yıkılıp yerine konut veya iş yeri inşa ediliyor.

        Geçmişte... Filmlerini izlemek için sinema salonlarının kapıları - pencereleri kırılan dönemin ünlü oyuncuları, erotik film furyasıyla sinemadan uzaklaştı.

        Günümüzde... İzleyici sayısının azalmasıyla filmleri yüksek bütçelerle çekilen son 25 yılın yıldız oyuncuları, beyazperde için film üretemez hale geldi.

        Sinema, izleyicileri salonlara çekecek taze kanı bulmakta zorlandığında krize giriyor. Bu geçmişte olduğu gibi günümüzde de böyle...

        Son çeyrek yüzyıla bakacak olursak, "Filmlerinin izleyici sayıları yüksek oyuncular" denince akla; Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar, Ahmet Kural - Murat Cemcir ve Ata Demirer geliyor. Ki adı geçen oyuncularla Türk filmlerinin izleyici sayıları, seviye üstüne seviye atlamıştı.

        Yoklukları % 56 kayba neden oldu
        Yoklukları % 56 kayba neden oldu Haberi Görüntüle

        Konuyu rakamlarla ele alacak olursak sinemaya olan katkılarının ne ölçüde büyük olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

        Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar, Ahmet Kural - Murat Cemcir, Ata Demirer'in kariyerleri boyunca rol aldığı 52 filmin toplam izleyici sayısı; 132.188.616...

        Film başına düşen izleyici sayısı ise 2.542.088... Sözünü ettiğimiz oyunculardan sadece Şahan Gökbakar, pandemiden sonra, 52.215 kişinin izlediği 'Erdal ile Ece'yi beyazperdeye çıkardı.

        NELER ÇÖZÜM OLABİLİR?

        YÜZDE 70'İ AŞTI

        2026 itibarıyla dijital platformların Türkiye'deki hane halkı erişimi; % 70'leri aşmış durumda. Bu devasa kütüphane karşısında sinemanın hayatta kalma stratejisi, aslında bu bolluk duygusunun yarattığı yorgunluğu fırsata çevirmekten geçiyor. Dijital platformlarda 15 dakika boyunca ne izleyeceğine karar veremeyip sonunda hiçbir yapım izlemeden yatan büyük bir kitle bulunuyor. Dijital platformlar insanlara sürekli olarak geçmiş verilerimize dayanarak benzer yapımları ön plana çıkarıyor. Bu da bir süre sonra içeriklerin tek tipleşmesine ve izleyicilerde tükenmişlik ve kendini tekrar etme hissine yol açıyor.

        EVLERDE SİMÜLE EDİLEMEYEN OLMALI

        1975'ten sonra sinema, "Ayakta nasıl kalırım?" sorusuna yanıt ararken kabuk değiştirmek zorunda kaldı. 1980 sonrasında sinema daha çok arabesk ve 'Sanat' filmlerine evrildi. Günümüzde ise yapım türü olarak olmasa da; evlerde simüle edilemeyen IMAX, ScreenX veya Dolby Atmos teknolojisinin tüm sinema salonlarında var olması, çözüm adına bir hayli etkili olacaktır. Bir başka ifadeyle sinema salonlarının teknolojik şov yapması gerekiyor.

        FOMO DUYGUSUNDAN YARARLANILMALI

        Sinema, izleyicilere; "Bu hafta izlemen gereken en iyi yapımlar bunlar" der. Bu ifade, modern insanın zihnini rahatlatan bir filtreleme hizmetidir. Sinemalar; her yapımı gösterime çıkaran yer değil, en iyiyi seçen ve dijital platformlarda olmayan 'Anın yakalandığı' yer imajına odaklanırken insanların, bir şeyleri kaçırma korkusu olan FOMO duygusundan yararlanılmalı.

        YAŞAM ALANLARI OLMALI

        Büyük, ruhsuz salonlar yerine; içinde kafe / kütüphane barındıran, daha konforlu ve izleyiciyle etkili bir şekilde bağ kuran yaşam alanı olan konseptli sinema salonları çoğalmalı.

        İZLENMEYE DEĞER YAPIMLAR ÜRETİLMELİ

        İzleyiciler, gişe garantili gibi görünen birbirinin kopyası komedi filmlerinden sıkılmış durumda. Sinemada izlemeye değer, görsel dünyası güçlü filmler üretilmeli. Bilim - kurgu ve dönem filmlerinin sayısı artırılmalı.

        KAZAN / KAZAN MODELİ OLUŞTURULMALI

        Dijital platformları sinemayı öldüren bir canavar olarak görmek yerine, onları bir finansman ve tanıtım aracı olarak kullanmak da bir çıkış noktası olabilir. Platformların finanse ettiği bazı büyük yapımların, prestij için önce mutlaka sinemalarda gösterime girmesi her iki alan için de 'Kazan / Kazan' modeli oluşturacaktır.

        AYLIK SABİT ÜCRETLE SINIRSIZ SİNEMA

        Birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi 'Aylık sabit ücretle sınırsız sinema' modelinin uygulanması, izleyicileri sinema solanlarına yeniden çekme adına etkili olacaktır.

        Hasan Tolga Pulat'ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği 'Parçalı Yıllar', ambargonun Türk sinemasına olan etkisini olabildiğince keskin bir şekilde ifade ediyor. Film, 62'nci Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde; 'En İyi Erkek Oyuncu' (Yetkin Dikinciler), 'En İyi Müzik' (İrsel Çivit) ve 'Cahide Sonku Ödülü' (Bilge Şen) kazndı.

        Yetkin Dikinciler, İlkin Tüfekçi, Levent Özdilek, Mine Çayıroğlu ve Necmi Yapıcı'nın başrolleri paylaştığı Kaymaz Film yapımı 'Parçalı Yıllar', yapımcılardan; yönetmenlere, senaristlerden; oyunculara kadar tüm sinema sektörünün işlerini devam ettirebilme adına erotik filmlere nasıl geçiş yaptığını gözler önüne sererken, izleyicilere dönemin Türkiye'nin sosyo - politik panoramasını da sunuyor.

        'Parçalı Yıllarda', en büyük hayali 'Hamlet' oynamak olan bir oyuncunun erotik filmlerde rol almak zorunda kalmasıyla yaşadıkları hikâye edinildi.
        'Parçalı Yıllarda', en büyük hayali 'Hamlet' oynamak olan bir oyuncunun erotik filmlerde rol almak zorunda kalmasıyla yaşadıkları hikâye edinildi.

        'Parçalı Yıllar', Türk sinemasının geçmişte yaşadığı krizin bir benzerinin yaşandığını da hatırlatan bir yapım olma özelliğine sahip. Bilindiği üzere sinema sektörü günümüzde de izleyici sayısı açısından büyük bir kriz yaşıyor. Türkiye'de 1970'lerin sonundaki sinema kriziyle günümüzdeki kriz, bağlamları farklı olsa da yapısal olarak benzerlikler taşıyor. O dönemde 'Salonların boşalması' üzerinden okunan kriz, günümüzde izleme alışkanlıklarının radikal değişimi üzerinden şekilleniyor.

        'Parçalı Yıllar'ın başrol oyuncusu İlkin Tüfekçi, gerek filmle ilgili gerek emekli milli futbolcu ve teknik direktör olan babası İlyas Tüfekçi'nin sağlık durumu hakkında Habertürk'e açıklamalarda bulundu.

        "ONLARIN KADIN OLDUĞUNU UNUTMAZDIM"

        "HEYECAN VERİCİ GEÇİYOR"

        ♦ Bugünlerde hayat nasıl geçiyor?

        Şu sıralar hayat oldukça yoğun ama bir o kadar da heyecan verici geçiyor. Bir yandan yeni sinema filmim, diğer yandan tiyatro oyunum... Hem sahnede hem de beyazperdede olmaktan dolayı çok mutlu ve umutluyum. Bu tatlı telaş ve tempo bana büyük bir keyif veriyor.

        "ARADAN YILLAR GEÇTİ VE BİR GÜN TELEFONUM ÇALDI"

        ♦ 'Parçalı Yıllar'ın özellikle hangi özellikleri sana; "Bu filmde olmalıyım" dedirtti?

        Henüz fikir aşamasındayken, yönetmenimiz Hasan Tolga Pulat ile bir kahve sohbetinde bir araya gelmiştik. O zamanlar senaryo henüz yazım aşamasındaydı. Tolga bana; "Bir proje hazırlıyorum ve hayata geçtiğinde içinde yer almanı çok istiyorum" dedi. Henüz detayları bilmesem de birlikte çalışmayı çok istediğim bir yönetmen olduğu için heyecanlandım. Yine de projenin ayağa kalkması için önümüzde uzun bir yol olduğunu biliyordum. "Nasip olan, gerçekten nasip oluyor" derler ya... Aradan yıllar geçti ve bir gün telefonum çaldı. Tolga; "İlkin, proje hazır, senaryoyu gönderiyorum" dedi. Senaryoyu okuduğumda o sıcaklık, aile bağları ve verilen yaşam mücadelesi beni derinden etkiledi. Dönemin ciddi sorunlarına ayna tutarken bunu böylesine naif bir dille anlatmak büyük bir hünerdi. Ekibin niteliği ve rollerdeki derinlik de eklenince; "Evet, ben de bu projede olmalıyım" dedim.

        "OLDUKÇA KARANLIK BİR DEVİRDİ"

        ♦ İzleyicilerin salondan çıkarken hangi duygular içinde olmasını dilersin?

        Canlandırdığım 'Alev' karakterinin özelinde bakarsak; aslında o dönem, üzerine perde çekilmiş oldukça karanlık bir devirdi. O günlerin oyuncularının yaşadığı zorlukları sadece yüzeysel bir magazin penceresinden değil, ödenen ağır bedeller üzerinden okumak gerekiyor. Kimi bu baskılara dayanamayıp hayatına son vermiş, kimi ise bugün hâlâ hayatta olsa bile kendini değersiz hissettiği için bir köşeye çekilmiş durumda. Sahne ışıklarının arkasındaki bu görünmez yaraları ve o derin yaşam mücadelelerini anlatmak benim için çok kıymetliydi.

        "HERKES BU BASKILARA MARUZ KALMIŞ"

        ♦ Unutmak istedikleri filmlerde rol almışlar...

        O dönemin sanatçıları kendilerini toplumdan soyutlamak zorunda kalmış; kimisi sürgün edilmiş, kimisi ise mesleğini bırakmaya zorlanmış. Bunlar sindirilmesi kolay süreçler değil. Kadın aktivistlerden tutun da dönemin oyuncularına kadar herkes, cinsiyet ayırt etmeksizin bu baskılara maruz kalmış. Bence hikâyenin en sarsıcı yanı, bu maruz kalma hali. İzleyicilerin sinemadan bu farkındalıkla ayrılacak olması projemizi daha da kıymetli kılıyor. Öte yandan film; o sarsılmaz aile bağlarını, komşuluk ilişkilerini ve sevginin iyileştirici gücünü de barındırıyor. Özellikle karı - koca arasındaki o sarsılmaz güven duygusu - spoiler vermeden söyleyeyim - beni çok etkiledi. "Eğer bunu yaptıysan mutlaka haklı bir sebebin vardır" diyebilmek, o koşulsuz empatiye sahip olmak günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz duyguların başında geliyor.

        "ANLATTIKLARI SARSICIYDI"

        ♦ 'Alev' karakterine hazırlanırken özel bir çalışma yaptın mı?

        Sevgili Bilge Şen ile yaptığımız sohbetler, benim için gerçek bir okul oldu. O dönemi bizzat yaşamış bir oyuncu olarak anlattıkları sarsıcıydı. Aslında o dönemdeki pek çok sahne, bizim oyuncularımız tarafından çekilmemiş; yurt dışındaki filmlerden alınıp montajla eklenmiş. Sinema dilinde buna 'Parça koymak' denirmiş. 'Parçalı yıllar' ifadesi de tam olarak buradan geliyor. Bu yüzden; yarım yamalak bilinen, çoğu zaman gerçeği çarpıtılan bu karanlık dönemi aydınlatmak benim için çok kıymetli. O günleri sırtlanan, hâlâ hayatta olan ustalarımıza selam, aramızdan ayrılanların da ruhları şâd olsun. Bunu tüm kalbimle söylüyorum.

        "DÜNYANIN DÖRT BİR YANINDA EVİM VAR"

        ♦ Bugüne kadar canlandırdığın karakterler arasında hangisi senin için kariyerinin dönüm noktası oldu?

        Kariyerimde iki önemli dönüm noktası var. 'Karadayı', mesleki yolculuğumda çok özel bir eşikti; ancak 'Kara Para Aşk' ise beni tüm dünyayla tanıştıran proje oldu. O dönem pek çok ülkeye satılan bu dizi sayesinde bugün dünyanın dört bir yanında evim olduğunu hissediyorum. İzleyicisiyle her zaman güçlü bağlar kurabilen bir oyuncuyum; bu bağın ülke sınırlarını aşması ve bunu bizzat deneyimlemek beni tarif edilemez bir mutluluğa ulaştırdı. Bu yüzden, benim için o unutulmaz karakter, 'Pelin'dir.

        "SÜRDÜRÜLEBİLİR KILMAK ÇOK KIYMETLİ"

        ♦ Günümüzde Türk dizileri 170 ülkeye ihraç ediliyor. Bunun devam edebilmesi için sektöre ve oyunculuğa düşen başlıca görev nedir?

        Bence asıl kıymetli olan sürdürülebilir kılmak. Bir işi iyi yapmak kadar, o standardı koruyabilmek de büyük bir emek ister. Bir sonraki aşama ise her zaman daha iyisini yapma gayretiyle başlıyor. Bunun yolu da nitelikli projeler üretmeye devam etmekten ve bir oyuncu olarak kişisel gelişim sorumluluğumuzu her an omuzlarımızda hissetmekten geçiyor.

        "İSPANYADAKİ SENDİKA BENİM ADIMA TÜM DÜNYAYI TAKİP EDİYOR"

        ♦ Dizilerinin ihraç edildiği ülkelerden sana telif geliyor değil mi?

        'Kara Para Aşk'ın İspanya’da gördüğü büyük ilgi ve aldığım ödüllerin ardından, İspanya’daki oyuncular sendikasından bir üyelik daveti aldım. Bu davetle birlikte, dizinin dünyadaki yayın trafiğini takip eden uluslararası bir sistemin parçası oldum. Şu an İspanya’daki sendikam aracılığıyla, dünyanın neresinde yayınlanırsa yayınlansın, oynanan bölüm sayısı ve yayın gününe göre telif haklarımı düzenli olarak alabiliyorum. Onlar benim adıma tüm dünyayı takip ediyor. Bu da benim ekstra bir mesai harcamama gerek kalmadan, emeğimin karşılığını profesyonel bir sistemle almamı sağlıyor. Bu sürecin bu kadar kolay ve prestijli ilerlemesi benim için çok gurur verici.

        "RUHUMDAKİ YERİ HER ZAMAN DAHA DERİN"

        ♦ Konservatuvar mezunu olan bir oyuncu olarak tiyatro sahnesi mi yoksa kamera önü mü seni daha çok cezbediyor?

        Oyunculuk benim için her mecrada aynı özü taşıyor. Bu soru bana hep; "Anneni mi yoksa babanı mı daha çok seviyorsun?" sorusu gibi gelir. Ancak bir tercih yapmam gerekirse, tiyatro benim için biraz daha anne tarafıdır. Doğduğun yerle kurduğun o sarsılmaz bağ gibidir sahne... Seyirciyle aynı anda nefes alıp vermek, o tepkiyi anında hissetmek benim için gerçek bir tamamlanma alanı. Kamera karşısında ise hünerlerinizi en ince ayrıntısına kadar izleyiciye sunmanın, onlara o görsel şöleni yaşatmanın keyfi bambaşka fakat tiyatro sahnesinin ruhumdaki yeri her zaman çok daha derin.

        "POPÜLER İSİMLER BÜYÜK HAREKET KAZANDIRDI"

        ♦ Tiyatro oyunlarına olan ilgi bir hayli arttı. Sence bu ilginin temelinde hangi unsurlar bulunuyor?

        Popüler isimlerin tiyatroya yönelmesinin sektöre büyük bir hareket kazandırdığı yadsınamaz bir gerçek. Ancak ben meseleye biraz daha kökten bakıyorum. Konservatuvar mezuniyetimin ardından, hocam ve genel sanat yönetmenim Müşfik Kenter’in davetiyle Bakırköy Belediye Tiyatroları’na dâhil oldum ve yıllardır aynı kurumda sahnede olmaya devam ediyorum. Şükürler olsun ki salonlarımız her zaman doluydu. Tiyatro seyircisinin zaman zaman kan kaybettiği düşünülse de aslında kemikleşmiş ve sadık bir çekirdek kitlenin varlığını sürdürdüğüne inanıyorum. Tabii ki insanların ekranda hayranlık duyduğu isimleri canlı izleme arzusu, tiyatroya olan ilgiyi artırıyor. Bu durumun, tiyatronun popülerliğini canlı tutan önemli etkenlerden biri olduğunu düşünüyorum.

        "BAŞARISIZ OLMA İHTİMALI YOK"

        ♦ Kanımca yerli oyunların daha fazla sahnelenmesi, bu konuda bir hayli pay sahibi...

        Şu bir gerçek ki iyi bir proje ancak kolektif bir ruhla hayat bulur. Bu süreç rejisinden kostümüne, dekorundan müziğine, metinden oyuncu kadrosuna kadar tamamen bir ekip işidir. Eğer tüm bu parçalar doğru bir uyumla birleşirse, o işin başarısız olma ihtimali yoktur. Bizler nitelikli ve samimi işler üretmeye devam ettikçe, seyirciyle o ortak noktada buluşmaya her zaman devam edeceğiz.

        "MÜŞFİK KENTER, DERSE; 'SEVİN' ÖĞRETİSİYLE BAŞLADI"

        ♦ Hocan Müşfik Kenter'den mesleğin ve hayatla ilgili edindiğin en önemli öğreti ne oldu?

        Hocasına gönülden bağlı bir öğrenciydim; Müşfik hoca benim için bir hocadan öte, aile gibiydi. Bizim eğitimimiz birinci sınıfta 'Sevin' öğretisiyle başladı ve bu öğretiyle mezun olduk. Profesyonel hayatımda da gördüm ki her şeyin başı sevgi. Sevgi aslında bir seçimdir; kaosu seçmek de sevgiyi seçmek de bizim elimizde. İyi insan olmak; paradan, puldan bağımsız, paha biçilemez bir zenginlik. Doğayı, hayvanları, dostlarını, işini... Her şeyi severek yaptığınızda hayat size çok cömert davranıyor. Ben sevmeyi iyi bilen bir ruh olduğum için kendimi çok zengin hissediyorum. Hocamızın kulaklarımdan hiç çıkmayan bir sözü vardır; "Nerenizle oynarsanız, seyirci sizi orasıyla izler." Eğer kalbinizle oynarsanız, seyirci sizi kalbine mühürler. Aradan yıllar geçse, ekrandan uzak kalsanız bile o bağ kopmaz; geri döndüğünüzde seyirci sizi kaldığı yerden, aynı sevgiyle hatırlar. Bu kıymetli öğretiyi, gözleri tiyatro aşkıyla parlayan genç arkadaşlarıma devretmek benim en büyük sorumluluğum. Kalbinle, samimiyetinle ve içtenliğinle oynamak; işte asıl hüner burada.

        "DAHA KIYMETLİ BİR HALE GELİYOR"

        ♦ Sence günümüzde sinema sektörünün en önemli sorunu nedir? Ne yazık ki izleyici sayılarında bir düşüş yaşanıyor. Sence bu düşüşün ana kaynağı nedir?

        Dijital platformların varlığının sinema ve tiyatro seyircisinden bir miktar 'Çaldığını' kabul etmek gerek. Evin konforundan çıkıp bir eyleme dâhil olmak, artık daha büyük bir karar gerektiriyor. Her şeyin kolaylaştığı bu dönemde, konfor alanımızdan çıkmaya pek gönüllü değiliz. Bu yüzden, özellikle yağmurlu havada, trafiğe ve zorluklara rağmen salonu dolduran izleyicileri kalbimde ayrı bir yere koyarım; o çaba benim için çok kıymetli. Elbette ekonomik şartlar ve artan bilet fiyatları da insanları dijitalin uygun maliyetli konforuna yönlendiriyor. Tüm bu etkenler birleşince, salonlara gelen her bir izleyicinin varlığı bizler için çok daha anlamlı ve kıymetli bir hale geliyor.

        "BABAMI HALUK BİLGİNER'İN CANLANDIRMASINI İSTERİM"

        ♦ Baban İlyas Tüfekçi'nin hayatının filme çekilmesini ister misin? Olursa, babanı kimin canlandırmasını istersin?

        Babamın hayat hikâyesinin bir filme dönüşmesini çok isterim. Özellikle milyonda bir görülen ve hâlâ tam olarak tanınmayan ALS hastalığını daha görünür kılmak adına bu çok kıymetli. Babam, tam anlamıyla bir 'Küçük Dev Adam'. Çocuk yaşta Almanya'daki seçmeleri kazanıp kendini orada var etmesi, ardından Türkiye'ye transferi ve sergilediği muazzam performanslar... Onun seçilmiş bir ruh olduğuna inanıyorum. Bugün ALS ile olan mücadelesinde ona hep şunu söylüyorum: 'Baba, sen sıradan bir ruh değilsin; imkansız denileni başarmış birisin.' Şu an hareket edemiyor, cihazlara bağlı yaşıyor olabilir ama gözlerindeki o yaşam ışıltısı hâlâ yerinde. Ona bu enerjiyi muhafaza etmesi gerektiğini, çünkü onun mücadelesinin diğer ALS hastaları için 'bu inançla yaşamak mümkün' dedirten bir umut ışığı olduğunu söylüyorum. Onun bu destansı direnişini beyaz perdede görmek neden olmasın? Babamı beyazperdede Haluk Bilginer’in canlandırmasını çok isterdim. Çünkü babamın şu anki durumu, sadece gözlerle konuşmayı ve hissetmeyi gerektiriyor. Biz evde harf çizelgesiyle anlaşıyoruz; ben soruyorum, o sadece gözleriyle 'evet' diyor ya da harfleri seçiyor. Temel ihtiyaçlarının ötesinde, dünyayı ve gündemi onunla paylaşmaya, onu hayatın içinde tutmaya gayret ediyorum. Ancak tüm o duyguları, o yaşam enerjisini sadece gözlerle anlatabilmek her oyuncunun harcı değil. Haluk Bilginer, o bakışlardaki derinliği ve sessiz feryadı yansıtabilecek en doğru isim. Tabii çocukluğunu ve futbolculuk dönemini başka başka oyuncular canlandıracak.

        "TEK BİR KIRMIZI KART GÖRMEDİ"

        ♦ Babanın özellikle hangi yıllarının bilinmesini istersin?

        Babamın ne kadar ahlaklı ve ilkeli bir sporcu olduğunu sadece ben değil, tüm camia biliyor. Kariyerini tek bir kırmızı kart görmeden, ağzından bir kez bile kötü söz çıkmadan tamamlamış, erdemli bir 'klas' adamdan bahsediyoruz. Küçük bir Türk çocuğu olarak Almanya’da, hiçbir torpili olmadan o zorlu antrenmanlara gidip kendini ispatlaması; Alman Milli Takımı’ndan gelen teklifi reddedip vatanından ve vatandaşlığından asla vazgeçmemesi benim içimi her zaman titretir. O, ülkesini ve milletini her şeyin üzerinde tutan bir ruhtu. Arkamızda kapı gibi bir taraftar sevgisi var. Babama o güzel duaları ve yorumları tek tek okuyorum; o sevgiyi hissetmek ona inanılmaz bir güç veriyor. Sporcu bir adamın, bedeninin anbean kilitlenmesine şahit olmak çok ağır bir imtihan. İnsanlar üzülebilir, 'Ne zor' diyebilir ama bunu yaşamadan empati kurmak gerçekten imkansız. Bu yüzden babamın hem sahadaki hem de bu süreçteki duruşu, sadece bir usta tarafından anlatılabilecek kadar derin ve kıymetlidir.

        "ONLARIN KADIN OLDUĞUNU UNUTMAZDIM"

        ♦ Bir günlüğüne erkek olsaydın, erkeklerin yapmaktan en fazla çekindiği neyi yapmak isterdin?

        Özellikle neyi yapmak isteyeceğimi şimdi bilemem ama beni doğuran annemin, kız kardeşimin, ablamın kadın olduğunu hiç unutmazdım.

        "HAL - HATIR SORMAK BEDAVA"

        ♦ İletişim teknolojisinin baş döndürücü hızla geliştiği bir dönemdeyiz. Peki sence birbirimizle yeterince iletişim halinde miyiz?

        Artık kimse kimsenin gözünün içine bakarak 'Nasılsın?' diye sormuyor. Hal - hatır sormak aslında bu kadar basit ve bedavayken maalesef karşılıksız olan hiçbir şeye ilgi kalmadı. Birbirimizin hayatını bir uygulama üzerinden, paylaşılan fotoğraflar ya da seçilen şarkılar üzerinden takip eder olduk. 'Bugün keyfi yerinde' veya 'Bu şarkıyı koyduğuna göre canı sıkkın' gibi çıkarımlarla iletişim kurduğumuzu sanıyoruz. Ben kendime bu dijital zulmü yapmıyorum, kimsenin de bana yapmasına izin vermiyorum. Sistemin bizi sürüklediği bu yüzeyselliğin karşısında; yan yana oturmanın, gerçek zamanı paylaşmanın ve göz göze gelmenin kıymetini savunuyorum.

        "PEK ÇOK İŞLEVİ BARINDIRIYOR"

        ♦ Böyle olmasında sosyal medyanın etkisi var mıdır?

        Sosyal medya artık hayatımızın yadsınamaz bir gerçeği. Bugün projelerin seçilmesinden güzellik algısına, profesyonel iletişimden bir kazanç kapısı olmasına kadar pek çok işlevi barındırıyor. Seyirciyle / izleyiciyle bağ kurmak, duyurularımızı yapmak adına bu alanı yok sayamayız. Ancak benim için denge her şeydir. Sosyal medyanın sunduğu imkânları kullanmakla, o mecraya teslim olmak arasında büyük bir fark var. Bütün hayatını orada yaşayıp gerçek dünyayı unutanlardan olmamak gerek. Kontrolü elden bırakmadan, teknolojiyi hayatımızın merkezi değil, sadece bir aracı olarak konumlandırmalıyız.

        "KENDİ CENNETİMİZİ YARATMALIYIZ"

        ♦ Sanıyorum çözüm, sosyal medyada paylaşılan kesitlerin girdabına kapılmamayı öğrenmek olacaktır... Zira hayatı sosyal medya kafasıyla yaşamaya çalışanlar var. Başkalarının tabağına bakmaktan önündeki tabağa bakıp şükredemiyorlar... İşte en büyük zararı da ondan görüyorlar...

        Sevgi, mutluluk, sahicilik, samimiyet... Yani böyle olduğu zaman kendi cennetimizi yaratmak zorundayız.

        "O DÖNEME SELAM OLSUN"

        ♦ Başka neler söylemek istersin?

        Sohbetimiz çok güzel geçti. Hayat, hem çok kısa, hem çok ciddi hastalıklar, mücadeleler, zorluklar hemen yanıbaşımızda. O yüzden bu ciddiyetle çok da önemsiz şeylere kafa takmadan, üzülmeden kendini, değerini bilip yaşamak, hep çok güzel. O yüzden böyle hani izleyen tüm izleyiciler bugün bu sohbetten keyif aldıysa bir kere daha bunu böyle bir kendine hatırlatsın isterim. Güzel bir film yaptık. Yani inandığımız bir film oldu. Güzel böyle naif oyunculuklar, samimi, sıcak. O dönem içinde, o döneme de tekrar selam olsun diyerek umarım o dönemi karanlıkta kalana bir şekilde aydınlatmışızdır. Umarım izleyiciler sever, umarım yepyeni güzel işlerde mesleğimizi icra ederek yeni projelerde konuşuruz.

        'Gazi' olmak istiyorlar
        'Gazi' olmak istiyorlar Haberi Görüntüle
        ÖNERİLEN VİDEO

        ABD ve İsrail'in saldırılarının ardından İran üzerindeki hava sahasının boş olduğu uçuş radarında görüldü.

        ABD ve İsrail'in saldırılarının ardından İran üzerindeki hava sahasının boş olduğu uçuş radarında görüldü detaylar ekranlarınızda...

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ